Aristoteles

1003

“Tüm insanlar, doğaları gereği bilmeyi arzular.”
-Aristoteles, Metafizik.

Aristoteles’in hayatı ile ilgili ana kaynağımız Diogenes Laertius’tur (M.S. III. yüzyılın başı). Halikarnassoslu Dionysios’un (olgunluk dönemi M.Ö. 308) Ammaios’a yazdığı Birinci Mektup’ta da biraz bilgi vardır. Onun bütün diğer eski biyogra­ileri Yeni-Platoncu veya Bizans döneminden kalmadır. Diogenes’in kronolojisi büyük ölçüde Atinalı Apollodoros’un (olgunluk dönemi M.Ö. 144) otoritesine da­yanmaktadır.

Aristoteles M.Ö. 384’te Khalkidike yarımadasının kuzeydoğu kıyısın­da küçük bir kent olan Stageira’da (bugünkü Stavro) doğdu. Zaman za­man onun karakterinde yabancı bir kanın varlığını keşfetmek ve bunu da Yunanistan’ın kuzey bölgesinde doğmuş olmasında bulmak yönün­de girişimlerde bulunulmuştur. Ancak Stageira, Andros ve Khalkis’ten itibaren kolonileştirilmiş, İonya lehçesinin farklı bir biçimini konuşan, kelimenin tam anlamında bir Yunan kentiydi.

Aristoteles’in babası olan Nikomakhos, Asklepias dinsel birliğine veya derneğine aitti ve ailenin MÖ VIII. veya VII. yüzyılda Messenia’dan Yunanistan’a göç etmiş olma­sı muhtemel görünmektedir. Annesi Phaistis’in ailesi ise Aristoteles’in son günlerinde düşmanlarına karşı sığınmış olduğu Khalkisliydi. Aristoteles’in babası hekimdi ve Makedonya kralı Amnytas II’nin arka­daşıydı.

Aristoteles’in çocukluğunun bir kısmını Pella’da, yani krallığın merkezinde geçirmiş olması mümkündür. Aristoteles’in doğa bilimine ve her şeyden çok da biyolojiye karşı göstermiş olduğu ilgisini bir he­kim ailesinden çıkmış olmasında aramak makul olacaktır. Galenos bize Asklepios ailelerinin çocuklarını teşrih (dissection) konusunda eğittik­lerini söylemektedir. Aristoteles’in de bu alanda belli bir eğitim almış olması mümkündür. Ayrıca babasının yapmış olduğu cerrahi müdaha­lelerde ona yardım etmiş olması da mümkündür. Aristoteles’i hekimlik taslayan bir şarlatan olmakla itham eden hikayenin kaynağı da herhalde budur. Anne babası o henüz bir çocukken ölmüş ve o akrabalarından Proksenos adlı birinin vesayetine verilmiştir. Daha sonra da Aristoteles bunun oğlu olan Nikanor’u evlat edinecektir.

Aristoteles on sekiz yaşındayken Atina’da Platon’un okuluna gir­miş ve Platon’un ölümüne kadar on dokuz yıl orada kalmıştır. Onu Akademi’ye çeken şeyin felsefi hayata karşı duyduğu herhangi bir eği­lim olduğunu düşünmemiz gerekmez. O sadece Yunanistan’ın suna­bileceği en iyi eğitimi almaktaydı. Okula katılmaktaki amacı ne olursa olsun, onun Platon’un felsefesinde hayatının ana etkisini bulmuş oldu­ğu açıktır. Bu kadar güçlü bir zihnin Platon’un bütün öğretilerini kabul etmesi imkansızdı. Önemli noktalarda ciddi görüş ayrılıkları gitgide Aristoteles için daha açık bir hal almıştır. Ancak bilimsel eserlerinden farklı olarak felsefi eserlerinde Platon’un damgasını taşımayan tek bir sayfa yoktur.

Özel Platoncu öğretilere saldırdığında dahi Aristoteles, sık sık, kendisini, eleştirdiği kişilerin grubu içinde sayar ve onlara ortak ilkelerini hatırlatır. Antik çağın diğer büyük insanları gibi onun da iftiracıları olmuştur. Hayatının son zamanlarında Platon’a karşı saygı­sız davranışlarda bulunmakla itham edilmiştir. Belli bir süre Platon’un gözdesi olmuş ve onun tarafından en mükemmel ‘okuyucu’ ve ‘okulun beyni’ olarak adlandırılmıştır. Daha sonra kendi görüş noktası daha açık bir hale geldiğinde Platon’la ilişkileri daha az dostça olmuş ola­bilir. Ancak onun yaşadığı sürece Aristoteles Akademi’nin sadık bir üyesi olmuştur.

Ünlü bir pasajında kendisi için Platoncu okul kadar değerli olan insanları eleştirmek yönündeki tatsız görevden zarif bir tarzda söz eder. Bununla birlikte bütün bu yirmi yıl boyunca onun basit bir çömez olarak kalmış olduğunu düşünmememiz gerekir. Eski felsefe okulları aynı zihniyetin bir araya getirdiği ve aynı temel görüşleri payla­şan, ancak göreli bağımsızlık içinde kendi özel araştırmalarını da yü­rütebilen insanların meydana getirdiği topluluklar idi. Bütün bu yıllar zarfında Aristoteles’in doğa bilimindeki araştırmalarını, Platon’un veya okulun başka herhangi bir üyesinin kendisini götürebileceklerinin çok ötesinde bir noktaya kadar ilerletmiş olduğunu arz etmemiz müm­kündür.

O aynı zamanda belki sadece retorik konusunda -Sokrates’e karşı- dersler vermiş görünmektedir. Aristoteles Sokrates’ten ders al­mış görünmemektedir. Ancak düzgün ve sade bir biçimde düşüncesini iade etme özelliği ve bazen etkileyici bir yüceliğe yükselmeye muk­tedir sade ve kolay üslubu, Yunan ve Latin üslubu üzerine etkisi o kadar büyük olmuş olan bu “yaşlı belagat ustası”na çok şey borçludur.

Aristoteles’in Retorik’te (Homeros müstesna) o kadar sık zikrettiği bir başka yazar yoktur. Bununla birlikte o, Sokrates’in düşünce fakirliği ve hitabetle ilgili başarıyı hakikat araştırmasının önüne geçirmesi ko­nusundaki Platoncu küçümsemeyi paylaşmaktadır. Gençlik günlerinde bu onu Sokrates’i eleştirmeye götürmüştür ve bu eleştiri Sokratesçi Okulu çok sinirlendirmiştir. Fazla özgün olmayan felsefi düşüncele­rini az veya çok popüler bir biçimde dile getirmiş olduğu kaybolmuş eserlerinden bir kısmı muhtemelen bu döneme aittir. Aynca elimizde mevcut eserlerinin bazılarının da başlangıçlarını bu devrede bulmuş olmaları muhtemeldir.

Platon’un arkasından yerine M.Ö. 348’de Aristoteles’in kendilerin­den en az hoşlandığı Platoncu eğilimleri, özellikle ‘felsefeyi matematiğe dönüştürme’ eğilimini temsil eden Speusippos geçtiğinde, hiç şüphesiz okulda kalmaya karşı içinde isteksizlik duymuştur. Ancak bu dönemde kendi okulunu açmak yönünde de henüz bir arzu duymamış olduğu anlaşılmaktadır. Olynthos’un devrilmesi ve Yunan konfederasyonunun dağılması sonucu ortaya çıkan Atina’da Makedonya düşmanı duygula­rın, Makedonya ile ilişkilere sahip bir yabancı için Atina’yı artık güvenli olmayan bir şehir haline getirmiş olması mümkündür. Ancak bu neden Atina’dan kendisiyle birlikte ayrılmış olan Ksenokrates’i pek etkilemiş olamaz. Nedenleri ne olursa olsun Aristoteles Akademi’den eski arka­daşı ve daha önce köle iken şimdi Mysia’da Atarneus ve Assos’un tiran­lığına yükselmiş ve etrafına küçük bir Platoncu grubu toplamış olan Hermeias’ın davetini kabul etmiştir. Aristoteles bu çevrede aşağı yu­karı üç yıl geçirir. Bu zaman zarfında Hermeias’ın yeğeni veya evlatlığı olan ve kendisine aynı adı taşıyan bir kız çocuk verecek olan Pythias’la evlenir.

Pythias Aristoteles’in Atina’daki son kalışı döneminde ölmüş görünmektedir. Onun ölümünden sonra Aristoteles Stageiralı bir ka­dınla, Herpyliss’le, tam olarak yasal olmayan, ancak kalıcı ve sevgi dolu bir birleşmeye girer ve ondan “Nikomakhos’a Etik”e adını verecek olan Nikomakhos isimli bir oğlu olur.

Bu üç yılın sonunda Aristoteles Lesbos’a (Midilli) yakın bir ada olan Mitylene’ye gider. Onu oraya çekenin ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak Akademi’den eski bir arkadaşı ve bu adanın yerlisi olan Theophrastos’un bu adada ona uygun bir yerleşim sağlamış olması muhtemel görünmek­tedir. Aristoteles’in biyoloji alanındaki araştırmalarının çoğu Assos’ta ve bundan daha da fazla Mytlene’deki ikameti dönemine aittir. Eserleri dikkati çeken bir sıklıkla civarda, daha da özel olarak Pyrrha lagünün­de gözlemlenen doğa tarihi olaylarına işaret etmektedir.

Sokrates’in bu döneme ait, Lise’de yerleşmiş olan ve kendisine yetersiz bir saygı gösteren filozoflarla ilgili bir göndermesi diğerleri arasında Aristoteles’e de göndermede bulunan bir pasaj olarak yorum­lanmıştır. Eğer durum öyleyse, Aristoteles bu dönemde Atina’ya, eski biyografların hakkında hiçbir şey bilmedikleri bir ziyarette bulunmuş olmalıdır. Ancak bu varsayım temelsiz görünmektedir. M.Ö. 343-2’de muhtemelen Aristoteles’i kendisiyle aynı yaşta bir çocukken tanımış ve hiç şüphesiz Hermeias’tan onun adını tekrar duymuş olan Makedonya kralı Philippos, o sırada 13 yaşında olan İskender’in eğitimini üzerine almak üzere onu davet etmiştir.

Makedonya sarayı ile eski ilişkilerini yeniden kurmayı arzulayan ve Politika’da gördüğümüz gibi gelecekteki hükümdarların eğitimine büyük önem veren Aristoteles, bu daveti ka­bul etmiştir. Bu mevkii ona sarayda nüfuz kazandırmış ve onun Stageira, Atina ve kendisiyle birlikte Pella’ya gitmiş olan Theophrastos’un doğ­duğu kent olan Eresos lehine şefaatte bulunmasını mümkün kılmıştır.

Seçkin öğrencisine vermiş olduğu eğitim hakkında hemen hemen hiç bir şey bilinmemekte veya çok az şey bilinmektedir. Öğretiminin ana konusu muh­temelen Yunan eğitiminin temeli olan Homeros ve trajedi yazarları olmuştur. Aristoteles’in İskender için İlyada’nın metnini tekrar göz­den geçirdiği söylenmektedir. Ancak öğrencisi daha ileri bir eğitim­den yararlanamayacak kadar büyüktü. Özellikle Aristoteles’in onunla hükümdarların görevleri ve yönetim sanatı üzerine tartışmalar yap­mış olması gerektiği kesindir. İskender için Monarşi üzerine bir eserle Koloniler hakkında bir başka eser kaleme almıştır. Bunlar Yunan kral­larının ve Yunan kolonileştiricilerinin en büyüğü olacak olan biri için özellikle ilginç olan iki konuydu.

Aristoteles’in dikkatinin özel olarak politik konulara çekilmesi ve büyük Anayasalar toplama projesini ta­sarlamasının önce Pella’da, sonra civarda bulunan Mieza kraliyet şato­sunda İskender’le birlikte bulunduğu bu zaman zarfında ortaya çıkmış olduğunu arz edebiliriz. İskender’in dehası kendisini inceleme haya­tına değil, eylem hayatına, Aristoteles’in kendisine karşı Philippos’u uyardığı Asya’nın fethine ve yine Aristoteles’in “Yunanlıların barbarlar üzerine tartışılmaz üstünlüğü” görüşüne aykırı olan Yunan medeni­yetini Doğu medeniyetiyle birleştirme teşebbüsüne götürmüştür. Bu iki insan arasındaki ilişkiler hiçbir zaman kopmamış görünmektedir.

Ancak İskender’in 340’ta babasının yerine naip olarak atanmasıyla öğ­renciliğinin bitiminden sonra, aralarında gerçek bir dostluğu gösteren hiç bir şey yoktur. Aristoteles bundan sonra muhtemelen Stageira’ya yerleşmiştir. Aristoteles’in Makedonyalılarla kurduğu dostluklarının en devamlısını, yani bir süre sonra İskender tarafından, kendisi Asya’da olduğu sırada yerine naip olarak atanacak ve böylece Yunanistan’ın en önemli adamı haline gelecek olan Antipater’in dostluğunu, İskender’le birlikte olduğu bu süre içinde kazanmış olduğuna hiç şüphe yoktur.

M.Ö. 335-4 yılında Philippos’un ölümünden kısa bir süre sonra Aristoteles Atina’ya geri döner ve bu tarihten itibaren onun hayatının en verimli dönemi başlamıştır. Şehrin dışında, kuzeydoğu bölgesinde muhtemelen Lykabettos Dağı ile İlissos arasında Apollon Lykeios ve Musalar’a adanmış olan ve geçmişte Sokrates’in çok sevdiği bir yer ol­duğu söylenen bir koruluk uzanmaktaydı. Aristoteles burada bir kaç bina kiralar -çünkü bir yabancı olduğundan onları satın alma hakkı yoktur- ve Platon’un ölümünden sonra da kendi okulu “Lyceum” okulunu kurar. Burada her sabah öğrencileriyle ağaçlar arasında gezinerek en güç felsefe sorunlarını tartışır. Öğleden son­raları veya akşamları ise daha geniş bir halk topluluğuna daha az güç konuları açıklar. Böylece eski bir gelenek onun akroamatik veya ileri düzeydeki dinleyicilere tahsis edilmiş dersleriyle eksoterik veya herkes tarafından anlaşılır dersleri arasında bir ayrım yapmaktadır. Bu ayrım şüphesiz oldukça temellidir. Ancak bazen sanıldığı gibi ne akroamatik derslerinde herhangi bir mistik öğretinin varlığına işaret etmektedir, ne de halka yönelik derslerinde onlara hakikatin bütününü göstermeme yönünde bir arzusunu göstermektedir. Daha soyut konular -mantık, fizik ve metafizik- daha yoğun bir inceleme gerektirmekte ve daha dar bir çevreyi ilgilendirmekteydi.

Buna karşılık retorik, sofistik ve politika gibi konular daha geniş bir talebe cevap vermekteydi ve dolayısıyla on­lar daha halka dönük bir biçimde sergilenebilirlerdi. Yine burada Aristoteles muhtemelen birkaç yüz yazmayı bir ara­ya toplamış ve daha sonra İskenderiye ve Bergama kütüphaneleri için bir örnek oluşturacak olan ilk büyük kütüphaneyi kurmuştur. Aynı şekilde çok sayıda haritayı bir araya getirerek bir koleksiyon düzen­lemiş ve derslerinde, özellikle doğa tarihine ilişkin derslerinde kendi­lerinden yararlandığı bir eşya müzesi oluşturmuştur. İskender’in bu koleksiyonu toplayabilmesi için kendisine 800 talent vermiş olduğu ve Makedonya imparatorluğunun sınırları içinde yaşayan bütün avcılar, kuşçular ve balıkçılara, gözlemledikleri bilimsel değeri olan herhangi bir şey hakkında Aristoteles’e bilgi vermelerini emretmiş olduğu söy­lenmektedir. Bu konuda şüphesiz bir abartma söz konusudur. Çünkü Aristoteles’in imparatorluğun en uzak bölgeleri hakkındaki bilgisi, bu emirlerden beklenebileceği kadar düzgün değildir.

Bununla birlikte bu hikayede muhtemelen doğru olan bir şeyler vardır. Aristoteles’in okul için düzenlemiş olduğu bir yönetmelikten söz edilmektedir. Bu yönetmeliğe göre her üye sırayla, örneğin on günlük süreyle, okulu “yönetmek”ten sorumlu tutulmaktaydı. Bu herhalde her birinin bu za­man zarfında Ortaçağ üniversitelerinde daha sonra benimsenmiş olan yönteme uygun olarak, ortaya çıkması mümkün olan her insana karşı şu veya bu tezi savunmak suretiyle tartışmaları yönetmekten sorumlu oldukları anlamına gelmekteydi.

Aristoteles’in okulunda ortak yemek­lerin yendiğini ve ayda bir kez Aristoteles’in bizzat kendisinin kuralla­rını düzenlemiş olduğu bir şölenin verildiğini biliyoruz. Ancak okulda yapılan çalışmalar, uygulanan iş bölümü hakkında çok az şey biliyoruz. Aristoteles’in elimizde mevcut eserlerinin notlarından meydana geldiği derslerinin kaleme alınışı, muhtemelen Lise’i yönettiği bu 12-13 yıllık döneme aittir ve bu eserlerin meydana getirilmesi için gerekli olan dü­şünce ve araştırmalar, çalışmaların bir kısmının öğrencileri tarafından yapılmış olduğunu arz etsek dahi, benzeri olmayan bir zihin gücüne işaret etmektedirler.

Bu süre zarfında Aristoteles bugün hala mevcut olan biçiminde bilimler sınıflamasının ana çizgilerini saptamış ve bi­limlerin çoğunluğunu, kendisinden önce ulaşmış oldukları noktadan çok daha ileri bir noktaya götürmüştür. Onların bazısında, örneğin Mantık’ta, Aristoteles haklı olarak bir öncüsü olmadığını ileri sürebilir ve yine denebilir ki yüzyıllar boyunca onun kendisine layık bir takipçisi de olmamıştır. Ahlak ve politika gibi pratik türden konulara gösterdiği ilgi ile de onun okulu, gündelik hayat üzerinde Sokrates ve Platon’un etkisi kadar, aynı dönemde Akademi’nin kendi içine kapanmış bilginle­rinkine kıyasla ise çok daha fazla bir etkide bulunmaktaydı.

İskender’in 323 yılında ölümü ile Atina bir kez daha Makedonya düşmanı duyguların merkezi olur ve Aristoteles’in Makedonya ile iliş­kileri, onu Atinalıların gözünde şüpheli kılar. Platoncu ve Sokratesçi okulların düşmanlıklarının, kendisine karşı duyulan politik duygularla işbirliği yapmış olmaları da mümkündür. Ne olursa olsun Hermeias hakkında yazmış olduğu bir övgü şiiri ve mezar taşı yazısına dayanan saçma bir dinsizlik suçlamasıyla mahkemeye verilir. Atinalıların ‘fel­sefeye karşı ikinci bir cinayet işlemelerine’ fırsat vermemekte kararlı olan Aristoteles, okulu Theophrastos’un ellerine bırakır ve Makedonya etkisinin bir kalesi olan Khalkis’e çekilir. Orada 322 yılında uzun yıllar­dan beri çektiği bir hastalıktan ölür.

Diogenes bize onun vasiyetini nak­letmiştir. Bu vasiyetinde Aristoteles akrabalarının lehine birtakım maddeler koymayı, kölelerinin satılma tehlikesini önlemek ve Politika’sının bir öğüdünü uygulamaya koyarak onlar arasında bazılarının özgürlük­lerini elde etmelerini sağlamak için tedbirler almayı ihmal etmemekte­dir. Bazen Aristoteles’i yalnızca kişileşmiş bir akıl olarak görme eğili­mindeyiz. Ama vasiyeti iyiliksever ve şekatli bir ruh hakkında en açık bir tanıklıkta bulunmaktadır.

Dış görünüşü veya hayat tarzı hakkında az şey bilinmektedir. Güvenilir bir gelenek onu kel, ince bacaklı, küçük gözlü, kekeleyerek ko­nuşan, ancak dikkati çekecek kadar güzel giyinen bir insan olarak tasvir etmektedir. Düşmanlarının kötü niyetliliği onu kadınsı ve sefih bir hayat süren bir insan olarak temsil etmektedir. Bizzat kendisi tarafından ifa­de edilmiş olan görüşlerine dayanarak kabul edebileceğimiz şey, onun çileci alışkanlıklara sahip olmadığıdır. Yine bize onun yüzünün ifade­sinde kendisini gösteren alaycı bir karaktere sahip olduğu söylenmiştir. Diogenes Laertios büyük bir espri gücüne tanıklık eden bazı taşı gedi­ğine koyan sözlerini nakletmiştir.

Aristoteles, felsefenin belli bir sırayla araştırılması gerektiğine inanmıştır. Kişi önce mantığı öğrenmelidir çünkü mantık dünyaya dair olguları bir diğeri ile nasıl ilişkilendireceğimizi açıklar. Aristoteles, tümdengelimsel akıl yürütme (tasım), yani mantıksal olarak geçerli çıkarımlarda bulunma kuramını geliştirmiştir. Temel akıl yürütme formlarını listelemiş ve karmaşık düşünceleri bu formlardan birine indirgemek için kurallar çıkarmıştır. Aristoteles’in en ünlü tümdengelimsel akıl yürütmesi şudur: ” Tüm insanlar ölümlüdür. Sokrates, bir insandır. O halde Sokrates de ölümlüdür.”

Aristoteles’e göre son araştırma konusu, ahlak ve siyaseti de içine alan pratik felsefedir. Bu konuları Nikomakhos’a Etik ve Politika’da ele almıştır. Aristoteles’e göre, ahlak çoğunlukla iyi eğitimle ilgilidir. İnsanların genellikle doğru davranış şeklini bildiklerine ve bu bilgiye uygun hareket etmek için sadece ahlaki olarak yeterince güçlü olmaları gerektiğine inanır. İyi bir insan olmak, doğru şeyi yapma eğilimine sahip olmak anlamına gelir ve bu eğilim içimizde yetiştirilebilir. Siyasi açıdan da Aristoteles, devletin amacının, yurttaşlarının mutlu ve kendi kendilerine yetecek şekilde yaşamaları için gerekli ortamı sağlamak olduğuna inanmıştır. Kısmen demokratik yönetim taraftarı olmasına rağmen, zaman zaman bir monarşinin daha uygun olabileceğini kabul etmiştir.

Aristoteles’in diğer eserlerinden bazıları şunlardır: Fizik, Hayvanların Kısımları Üzerine, Hayvanların Oluşumu üzerine, Hayvanların Hareketleri Üzerine, Meteoroloji, Oluş ve Bozuluş Üzerine.

Kaynaklar:
1- David Ross- Aristoteles
2- David S. Kidder, Noah D. Oppenheim- Entelektüelin Kutsal Kitabı.

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından adınıza imzalı satın almak için Tıklayın

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER