Savaşın Kökenleri

480

Savaşın kökenleri gizemini hâlâ korumaktadır. Savaş muhtemelen ilk ola­rak, gerekli silaha ve çatışma nedenine sahip avcı gruplar arasında ortaya çık­mıştır. Göçebe avcı grupları avlanabilmek için birlikte hareket etmek zorun­daydılar ve avcılar paleolitik çağda (2 milyon yıl öncesiyle buz çağının sonu, M.Ö. 13000 arasındaki dönem) mızrak, neolitik çağda (M.Ö. 8000-4000) ise yay, ok ve sapan kullanıyorlardı. Ayrıca yaralı hayvanları öldürmek için de hançerden faydalanıyorlardı. Fakat Mısır’da paleolitik döneme ait mezar­lardaki cesetlerde yapılan incelemelerde muhtemelen baskın ve pusuların eseri olarak ok ve mızrak yaralarına rastlandığı gibi, neolitik dönemin başla­rına ait mağara resimlerinde de daha örgütlü savaşların izlerine rastlanmıştır.

morella-la-vella

İspanya, Morella la Villa’da bulunan, neolitik döneme ait meşhur mağara res­mi iki okçu grubu arasındaki çatışmayı açıkça göstermektedir. Her şeye rağ­men, az sayıda kişinin düzenlediği baskın ve pusular haricinde, büyük insan grupları arasındaki çatışmaların yaygın olması pek muhtemel değildir. Avcı­lıkla savaş arasındaki ilişkiye dair en güvenilir kaynaklar, hem av hem de as­kerliği bir arada bulunduran törenlerdir. Bu törenler, Sümerlerin tarih sahne­sine çıktığı dönemde (M.Ö. 3000) ve Çin’de Şang hanedanı döneminde (M.Ö. 1765-1027) düzenlenmiş Hanedan Avları veya yine Çin’deki Batı Chou ha­nedanı döneminde (M.Ö. 1027-771) düzenlenen Büyük Av Oyunları’dır.

Bir erken dönem Chou şiiri mevsimin değişmesini şöyle ifade etmektedir:

“İkinci ay (Şubat) büyük buluşma zamanıdır;
Savaş için talim yapma zamanı.”

İlk insanları biyolojik yapıları gereği örgütlü saldırılar düzenlemeye me­yilli kabul edemeyeceğimize göre, savaşın ortaya çıkışının belli nedenleri ol­ması zorunludur. Genel kabul görmüş olan fikre göre; savaş, yerleşik yaşama geçişin başladığı dönemde avcı-toplayıcı gruplar ve yerleşik insanlar arasın­da ortaya çıkmıştır (muhtemelen M.Ö. 6500’de, Batı Asya’da). Bu durumda çatışmanın sebebi, köylerdeki yiyecek ve malların gezici avcı-toplayıcı gru­plarca çalınmaya çalışılması olmalıydı. Yağma kelimesi her ne kadar paleolitik ve neolitik dönem insanında güçlü olmayan modern “ekonomik insan” kavramını akla getirse de, bu açıklama doğru olabilir.

Başka bir açıdan örgütlü savaşın daha geç bir dönemde ve artan nüfusa paralel olarak yeni toprakların ele geçirilmesi ihtiyacından dolayı ortaya çık­tığı da iddia edilmektedir. Bu nedenle yaklaşık 4-5 bin yıl önce Avrupa’da ne­olitik çiftçiler, yeni alanlara yerleşince, mezolitik toplayıcılarla çatışmış ve onları dışarıda tutmak için bölgelerini hendeklerle çevirmişlerdi. Benzer şe­kilde geç neolitik dönemde Kuzey Mezopotamya’da, Şamara kültürü gibi köyler, tam da köylerin yeni verimli araziler elde edebilmek için yayılmaya ve rekabet etmeye başladıkları bir dönemde, kendilerini korumak için duvar­lar ve hendekler inşa etmeye başlamışlardı. Kuzey Çin’deki Lungşan kültürü halkı da (M.Ö. 3000-2000) köylerini toprak setler ve geniş ve derin hendekler­le koruyorlardı. Çünkü nüfus artışıyla birlikte ekilebilir araziler azalmış ve eskiden tarımda uygulanan “kes ve yak”metodu artık yeterli olmamaya başla­mıştı. Nüfus artışıyla beraber Lungşan halkı, köylerini çok sayıda küçük uy­du köylere bölmek zorunda kalmış, bu da hem rekabeti artırmış hem de kes-yak metodunu uygulayanlar ile köylerine yakın tarlalarda tarım yapanları karşı karşıya getirmişti.

eriha-surlari

Fakat toprağa sahip olma bilinci; nüfus artışı, tarımda verimlilik ve toplumların gittikçe karmaşıklaşması neticesinde, M.Ö. 3500-3200 yılları arasın­da surlara ve hisarlara sahip şehirlerin kurulmaya başlandığı sonraki toplumlarda ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Mezopotamya’da Ürdün Vadisi’nin gü­neyindeki Eriha (Jericho) şehrinin sakinleri, tarihte kendilerini korumak maksadıyla istihkâm inşa eden ilk kişiler olarak kabul edilmişlerdir (M.Ö 7000). Ama günümüz arkeologları, Eriha’nın 1.6 metre kalınlığındaki duva­rının ve 8.5 metre genişliği ve 2 metre derinliğindeki hendeğinin amacının, savunma değil de selleri engellemek olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle şe­hir istihkâmlarının M.Ö. 3500-3200 yılları arasında inşa edilmeye başlandığı fikri de hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

İlk şehirler muhtemelen hem çevrelerindeki köyleri yönetmek hem de saldırganlara karşı koruma sağlamak maksadıyla kurulmuşlardı. Bu düşünce Hindistan’daki İndus Vadisi’nde ku­rulmuş Harappa ve Mohenjo Daro gibi şehirlerdeki gelişmeyi açıklayabilir. Bu şehirlerdeki savunma hisardan ibaretti; şehir de surlarla çevrili olmadığın­dan, burada asıl amacın şehri savunmak değil, şehirde otoriteyi tesis etmek olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

M.Ö. 3200’lerde Sümerlerle başlayan yazılı tarih sayesinde toplumun aske­ri yönleri daha net olarak orsaya çıkmaktadır. Bu halk Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki Aşağı Mezopotamya’da yaşamakta ve farklı diller konuşmaktay­dı. Kiş, Uruk, Ur ve Lagaş gibi bir grup şehir devleti birbirleriyle mücadele halindeydi ve dini bir kralın seçildiği nispeten demokratik bir siyasi yapı hâkimdi. Komşu Elam Krallığı’nın baskısı, hanedan devletlerinin kurulması­na yol açmış; paralel bir gelişmeyle, savaşlar da bireysel kahramanlık eylem­leri olmaktan çıkarak, çok daha sistemli ve düzenli bir hale gelmişti. Savaşa dair en eski ve en önemli iki temsil, kralların savaşta kendi halklarına nasıl önderlik ettiğini gösteren Ur Sancağı (M.Ö. 2500) ve Lagaş Akbabaları Anıtı’dır (M.Ö. 2460). Askerlerin düzeni disiplin ve bağlılık bilincinin mevcut ol­duğunu gözler önüne sermektedir. Daha da önemlisi, savaşa dair bu iki resim­li kaynak (biri duvar kaplaması, diğeri de kireçtaşı bir anıt) M.Ö. 3000’lerin ortasında savaşların nasıl yapıldığını da göstermektedir.

ur-sancagi

Ur Sancağı’nda yanaşık düzende savaşan mızraklı piyade ve savaş araba­larından müteşekkil bir ordu yapısı görülmektedir. Sancağın alt kısmında gö­rülen savaş arabaları dört tekerlekli olduklarından, yekpare tahta tekerlekler ve at yerine katır ya da eşekler tarafından çekildiklerinden, resimde görülen hayvanların kulakları atlarda olamayacak kadar uzun, daha ziyade yük araba­larını andırmaktadırlar. Bu hayvanların üzerinde koşum takımları bulunuyor­du ve hayvanlar, boyunduruğun üzerindeki bir halkanın üzerinden geçerek hayvanların burunlarındaki halkalara ulaşan tek bir dizginle idare ediliyordu.

Savaş arabalarının yapısı incelendiğinde, öküz arabasından geliştirilmiş ol­dukları anlaşılmaktadır. Savaş arabaları küçük ve dar araçlardı ve içlerinde bir ya da iki kişiye yetecek yer bulunuyordu -sürücü ve mızrakçı ya da cirit fırlatıcı. Mızrakçı sürücünün hemen arkasında durarak ona tutunuyordu, çün­kü savaş arabalarının yan taraflarında hemen hiç koruma yokken, önlerine sürücüyü korumak ve tutunabilmesini sağlamak için yüksek bir siperlik yer­leştirilmişti. Her arabanın önünde, içinde ciritler bulunan bir sadak mevcut­tu.Bu arabaların muharebe meydanındaki görevleri tam olarak bilinmemek­tedir, çünkü mızrakçı ya da fırlatıcının sürücünün hemen arkasında durması,onun sadece arabanın yan taraflarına cirit atabilmesine müsaade etmekteydi.

Düşman saflarına doğrudan yapılacak bir hücum, hem hayvanların engellere doğru gitmekten kaçınması (panoda hayvanların ayaklarının altında görülen cesetler ya savaş alanını ya da düşmanın yenilgisini temsil etmektedir) hem de arabaların önünde bir mil üzerinde dönebilen dingilin bulunmaması sonu­cunda dönüşlerin çok geniş açılı ve hantal bir şekilde yapılması nedeniyle ol­dukça güç olmalıydı. Dahası, bir savaş arabasında arkada bulunan savaşçının balta taşıdığı görülmektedir ki, bu, gerektiğinde yakın savaşa girmek için arabalardan inildiğine işaret etmektedir. Gerçekten de sürücünün arkasındaki mızrak ya da cirit atıcıların, arabanın içinde değil de, bir arka basamağın üzerinde durdukları görülmektedir.

Öyle görülüyor ki, Sümer savaş arabaları, düşman saflarına doğrudan saldırmaktansa, bu saflara paralel şekilde hareket ediyor; savaşçılar da düşman saflarına cirit ya da mızrak fırlatıyordu. Üstelik, savaş arabaları geri çekilen düşmanın izlenmesinde ve yüksek rütbeli subayların savaş alanına getirilme­sinde (savaş alanına gelince arabalardan inerek savaşa katılıyorlardı) de kul­lanılıyordu. Bu resimde de görüldüğü gibi, savaş arabası, özellikle düşman bu tür bir araca sahip değilse, çok etkili bir psikolojik silahtı. Bu açıdan ba­kıldığında, resmin sol üstünde görülen, hanedana ait savaş arabasının daha yüksek ve daha güçlü görünmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Resmin orta sırasın­daki mızraklı piyadelerin tümü de aynı metal miğfer ve düğmeli pelerinlere sahiptir. Üst üste binmiş çok sayıda mızrak görüntüsü akla falanksı (veya ya­naşık düzendeki piyadeyi) getirmektedir. Pelerinlerinin altında muhtemelen hançer de taşımaktaydılar ve resmin üst kısmındaki saray muhafızları, ek o- larak balta ve mızrakla donanmışlardı. Sonuçta, bu Sümer ordusunun disip­linli ve düzenli olduğu ortadaydı. Taktikleri, savaş arabalarının manevralarıy­la düşman hatlarında bir gedik açmak ve ardından yanaşık düzendeki disip­linli mızraklı piyadelerle bu noktaya yüklenerek düşmanı bozguna uğratmak esasına dayanıyordu. Piyadeler birlikte hareket edip mızraklarını aynı anda düşmana yönelterek, hem düşman üzerinde en büyük etkiyi hem de her bir piyadenin en iyi şekilde korunmasını sağlıyorlardı.

akbabalar-dikilitasi

Savaş taktiklerinde sadece 40-50 yıl içerisinde, Ur Sancağı panosunda gö­rülenden çok daha farklı bir gelişmenin yaşanması dikkat çekicidir. Akbaba­lar Anıtı’nda (M.Ö. 2460) -Lagaş ve Umma şehir devletleri arasındaki sava­ştan sonra dikilen zafer anıtı-, Lagaş kralı Eannatum’un piyade birliklerinin düzeninin çok daha sıkı olduğu görülmektedir. Gerçekten de bu, ancak 1800 yıl sonra ortaya çıkacak olan Yunan hoplit falankslarında görülebilecek bir düzendi. Üst panelde metal miğferli, büyük dikdörtgen kalkanlarını bir duvar gibi bir araya getirmiş ve uzun mızraklarını iki elleriyle kavramış altı sıra ha­linde ilerleyen askerler görülmektedir. Bu askerlere, sağ elinde orak şeklinde bir kılıç, sol elinde ise uzun bir mızrak taşıyan Kral Eunnatum bizzat komu­ta ediyordu. Kral omuzlarından ayaklarına kadar uzanan bir elbise giyerken, askerler bunun küçük bir benzerini giymekteydiler-bir tür şeritli deri zırh olabilir. Alt panelde kral, savaş arabasının üzerinde ordusunu zafere taşımak­tadır; askerleri de uzun mızraklarını kavramış ve baltalarını omuzlarına as­mışlardır. Savaş arabasının önünde duran kral, yine bir orak kılıç ve mızrak taşırken, bir cirit sadağıyla bir balta da arabanın önünde hazır beklemektey­di. Kralın hemen arkasında ise sürücüye ya da mızraklı bir korumaya ait bir el görülüyordu. Kralın her iki elinde de silah olduğuna ve dizginler de beline bağlanmamış olduğuna göre, bu el sürücüye ait olmalıdır.

Anıtın büyük bir bölümü tahrip olduğundan, Lagaş ordu düzenini tam olarak öğrenebilmemiz mümkün olmamıştır, fakat saldırılarda ağırlığın yana­şık düzende (falanks) hareket eden piyadelerde olduğu açıktır. Muhtemelen savaş, savaş arabalarının cjrit saldırılarıyla başlamakta, bunu hafif piyadenin saldırıları izlemekte ve son olarak da yanaşık düzenli piyade devreye girmek­teydi. Bunu alt panelden de anlayabiliriz. Burada kralın savaş arabasının ya­nında kalkansız uzun mızrak ve balta taşıyan hafif piyadeler görülmektedir.

Bunlar belki de kralın muhafızlarıydı, ama falankslardan farklı oldukları açıktı. Bu nedenle savaş arabaları ve hafif piyadeden sonra sıranın falankslara geldiğini ve yüzlerce yıl sonra hoplitlerde olduğu gibi, onların da kalkanla­rını birbirlerine kenetleyerek yılmadan ilerleyip düşman saflarına daldıkları­nı kabul etmek makul olacaktır. Safları dağılan düşmanın işini, yine savaş arabaları ve hafif piyade bitirecekti.

Lagaş ordusunun yenilmez bir güç olduğu ortadaydı. Muhtemelen düzen­li bir orduydu ve Akdeniz ve Basra Körfezi’ndeki ticaret yollarını egemenli­ği altına almaya çalışan Lagaş hanedanının (M.Ö. 2570-2342) yayılmacı emel­lerine hizmet ediyordu. Sümer ordusunun kullandığı silahlar bin yıl içerisin­de ciddi bir değişikliğe uğramamıştı -mızrak, balta, hançer, savaş arabaları için cirit ve henüz silah üretiminde kullanılabilecek dayanıklılıkta bronz dö- külemediğinden dolayı sadece törenlerde kullanılan orak kılıçlar.

Ur Sancağı ve Akbabalar Anıtı’nda eksik olan silahlar yay, sapan ve topuzdu. Eserlerin gördüğü hasar ya da yapan ustanın gafleti neticesinde resmedilmedikleri ih­timallerini bir kenara bırakırsak, topuzun, metal miğferlerin kullanılmaya başlanmasıyla ortadan kalktığını ve yerini baltaya bıraktığını söyleyebiliriz. Sapan uzun süreli bir eğitim gerektiriyordu ve miğfer ve kalkanın kullanılma­sıyla artık onun da bir gereği kalmamıştı. Fakat her iki eserde de görülmeme­sine rağmen, yekpare yayların M.Ö. 3000’lerden itibaren Mezopotamya’da kullanıldığı bilinmektedir. Yay avcılıkta ve savaşlarda kullanılan en eski si­lahlardan biridir.

Ancak Akadların genişleme döneminde, yani Lagaş’ın ye­nildiği ve Basra Körfezi’yle Akdeniz arasındaki tüm bölgenin Büyük Sargon ve halefleri tarafından fethedildiği dönemde, karma yayın (composite bow) icat edilmesine kadar, yay savaş alanlarında etkili bir silah olamamıştır.

Güçlü Lagaş savaş makinesi, Sargon komutasındaki Akad ordularının uy­guladığı yeni bir taktikle dize getirildi. M.Ö. 2350 yıllarında Sümer’deki ver­imli topraklar, tuzlanma problemlerinden ciddi ölçüde etkilenmeye başlamış, bu durum verimliliğin azalmasına ve ekonomik çöküşe yol açmıştı; kısmen bu gelişmelerin sonucunda, Sargon kuzeyden ilerlemeye başlamıştı. Fakat Sargon’un ordusu Lagaş’ınkinden çok daha etkiliydi, çünkü bu orduda, muh­temelen karma yay kullanan, uzun menzilli okçular bulunuyordu. Karma ya­ya dair en eski ve kesin tasvire Naram-Sin zafer anıtında (M.Ö. 2254-2218) rastlanmıştır.

naram-sin-dikilitasi

Fakat böylesine karmaşık bir silahın yapılması için belli bir ge­lişmişlik seviyesine ulaşılması gerekiyordu ve daha eski bir Sargon zafer anıtında (Sargon’un oğlu Rimus’un -M.Ö. 2278-2270- saltanatının başlangıcı olarak kabul edilir), karma yay oldukları anlaşılan silahlar savaşta kullanılır­ken gösterilmişti. Bu nedenle de Sargon’un bu silaha sahip olduğunu ve böylece yenilmez olduğunu kabul etmekteyiz.

Karma yayın yapımında odun, hayvan boynuzu, tendon, sinir ve tutkal kullanılır. Yayın ipi bağlanmadan evvel, malzemeler yayın iki ucu, yayın or­tasından kıvrılarak uzaklaşacak şekilde birbirine yapıştırılır ve böylece bü­yük bir germe kuvveti elde edilir. Bu yayın etkili menzili 250-300 metredir.Akad ordusu, Sargon/Rimus ve Naram-Sin zafer anıtlarında resmedildiği şekliyle, hafif zırhlarla donanmış üç farklı birimden oluşmaktadır; okçular, baltalı ve mızraklı piyadeler. Üç anıtta da savaş arabasına yer verilmemiştir; içlerinden en iyi korunmuş olan Naram-Sin anıtında da savaş arabasına yer verilmiyor, çünkü bu anıt, bir dağ muharebesini (belki de Elamlılara karşı) resmetmektedir. Oysa sonradan yazılan bir Babil şiiri olan “Agade’nin Lane­ti”nde Naram-Sin’in savaş arabalarından bahsedilmektedir; yalnızca tören­lerde kullanılmak için bile olsa, mevcut oldukları muhtemeldir.

Sonuçta Sargon’un ordusu (otuz dört savaşa katılmıştı) temelde hafif piyadelerden oluşu­yordu; en önemli birim karma okçular olsa da, taktikleri üç farklı askeri biri­min koordinasyonuna dayanmaktaydı. Sargon, bu orduyla Akdeniz’den, sem­bolik olarak silahlarını temizlediği Basra Körfezi’ne kadar uzanan bir impa­ratorluk kurmayı başardı. Selefleri ve halefleri gibi, Sargon’un yayılma stra­tejisi de ticaret yollarını ve sedir, kalay, gümüş gibi hammadde kaynaklarını kontrol altına almayı amaçlamaktaydı. Yine kendinden önceki Mezopotamyalı imparatorlar gibi, Sargon ve onun Akadlı halefleri de, eyaletlere vali atama ve Ur’da ay tanrısına bağlı kadın rahiplerden bir dini otorite meydana getirerek merkezi bir din kurma gibi yeniliklere rağmen, merkezden uzakta yer alan bölgeleri yönetme konusunda büyük güçlüklerle karşılaşmışlardı.

Akad İmparatorluğu, hem dış hem de iç etkenler sonucunda, M.Ö. 2154 yı­lında ortadan kalktı. Daha sonra, Üçüncü Ur Hanedanı adıyla, Akad-Sümer kültürünün sentezi olarak yeniden kurulacaktı (M.Ö. 2112-2004). Bu haneda­nın, Fırat ve Dicle nehirlerince kesilen 270 kilometre uzunluğunda muhteşem bir sur inşa ederek Amoritleri ve Elamlıları durdurmaya çalışması dikkate de­ğer bir çabadır. Ama bu çabalar sonuçsuz kaldı ve düşman, Ur şehrini kuşat­tıktan sonra, surları aşmayı başararak şehri yerle bir etti; Ur’un son kralı ise köle olarak Elam şehrine götürüldü.

Bir Sümer şiiri bu savaşı şu şekilde an­latmaktadır:

“Kırık çömlekler değil, cesetlerdi,
Tüm yolları kaplayalı, ‘
Surlar gediklerle,
Yollar ve geçitler,
Kaplanmış cesetlerle.
İnsanlar şimdi cansız uzanıyorlar,
Bir zamanlar eğlendikleri yollarda.
Tüm yollar kaplanmış cansız bedenlerle.
Şimdi ceset yığınları yükseliyor,
Dans edilen açık alanlarda.
Metalin aktığı gibi potaya,
Akıyor ülkenin kanı ve bedenler;
Çözülüyorlar yağın güneşte eridiği gibi.”

Kaynak : Christon I. Archer, John R. Ferris, Holger H. Herwig ,Timothy H.E. Travers- Dünya Savaş Tarihi.

PAYLAŞ
Önceki İçerikDelf Mabedi
Sonraki İçerikLimbik Sistem

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER