Canlılar Nasıl Sınıflandırılır?

486

Günümüzde isimlendirilebilen farklı tür sayısı 2 mil­yona yakındır. Var olduğu tahmin edilen tür sayısı ise bundan çok daha fazladır. Peki, bu kadar fazla sayıdaki organizmayı birbirleriyle ilişkilerine, yakınlıklarına ve akrabalık derecelerine göre nasıl ayırabiliriz? Bu uğraş binlerce yıl öncesinde ortaya çıktı ve zamanla gelişerek bugünkü modern sınıflandırma sistemlerini oluşturdu. Yüzyıllar boyunca, doğa araştırmalarının en temel bileşe­ni, organizmaları sınıflandırmak olmuştur.

Tarih boyunca sınıflandırma yöntemlerinin sürekli bir değişim halinde olduğunu görürüz. Yeni bulgular değişik sistemlerin öne sürülmesine yol açmıştır. Bugün bile bir­den fazla sınıflandırma sistemi kabul görmektedir. Gittik­çe daha iyi bir sınıflandırma sistemine doğru gidiş olsa da, her sistem değişikliklere açıktır.

Bilinen ilk sınıflandırma metodunu Aristoteles (M.Ö. 384-322) getirmiştir. Canlıları çok temel gözlemlenebilir fiziksel özelliklerine göre bitkiler ve hayvanlar olarak iki temel gruba ayırmıştır. Alt gruplara ayırmak için de can­lı hareketlerini gözlemlemiş ve havada uçabilenler, suda yüzebilenler ya da karada yaşayanlar şeklinde bir sınıflan­dırmaya gitmiştir.

Devam eden yüzyıllarda birçok bilim insanı canlıla­rın sınıflandırılmasına katkı sağlasa da, modern taksonominin (sınıflandırma bilimi-sistematik) ortaya çıkışı­nı İsveçli bilim insanı Carolus Linnaeus (Cari von Linne olarak da bilinir, 1707-1778) sağlamıştır. 1735 yılında yayımladığı “System a Naturae” isimli kitabında “Linnaeus sınıflandırması” olarak bilinen bir yöntem getirmiştir. Canlıları temel olarak iki âleme (bitkiler ve hayvanlar) ayırmıştır, ancak her âlem içerisinde de hiyerarşik bir organizasyon şeması geliştirmiştir. Organizmaların pay­laştıkları fiziksel özelliklere göre ayrıldıkları bu hiyerar­şik gruplar sırasıyla; âlem, şube, sınıf, takım, aile, cins ve türdür.

Üst kısımda bulunan âlem, şube ve sınıfta daha fazla organizma bulunurken, organizmalar arası benzerlik daha azdır. Hiyerarşinin alt tarafında bulu­nan aile, cins ve türe gelindiğinde ise organizma sayısı azalırken benzerlik artmaktadır. Bu sınıflandırma genel olarak, canlıları, gözlemlenebilir fiziksel (morfolojik) özelliklerindeki benzerliklere göre gruplara ayırmakta­dır.

19. yüzyılda Ernst Haeckel (1834-1919), canlıları üç âlem altında toplamıştır: Bitkiler, hayvanlar ve protistalar (tek hücreli ökaryot ve prokaryotları içeriyordu). Bu sınıf­landırma da gözlemlenebilen fiziksel özellikler kullanıla­rak yapılmıştır. Protistaların eklenmesi mikroskobun icat edilmesinin bir sonucu olmuştur. Şimdiye kadar bilinme­yen yeni bir dünya, insanoğluna açılmış ve mikroskobun daha da geliştirilmesiyle birlikte tek hücreli organizmala­rın incelenmesi kolaylaşmıştır.

Canlılar arasındaki çeşitliliğin anlaşılmasındaki en önemli adımlardan birisi, 19. yüzyılda İngiliz doğa bilimci Charles Darwin tarafından atıldı. 1859’da yayımladığı Türlerin Kökeni isimli eseriyle, tüm canlıların ortak bir atadan türediklerini ve evrimsel değişimin mekanizması­nın da doğal seçilim olduğunu ortaya koydu. Darwin’in zamanından sonra, özellikle 20. yüzyılda evrim kura­mının daha iyi anlaşılmasıyla birlikte, canlıları sınıflan­dırırken evrimsel akrabalıkların kullanıldığı filogenetik sınıflandırma gelişti. Ancak canlılar arasındaki evrimsel akrabalıkların sınıflandırmada kullanılması 1970’lerden sonra oldu.

20. yüzyılın ortalarında Amerikalı biyolog Herbert Copeland (1902-1968), sınıflandırmaya bir de bakteri­ler âlemini ekleyerek, canlıları dört âlemde gruplamıştır. Tek hücreli ökaryotlar ile prokaryotların birbirinden fark­larının belirginleşmesi ile sınıflandırmada ayrı bir âlem daha açılmıştır.1969 yılındaysa Amerikalı bitki bilimci Robert Whitta­ker (1920-1980), mantarlar âlemini de (tek ya da çok hücreli ökaryotik canlılardır) ekleyerek, beş âlemli sınıflan­dırmaya geçmiştir.

Yine bu sınıflandırmada da,gözlemlenebilir fiziksel özelliklerin karşılaştırılması etkili olmuştur. Beş âlemli sınıflandırma, bazı değişikliklerle bir­likte, birçok çalışmada kullanılmaya devam edilmektedir.

Cari Woese Ve Yeni Sistemler :

1977 yılında Amerikalı mikrobiyolog Cari Woese , Whittaker’ın önerdiği beş âlemli sınıflandırmada bulunan bakteriler âlemini ikiye ayırarak, toplam âlem sayısını altıya çıkarmıştır. Bitkiler, hayvanlar, mantarlar, protistalar, öbakteri âlemi (tek hücreli prokaryotlar) ve arkebakteriler (prokaryot yapıda, ancak bakterilerden çok ökaryotlara benze­yen tek hücreli canlılar) olarak yapılandırılmıştır. Buradaki sınıflandırma, canlılar arasındaki evrimsel akrabalıkları ve moleküler genetik verileri içerir. Woese, özellikle ribozomal RNA çalışmalarında elde edilen ve canlıların birbirleriyle olan akrabalıklarını gösteren bulgu­ları kullanmıştır. Farklı organizmalar morfolojik olarak benzer görünme­se de, hücresel seviye­de gen yapıları, protein yapıları, metabolik yol izleri vb. benzerlik içere­bilir.

Özellikle arkealarla birlikte, sınıflandırmada âlemden daha yukarıda bir grubun ihtiyacı oluşmuştur. 1990 yılında Cari Woese, tüm canlıları üç temel üst âlemde (domain) gruplandırmıştır. Bakteriler, ökaryotlar ve arkealar. Bu sistemde, altı âlemli sınıflandırma sisteminden vazgeçilmemiştir, ancak ökaryotik âlemler tek bir çatıda toplanmıştır. Bu sistemde arkeaların ökaryotlara olan yakınlığı bakterilere olan yakınlığından daha fazladır.

Günümüzde farklı ülkelerin okul kitaplarında, farklı sı­nıflandırma yöntemleri anlatılmaktadır.Örneğin ABD’de altı âlemli sınıflandırma öğretilirken, İngiltere ve Avust­ralya okul kitaplarında beş âlemli sınıflandırma sistemi öğretiliyor.Modern sınıflandırma sistemleri, organizmalar arasın­daki evrimsel yakınlığı temel almaktadır. Organizmalar hakkında daha fazla bilgi edindikçe, sınıflandırma şema­ları değişmekte ve yeni akrabalık dereceleri ortaya çıkarıl­maktadır.

Özellikle geçtiğimiz yüzyılda, hücre biyolojisi, moleküler biyoloji, moleküler genetik, biyokimya ve ev­rim alanlarındaki gelişmeler organizmaların birbirleriyle olan ilişkilerini anlamamızı kolaylaştırdı. Sınıflandırma sistemlerinde yaşanan temel değişiklikler de, bu yeni bi­lim alanlarındaki gelişmeleri takip etmektedir.

Aristoteles’den günümüze kadar gelen tüm sınıflan­dırma sistemleri, kendi bulundukları dönemlerde doğru olarak kabul edilmiş ve kullanılmıştır. Ancak bilimsel ge­lişmeler sonucu canlılar hakkında daha fazla bilgiye sahip olunmasıyla birlikte, sınıflandırma sistemleri de farklıla­şarak daha sağlam temellere oturmuştur. Özellikle canlı­ların genetik yapılarının ve evrimsel yakınlık dereceleri­nin ortaya çıkarılmasıyla birlikte, soyağaçları daha doğru ve detaylı olarak oluşturulabilmektedir.

Filogenetik Sınıflandırma:

Filogenetik sınıflandırma, organizmalar arasındaki evrimsel yakınlığı gösteren bir sınıflandırma sistemidir. Linnaean sınıflandırmasına göre iki temel avantaj içerir: Öncelikle her organizmanın evrimsel tarihi hakkında bilgi verir. İkinci olarak da Linneaen sınıflandırmasının yaptığı gibi organizmaları belirli gruplar halinde (âlem, sınıf, takım vb.) derecelere ayırmaz. Linnaean sınıflandır­ması canlılar arasındaki evrimsel akrabalıklara dayanma­dığı için, bir çok bilim insanı filogenetik sınıflandırmayı kullanmaktadır.

Canlılar arasındaki evrimsel akrabalıkları araştırırken, filogenetik ağaç adı verilen diyagram çizimler kullanılır. Diyagram üzerinde birçok dal bulunur. Bir grup ikiye ay­rıldığında iki dalın ayrım noktası bir düğüm noktasıdır ve zaman olarak bu noktadan sonra iki grubun farklı yönleredoğru değiştiğini gösterir. Her bir organizma ise dalların en uçlarında bulunur. İki farklı daldan geriye doğru gi­decek olursak, o iki organizmanın sahip olduğu “ortak ataya” ulaşırız.

Filogenetik sınıflandırma yapıldığında, Linnaean sı­nıflandırmasında kullanılan birçok ikili adlandırma aynı şekilde kullanılmaktadır. Akrabalık dereceleri de uyum­ludur. Ancak bazı durumlarda iki sınıflandırma sistemi­nin uyuşmadığı noktalar vardır. Örneğin, kuşlar evrimsel olarak sürüngenlerle yakın akrabadır. Filogenetik ağaçta ise, kuşlar sürüngenlerin içinde gösterilir. Tüm canlıları gösteren filogenetik ağaç değişikliğe açık bir şemadır. Yeni bulgular canlıların birbirleriyle olan evrimsel akrabalık derecelerini daha netleştirmektedir.

İkili Adlandırma:

Carolus Linnaeus aynı zamanda canlıları isimlendir­mek için Latince iki isimden oluşan ve ikili adlandırma (binomial nomenclature) adı verilen bir sistem oluştur­muştur. Her bir canlı türü bu yolla isimlendirilir ve ev­rensel olarak bu isimler geçerli kabul edilir. İlk isim türün ait olduğu cinsin adıdır, ikinci isim ise o tür için verilen özel isimdir. İkinci isim, türü keşfeden bilim insanının ya da ilk keşfedildiği yerin onuruna da verilebilir. Örneğin “Felis catus” ev kedisinin tür adıdır. “Felis” bu türün ait olduğu cinsi gösterir. Günümüzde bazı değişiklikler olsa da, aynı isimlendirme sistemi kullanılmaktadır. 19. yüzyılla birlikte canlıla­rın özellikle hiyerarşideki üst gruplandırmaları değişikli­ğe uğramaya başlamıştır.

Kaynak: Deniz Şahin- Yaşamın Tarihi.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER