Evrim Nedir ?

415

Birçok insan evrimin ne olup ne olmadığıyla ilgili bazı yanlış kanılara sahiptir. En temel anlamıyla, evrim “değişim”dir. Fakat yalnızca bir şey büyüdüğü, genişlediği veya çürüdüğü zaman olan nicel bir değişim türü değil, daha zengin ve karmaşık tipte nitel bir değişim, yenilik ve değişiklik, yani daha önce hiç var olmamış yeni şeyler üreten türde bir değişimdir. Ve evrim tekil şeylerin nasıl değiştiğinden çok, bütün sistemlerin zaman geçtikçe ve nesiller yenilendikçe nasıl değiştiğiyle ilgilidir. Bir anlamda, canlı olmayan sistemler bile, belirli kriterler karşılandığı sürece “evrimleşebilir”. Zaman içerisinde evrimleştiği görülen canlı olmayan sistemlere, insanlara ait diller, gelenekler, müzik tarzları, felsefeler, araba tasarımları, bilgisayar programları ve benzeri kültürel sistemler de dâhildir. Kuşkusuz canlı olmayan kültürel sistemlerde evrimsel değişim mekanizması, yani birbirini izleyen bir dizi “nesil” boyunca genetik bilginin kopyalanması, aktarımı ve uğradığı değişiklikler çok farklıdır ve bu önemli bir ayrımdır. Çünkü bunlar, canlılarda olduğu gibi, DNA moleküllerine, rastlantısal genetik değişikliklere ve kalıtım mekanizmalarına dayalı değildir. (Bunların hiçbirini henüz bilmiyorsanız, endişe etmeyin. Daha sonra hepsi daha net hale gelecektir.) Ancak bu tür canlı olmayan sistemler yine de biyolojik evrim süreçlerine çok benzer olabilen yollarla “evrimleşir”. Aslında, Darwin’in ortaya attığı biyolojik evrimin temel prensiplerini incelemek gerçekten de insanların, insan dillerinin, mühendislik tasarımlarının ve de daha genelde insansal yaratıcılığı ve yeniliği belirleyen temel felsefi prensiplerin evrimi gibi şeyleri daha iyi anlamasına yardımcı olmuştur. O halde, bir an durup, evrimleşebilen bütün sistemlerin hangi benzer özellikleri paylaştıklarına bir göz atmak, canlı (biyolojik) sistemlerin bugüne kadar gelen ve hâlâ da devam eden evrimleşmenin yollarını daha somut olarak görmemize yardımcı olabilir.

Evrimleşen Bütün Sistemlerin Ortak Özellikleri
“Evrimleşebilmek” için herhangi bir sistemin öncelikle “çeşitli bireylerden” (başka bir deyişle, hepsi birbirine benzer olmak yerine değişik özelliklere veya karakteristiklere sahip olan tekil unsurlardan) oluşan belirgin çeşitteki topluluklardan (gruplardan) oluşmuş olması gereklidir.

Bu çok önemlidir: bireysel çeşitlilik olmadan evrim olamaz. O halde “bireylerin” özelliklerinin en azından bir kısmını bir sonraki nesle aktarabilecekleri bir çeşit mekanizma olmalıdır. Başka bir deyişle, bireyler arasında var olan bu çeşitliliklerin bir kısmını gelecek nesillerin kalıtım yoluyla bir şekilde almaları mümkün olmalıdır. Ayrıca şu da çok önemlidir: Çeşitlilikleri aktarmanın bir yolu, yani kalıtım yoluyla aktarım (kalıtlanabilirlik) olmaksızın evrim hiç olamazdı. Evrim “değişerek türemedir”. Evrimsel değişim birdenbire olmaz, “nesiller” boyunca sürer. Bir toplumda (populasyonda)* değişken tipteki bireylerin nispi temsilinde daha sonra açıklayacağımız nedenlerden dolayı nesilden nesile değişimler olduğu her zaman (yani, toplumu oluşturan değişkenlerin farklı karakteristiklere sahip bireylerin göreli sayısında bir değişim oluştuğu zaman) evrimin oluştuğu söylenir. Şu ana kadar tartıştığımız her şey hem canlı hem de canlı olmayan sistemler için geçerli olabilir. Fakat bu tür süreçlerin canlı (biyolojik) sistemlerde gerçekten yaşandığını kesin olarak nasıl biliyoruz? Canlı sistemlerin milyarlarca yıl boyunca içinde evrimleştiği belli yollar ve yaşamın evrimleşmeyi nasıl sürdürdüğü hakkında ne biliyoruz? Ve herhangi bir dış güç veya ilahi plana gerek olmaksızın, bu gezegen üzerindeki insan dâhil her bir yaşam formuna evrimin işleyiş tarzının bütünüyle açıklama getirebileceğini kesin olarak nasıl biliyoruz? İnsanlık tarihinin büyük kısmında, insanların yaşamın evrimleştiğini dahi bilmediğinin farkına varmak önemlidir. İnsanların en uzak atalarımızın bir tür bakteriye benzediği konusunda da kesinlikle hiçbir fikirleri yoktu! Antik dünyada ve 19. yüzyıla kadar, pek çok insan dünyayı çok statik (değişmeyen) bir yer olarak görüyordu. Etraflarında gördükleri farklı türde bitki ve hayvanların her zaman kendi gördükleri gibi olduğunu zannediyorlardı. Bugün bizde de olduğu gibi, örneğin, bütün kurbağaların uzak atalarının, ilkel bir ciğer ve su dışında biraz zaman geçirmelerine olanak sağlayan kısa, bacağa benzer yüzgeçler evrimleştirmiş bir tür balık olduğunu bilmelerinin imkânı yoktu Farklı canlıların oldukça benzer iskelete ya da “vücut planına” sahip oldukları bazı insanların dikkatini çekmiş olsa da, farklı türlerde canlı varlıkların herhangi bir şekilde birbirleriyle akraba olabileceklerini çoğu insan asla düşünemezdi. Doğal olarak, insanlar neden bu kadar farklı tipte bitki ve hayvanın olduğunu, bunların nereden geldiklerini, insanların nereden geldiğini vs. daima merak etmiştir. Fakat insanlık tarihinin önemli bir kısmı boyunca, insanların bu soruları yanıtlamak için bilimsel araç ve yöntemleri olmamıştır. Bu yüzden bu süre boyunca insanlar, henüz anlayamadıkları şeyleri açıklama girişimi içerisinde, oldukça yaratıcı hikâyeler uydurmuşlardır. Hayal ürünü olan ve çoğunlukla “köken efsaneleri” veya “yaratılış efsaneleri” denilen bu tür hikâyelere dünyanın farklı dinlerinin ilk temelinde rastlanabilir. Kendi içlerinde belirli bir kabilenin veya halkın yaşadığı belirli bir bölge ve zamanla ilgili bariz bazı yerel özellikleri barındırsalar da, farklı efsanelerin ortak bazı temel özellikleri vardır. Fakat her yerde insanlık tarihi boyunca insanlar birbirlerine bu hikâyeleri anlatmış, dünyanın ve “insanların” (bununla genellikle “kendilerini” kastetmişlerdir) nasıl oluştuğunu açıklama çabasıyla nesilden nesile aktarmışlardır.

Yaş Tayini Teknikleri
Darwin’in zamanındaki bilim insanlarınca henüz bilinmeyen, radyoaktif parçalanmanın  derecesine dayalı birçok radyometrik yaş tayini teknikleri vardır. Radyoaktivite ancak 19. yüzyılın sonlarında keşfedildi. 1950’lerde çeşitli maddelerde doğal şekilde bulunan, çeşitli radyoaktif maddelerin aslında sürekli ve tahmin edilebilir oranlarda “bozularak” aynı elementlerin radyoaktif olmayan kararlı formlarına {izotoplarına) dönüştükleri bilim insanlarınca bulundu. Bir örnekte mevcut radyoaktif izotopların göreli miktarına karşın aynı elementlerin kararlı formlarını somut şekilde ölçmek suretiyle, bilim insanları radyoaktif bozulma sürecinin ne kadar zamandır sürüyor olduğunu çözebilmekte ve bu yolla bu nesnenin kaç yaşında olduğunu belirleyebilmektedirler. Radyoaktif izotopların (karbonun, potasyumun, rubidyumun vs.) farklı türleri kendi radyoaktif olmayan formlarına farklı hızlarda parçalandıklarından, bilim insanları çoklukla birden fazla yaş tayini tekniği kullanmak suretiyle bir örneğin yaşının sağlamasını yapar. Bu tür yöntem farklı kaya tabakası türlerinin (hatta ay taşlarının) yaşını tam tamına anlamak için kullanılmıştır. Kayalarda bulunan belirli izotopların bozulma hızı öyle sabit ve öngörülebilirdir ki bilim insanları bazen bunlardan “kayalardaki saatler” olarak bahseder. Potasyum izotoplarının argona, rubidyum-87’nin
stronsiyum-87’ye, toryum-232’nin kurşun- 238’e, uranyum-238’in kurşun-206’ya vb.
parçalanmasının ölçümlerinin tümü yaygın şekilde kullanılan ve birçok farklı kaya tipinin yaş tayini için karşılıklı tamamlayıcı tekniklerdir. Bitkiler ve hayvanlar canlı olduklarında, ortamdan karbon alırlar. Bedenleri iki tip karbonu içerir: karbon-12 ve karbon-
14. Bunların birbirlerine oranları daima sabittir. Bir bitki veya hayvan öldüğü zaman, ortamdan karbon almayı keser. Ve bedenindeki karbon-12 aynı kalırken, karbon-14 tedrici şekilde radyoaktif bozulmaya başlar. Bu yolla karbon-14 azota dönüşür. Karbon-14’ün bu parçalanması bilinen, sabit ve tahmin edilen bir hız ve oranda olur. Böylece ölmüş bir bitki veya hayvanın cesedinin kalıntısında hâlen bulunmakta olan karbon-14’ü ölçmek, bu kalıntılarda mevcut karbon-12 miktarıyla kıyaslamak ve karbon- 14’ün bilinen sabit parçalanma hızını işleme katmak suretiyle, yaklaşık 50.000 yıl öncesine kadar geri giderek, bir bitki veya hayvanın ne kadar zaman önce öldüğünü kesin şekilde hesaplamak mümkündür.

50.000 yıldan yaşlı maddelerin yaşını tayin etmek için, diğer izotop çeşitlerinin parçalanmasını ölçen farklı radyometrik yaş tayini yöntemleri kullanılabilir. Bu tür radyometrik yaş tayini teknikleri tortul kayaçlarda bulunan fosillerin yaşını doğrudan tayin etmek için kullanılamasa da, bu fosillerin yaşı, bu fosillerin tam üzerinde ve altında bulunan
kor (volkanik) kayaç tabakalarının yaşını basit bir şekilde doğrudan ölçmek suretiyle, dolaylı olarak tutarlı ve güvenilir şekilde de saptanabilir. Son on yıllarda, moleküler biyolojideki ilerlemeler bilimsel literatüre akraba türlerin farklı soylarında zaman içerisinde birikmiş nötr mutasyonların miktarını içeren, “moleküler saatlerin” bilgisiyle bir yaş tayini tekniği daha ilave etmiştir. Bunlar nispeten sabit oranlarda olduğu düşünülen mutasyon türleridir. Böylelikle akraba türler arasındaki belirli moleküler farklılaşma miktarını hesaplamak, ilgili soyların ortak bir atadan ayrıldığından bu yana geçen zaman süresinin gayet iyi bir tahminini sağlayabilir. DNA hibridizasyon teknikleri gibi ilave yöntemler ayrıca farklı türlerin DNA’sındaki benzerlik veya farklılık derecesini de değerlendirebilir ve bu farklı türlerin ne kadar yakın akraba olduklarının ve ne kadar zaman önce ortak bir atayı paylaştıklarının daha spesifik hesaplamalarını sağlamakta çok yardımcı olur.

Nesnelerin yaşını biliyoruz, çünkü günümüzde hemen her şeyin yaş tayinini yapmamıza olanak sağlayan çok çeşitli bilimsel tekniklere sahibiz. Şu anda bilinen evrenin yaşını ya da bir bütün olarak dünyanın yaşını hesaplayabiliyoruz. Herhangi bir sıradağı silsilesinin ne zaman oluştuğunu, bütün kıtaların ne zaman birbirlerinden ayrıldığını veya çarpıştığını ya da dünyanın bütün ikliminin ne zaman belirgin değişimlere uğradığını bilebiliyoruz. Ayrı kaya
tabakalarının, kayalarda gömülü her türlü fosilleşmiş bitki ve hayvanın ve hatta çok küçük organik maddelerin bile yaşlarını tayin edebiliyoruz. Bugün zaman içerisinde DNA ve RNA moleküllerinde olan değişiklikleri izlemek ve evrimsel kökenlerde belirli önemli genetik mutasyonların ve başlıca “bölünmelerin” ne kadar önce olduğunu belirlemek için modern moleküler biyoloji tekniklerini de kullanabiliyoruz!
Bütün yeni bitki veya hayvan türlerinin ilk olarak ne zaman ortaya çıktığını veya uzun zaman önce ortadan yok olan türlerin ne zaman soylarının tükendiğini tayin edebiliyoruz. Bilim insanlarının yalnızca geçtiğimiz yüzyılda doğru ve kesin yaş tayini tekniklerini bulabildiklerinin farkında olmak önemlidir. (Enyeni bazı “moleküler” yaş tayini teknikleri yalnızca birkaç on yıllıktır!)

Fosiller Bize Ne Anlatıyor?
Fosiller geçmişten enstantaneler gibidir. Fosiller esas olarak çok uzun süre önce ölmüş, ancak bedenleri daha sonra sert kaya olarak katılaşmış toprak ve tortul tabakayla hemen kaplanmış, böylelikle kapatılıp saklanmış bitki ve hayvanların izleri ve kalıntıları olarak korunmuşlardır. Yüzyıllardır bilim insanları dünyanın her yanında her türlü kayadan milyonlarca türden fosili kazarak meydana çıkarmaktadır. Bu fosiller çok eski bitki ve hayvanların neye benzediği hakkında somut kanıtlar ve çoğunlukla da içinde yaşadıkları ortam hakkında bazı bilgiler sağlamıştır. Örneğin, diyelim bir ormanda açılmış bir yol boyunca
veya okyanustan yüzlerce mil uzaklıkta bir dağın tepesinde yürüyorsunuz ve ayağınızın altındaki zeminin deniztarağı ve deniz kabukları olarak kolayca fark edilebilen, minik kayaya benzer fosillerle dolu olduğu dikkatinizi çekiyor. Tam bulunduğunuz noktanın bir zamanlar çok zaman önce kesinlikle çok eski bir denizin dibi olduğunun farkına varmak için jeoloji (yerbilimi) ya da paleontolojiden (fosilbilim) mezun olmuş olmanıza ihtiyaç yoktur. Şanslıysanız, bir iki trilobit -denizlerde yaşayan, hamam böceğine biraz benzeyen küçük bir
omurgasız hayvanın fosilleşmiş kalıntısı- dahi bulabilirsiniz. Kabaca 300 ila 400 milyon yıl öncesindeki Paleozoik dönemde yaklaşık 10.000 farklı trilobit türü yaşamış, fakat şimdi bunların hepsinin soyu tükenmiştir. Bu yüzden onları fosillerini incelemek suretiyle öğreniyoruz. Aslında, fosil bitki ve hayvanları toplayıp incelemek insanlara hem çevrenin hem de canlı varlıkların hep bugün oldukları gibi olmadığının, yaşamın aslında zaman süreçlerinde evrimleşmiş olması gerektiğinin ilk ipuçlarından bazılarını sağlamıştır. Radyokarbon yaş tayini gibi modern yaş tayini teknikleri ortaya çıkmadan çok önce, birçok insan farklı türdeki bütün bitki ve hayvanların dünya üzerinde hep birden ortaya çıkmış olmaması gerektiğini anlamaya başlamıştı. 19. yüzyılın başlarında bile, bazı eski bitki ve hayvan “tiplerinin” dünya üzerinden bütünüyle yok olduğu, bazılarının çok uzun zaman önce ve bazı tiplerin de çok daha yakın zamanda ilk olarak ortaya çıktığı ve bazılarının ise geçmişte uzun zaman süreleri boyunca var olurken diğerlerinin daha kısa sürelerde yok anlaşılmıştı. Yaşamın muhtemelen zaman süreçlerinde farklı aşamalarda evrimleştiği yolundaki temel anlayış büyük ölçüde yaklaşık 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıktı. Çünkü bu zamanda ilk jeolog ve doğabilimciler, sıradağların
yukarı itildiği veya aşınarak yerle bir olduğu ya da buz tabakalarının yavaşça ilerlemesi veya gerilemesi suretiyle vadilerin oyulduğu zamanlardaki gibi, doğanın belirgin şekilde -fakat neredeyse anlaşılmayacak denli uzun zaman süreçlerinde- değişmesine yol açtığını fark ettikleri fiziksel güçleri ve zaman içinde toprak ve kaya tabakalarının birikme şekillerini bilimsel olarak incelemeye başlamışlardı. Dünyanın fiziksel yüzeyinin zaman içerisinde müthiş şekilde değiştiğini ve bu değişimlerin pek çoğunun gerçekleşmesinin zorunlu olarak
ne kadar zaman alacağını fark etmek, 18. ve 19. yüzyıl jeolog ve doğabilimcilerinin bazılarının, dünyanın hiçbir şekilde Incil’de söylendiği kadar genç olamayacağından şüphelenmeye başlamasına yol açtı.Uyanan bu kavrayış bu bilim insanlarının birçoğunu çok rahatsız etti, çünkü birçoğu Incil’de söylenen her şeyin değişmez gerçekliğine inanarak büyümüştü. Fakat toplanılmasına yardımcı oldukları giderek artan somut kanıtlar kolayca inkâr edilemezdi. Bu ilk jeologlar ayrıca dünya yüzeyinin her noktasının bir tür katlı pasta gibi olduğunu giderek daha çok fark ettiler. Toprak ve artıklar zaman içerisinde biriktikçe kayalık bir katman oluşuyor, zaman geçtikçe daha çok birikme oluyor ve böylece daha yakın zamanda oluşmuş yeni katmanlar daha eski katmanların üzerinde birikiyordu. Dünyanın geçmiş tarihinin farklı dönemlerinde birikmiş kendine özgü katmanlar, gerçekten de birbirlerinden ayırabileceğiniz kadar farklı görünür, bu yüzden onları aşağıya doğru kazmak zamanı geriye doğru kazmak gibidir. “Jeolojik katmanlaşma” olarak adlandırılan aynı temel modele dünyanın her tarafında rastlanabilir ve bu model ilk jeologların dünya tarihindeki jeolojik dönemlerin temel dizilimini çözmelerini mümkün kılmıştır. îşte ilk jeolog ve diğer doğabilimcilerin farkına vardıkları şey şuydu; Dünyanın yüzeyi ya da üst katmanı en yeni ya da en genç katmanıdır ve bu daha eski bir katmanın, o da daha da eski bir katmanın üzerinde
bulunmakta ve böylece en dipteki “en eski” katmana ulaşana kadar çağlar bir baştan bir başa aşılmaktadır. Ve sonra çok önemli bir başka şeyi fark ettiler: Farklı bitki ve hayvan gruplarının fosilleri, yanılma payı olmaksızın, daima tahmin edilir düzenlilikte bir dizilimle, farklı kaya katmanlarında çıkmaya başladı. Belirli türde fosillerin, katmanların bütünsel jeolojik diziliminde kaya katmanının konumu tarafından belirlendiği üzere, daima belirli bir çağın kaya katmanlarında bulunduğunu, o fosillerin aynılarının başka bir çağa ait kaya katmanlarında asla bulunmadığını gördüler. Ve hatta yalnızca daha eski katmanlarda bulunan fosil gruplarının bütünüyle “yerini almış” daha yakın döneme ait katmanlarda bütün fosil gruplarının oldukça iyi tahmin edilen bir dizilimi olduğu bile görüldü. İlk doğabilimci ve jeologlar her nereyi kazmayı denedilerse tekrar tekrar bu tür düzenli bir dizilimin ve yalnızca belirli kaya katmanı çeşitleriyle belirli türde fosillerin bağdaşıklığının bulunma eğilimini keşfettiklerinde daha da hayrete düştüler. Aslında, bu dizilim genel anlamda öyle tutarlıydı ki ilk doğabilimcilerin pek çoğu kendilerine bir fosil gösterildiğinde o fosilin tam olarak hangi jeolojik kaya katmanında bulunmuş olması gerektiğini doğru şekilde tahmin ederek arkadaşlarını etkileyebiliyordu. Onu daha önce görmüşlerdi, çünkü bir kimse nereye bakarsa baksın, aynı dizilim (sıralanış) modeli tekrar tekrar kendini gösteriyordu.  Fosillerin böylesine güvenilir şekilde tahmin edilebilen dizilimini ne açıklayabilirdi? İlk doğabilimciler farklı toprak ve kaya katmanlarının uzun zaman süreçleri boyunca birbirlerinin üzerinde biriktiğini anladığından beri, farklı fosil türlerinin farklı katmanlarla ilişkili olduğu gerçeği, canlı varlıkların kesinlikle farklı zamanlarda farklı oldukları ve muhtemelen zaman süreçlerinde bir şekilde değişmiş (evrimleşmiş) olmaları gerektiği fikrini vermişti. Bir kez daha, bu kavrayışın
uyanması onların birçoğunu çok rahatsız etti, çünkü bu bulgu ile birlikte büyüdükleri Incil’de anlatıldığı şekliyle yaratılış hikâyesi taban tabana zıt düşüyordu. Bir yandan evrimin bir şekilde olmuş olduğunu giderek daha kuvvetle akla getiren daha çok kanıt toplamayı sürdürürken bile, pek çoğu yine de încil’deki bütün canlı yaratıkların aynı zamanda ortaya çıktıkları ve ilahi yaratılış zamanından beri esas itibariyle değişmeden kaldıkları kavramını kabul etmeyi sürdürmelerine olanak tanıyacak makul alternatif açıklamalar bulmak için var güçleriyle çalışıyordu.Fakat evrimin kanıtları çoğalmayı sürdürdü ve ussallaştırmanın dozu ne olursa olsun bu kanıtların ortadan yok olmasına yetmeyecekti.

Kaynak :Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi – Ardea SKYBREAK

PAYLAŞ
Önceki İçerikTelekinezi Egzersizleri
Sonraki İçerikGalaksimizin Merkezindeki Kara Delikler – Türkçe Belgesel
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER