Sokrat

272

Sokrat (Sokrates) İ.Ö. 470 yıllarında bir taş yontucusunun ve bir ebenin oğlu olarak Atina’da dünyaya geldi. Söylendiğine göre, doğduğu kenti yalnız askerliğini yapmak üzere terk etmiş ve orduyla birlikte çıktığı seferlerde büyük yararlıklar göstermiş olan Sokrat’ın güçlükleri göğüslemekte, sıkıntılara katlanmakta üstüne yokmuş. Böyle olağanüstü bir kimsenin dış görünüşünün nasıl olduğunu anlamak için günümüze kalmış olan taştan bir büstüne baktığımızda ne yakışıklı ve kurumlu bir Yunanlıyla ne de büyük bir filozof olduğu bir bakışta anlaşılan bir adamla karşılaşırız.

Güçlü ve tıknaz bir gövdenin üstünde yükselen kocaman başı, yuvarlak yüzü, yassı burnu ve gösterişsiz duruşuyla bir düşünürden çok el emeğiyle geçinen halktan birisini andırır ki, kökeni bakımından o zaten böyle biriydi. Babasının işini öğrendiyse de sürdürmedi ve karısı Xantipp’in suçlamalarına, dırdırına kulak asmadan, içindeki sese uyarak daha önce görülmemiş türde bir öğretmenlik uğraşına kendisini adadı. Yoksulluğunu gizleyemeyen bir kılıkla Atina’nın sokaklarında dolaşıp durdu.

Zamanla çevresinde renkli bir öğrenci kalabalığı toplandı; bu öğrenciler içinde kentin ileri gelen ailelerinin çocukları da vardı. Öğretim parasızdı; Sokrat öğrencilerinin ve arkadaşlarının bağışları ve yardımlarıyla geçinirdi. Öğretim uğraşı ise baştan sona bir soru yanıt oyunundan başka bir şey değildi. Sokrat öğrencileriyle, ama daha çok, toplumun her kesiminden, yolda rastgeldiği kimselerle söyleşirdi.

Hep kolay sorularla söyleşiye girişir ve sonra sırası geldiğinde yerini bulan sorular sora sora ve ipin ucunu bırakmadan söyleşiyi yavaş yavaş felsefi konulara kaydırırdı: Erdem nedir? Doğruya nasıl ulaşabiliriz? En iyi devlet yönetimi nasıl olmalı? Bu arada karşısındaki kişi sıkıştıkça sıkışır ve sonunda pes ederek bilgisizliğini saklayamazdı – Sokrat’ın da istediği zaten buydu.O zamanın Atina’sındaki politik duruma bir göz atmadan Sokrat’ın başına gelenleri açıklayamayız. Kent demokrasiyle (demos: halk; kratia: yönetim) yönetiliyordu. Ne var ki Yunan demokrasisinden söz açıldığında, halkın büyük bir bölümünü, Atina’da nüfusun yarıdan bile çoğunu, hiç bir hakkı olmayan kölelerin oluşturduğunu söylemek gerekir.

Kentlerdeki zenginliğin büyük bir bölümü onların sırtından sağlanıyordu. Yunanlı yazarların iyi bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği konusunda yazdıklarını okurken hep azınlıktaki kentli soydaşlardan söz edildiğini unutmamalıyız. Kimse köleliğin büyük bir haksızlık olduğuna, insanlığa sığmadığına değinmemiştir. Bu durumu belirttikten sonra şunu ileri sürebiliriz: Atina’da büyük bir tutarlılıkla uygulanmaya çalışılan demokrasinin gerçekte temelleri çürüktü. Üstelik baştaki yönetimin yanlış uygulamaları, yolsuzlukları, bu gidişe bir dur demek isteyenlerin aristokrasiye (ariston: en iyi; kratia: yönetim), yani seçkinler yönetimine özlem duymalarına ve eleştirilerini, çabalarını hep bu yönde yoğunlaştırmalarına neden oldu.

Otuz yıla yakın süren (İ.Ö. 431-404) Peleponnes savaşları sırasında Atina’da demokrasi yanlılarıyla, Spartalıların yönetim biçimi olan seçkinler yönetimini, yani aristokrasiyi isteyenler arasında kıyasıya bir çekişme başladı. Sokrat politikaya doğrudan doğruya bulaşmamıştı. Yine de öne sürmüş olduğu birtakım görüşlerle aristokrasi yanlılarının akıl hocası sayıldı. Atina sonunda Sparta’ya yenilince bir yönetim değişikliği oldu. Ancak yönetimden uzaklaştırılan Demokratlar kısa sürede toparlanıp yeniden başa geçince Sokrat güç durumda kaldı.

Tanrıtanımazlıkla suçlanarak yargılandı. Onun, kendisine hiç yakışmayan bu suçlamaya karşı yılmadan, korkmadan kendisini nasıl savunmuş olduğunu Platon bize aktarmıştır. Sokrat ölüme mahkûm edildi ve o zamanki uygulamaya göre kendisine sunulan bir çanaktan zehir içmesi gerekiyordu. Af dilemedi. Yetmiş yaşındaydı. Atina’yı bırakıp sürgünde yaşamak da istemedi ve bu yüzden kendisine gösterilen kaçış yolundan yararlanmadı.
.
 SOKRAT’IN ÖĞRETİSİ:

Yazılı hiç bir şey bırakmamış olan Sokrat’ın öğretisini, en başta, Platon, Ksenofon (Xenophon) ve Aristo’dan günümüze kalmış olan bilgilere dayanarak tüm yönleriyle doğru olarak ortaya çıkarmak, felsefe tarihi araştırmalarının en uğraştırıcı konularından biri olmuştur. Sokrat’la ilgili sağlam ve özgün sayılabilecek tüm bilgiler bir mantık süzgecinden geçirilerek ayıklanmaya, dolaylı yoldan elde edilmeye çalışılmıştır. Bu araştırmaların ve uğraşmaların sonunda hiç olmazsa “Sokratçı yöntem ” belirlenebilmiştir.

Ksenofon (Xenophon) onu şöyle anlatıyor: “Kendisi hep insanlık üzerine konuşmayı severdi. Neyin erdem neyin tanrıtanımazlık; neyin güzel neyin çirkin; neyin hak neyin haksızlık; neyin anlamlı neyin anlamsız; neyin yüreklilik ve neyin korkaklık olduğunu, ve iyi bir devletin ve devlet adamının, ve ülke yönetiminin ve ülkeyi yönetenlerin nasıl olması gerektiğini ve buna benzer daha bir sürü şeyi, bir kişi tüm bunları bilsin de iyi ve soylu bir kişi olabilsin diye ele almıştır.”

Sokrat’ın yöntemi değişik bir söyleşi ve öğretim yöntemiydi. Öğrencinin sorduğu ve öğretmenin öğrettiği olağan öğretim yönteminin tam tersiydi onunki. Soruyu soran Sokrat’tı. O uğraşını annesinin mesleği olan ebeliğe benzetmiş ve “Yüce düşünceleri doğuracak olan ben değilim, ben yalnızca başkalarındaki doğru düşüncelerin doğmasına yardımcı olabilirim.” demiştir.Kendi yöntemini geliştirirken Sofistlerin söyleşi ve tartışma yönteminden, yani diyalektiğinden ve onların hiç de yabana atılamayacak mantık oyunları ve hilelerinden yararlanmıştır.

Sokrat’ın doğa üzerine ileri sürdüğü birkaç görüşü bir yana bırakılacak olursa ilgisini tümüyle insan üzerinde yoğunlaştırmış olduğu ve bunun için de Sofistlere benzediği görülür. Konuşmaları sonunda geliştirerek, sürekli vurguladığı bir düşüncenin en yalın biçimi olan şu ünlü özdeyişinde bile Sofistlerin kuşkuculuğunun ve karamsarlığının izleri vardır: “Bir şey bilmediğimi biliyorum!” Delphi kâhinleri, sürekli hiç bir şey bilmediğini söyleyen bu adamın, Yunanlıların en büyük bilgesi olduğunu bildirmişlerdir ve onun ortaya çıkışı felsefe tarihi açısından da köklü değişimleri başlatan bir devrim olarak değerlendirilmiştir.

Her şeyi kanıtlayabildiği için sonunda hiç bir şeyi kanıtlamış olmayan ve tüm değerleri ve ölçüleri alt üst eden mantık oyunlarını, söz canbazlığını yozlaşmamış bir halk çocuğunun sağlıklı sağduyusuyla değerlendirmiş ve yalnız bunlara dayanmak istememiştir. Bunun için o, içindeki, “daimonion” diye adlandırdığı (Tanrıdan gelen) bir sesin ya da esinin (vicdan), onu yönlendirdiğine ve kötülük yapmaktan koruduğuna inanmıştı.

Öğretisi bir çelişkiden sıyrılamamaktadır. Bir yanda o, Tanrılara karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyi insanın en başta gelen görevleri arasında sayan, inancı bütün bir kişi olarak karşımıza çıkmış ve içindeki o sessiz fakat susturulamayan Tanrı sesini, “daimonion”u, başka türlü nasıl açıklayacağını bilememiştir. Öte yanda, bilgiyle erdemi özdeşleştirerek insana özgürce yücelmenin yolunu açmıştır. Ona göre erdem, içgörüyle, bilgiyle elde edilir. Bir kişi doğru davranmanın ne olduğunu bilmediği zaman doğru davranamaz; yine Sokrat’ın kanısına göre, bir kişi doğru davranmanın ne olduğunu bildiği halde doğru davranmamazlık edemez.

Herkes kendine en çok yakıştığını bildiği en iyi biçimde davranmaktan başka bir şey yapmadığına ve iyi ve erdemli olmak da bundan başka bir şey olmadığına göre insanlara doğru ve iyi olmanın ne olduğunu öğretmek onları erdemli yapmak demektir.Erdemin bilgiyle özdeşleştirilmesi Sokrat’la gelen bir yeniliktir. O insanların bilgisizliklerini yüzlerine vurarak kendi kendilerini tanımalarını sağlamak istiyordu. Bir tapınakta taşa kazılmış olan”Kendi kendini tanı (gnothi seauton)” sözünü yineleyerek karşısındakileri hep uyarmıştır.

İnsanlar iç görüyle kendi kendilerini tanıdıkları ve nasıl kör kütük ve erdemsiz yaşadıklarını anladıkları zaman, erdemli olmayı öğrenmeye can atacaklardır. Sokrat hiç bir zaman tanımadığı, görmediği insanlara, ya da tüm insanlığa değil, hep karşısında duran, bildiği, tanıdığı insanlara yönelmiş, onlara seslenmiştir. Bu insan yontucusunu büyük ve tartışılmaz sözler söyleyen bir bilge olarak değil de, daha çok, insanlara inanan ve insanları seven bir filozof olarak anmak gerekir. Ancak o çevresinde, daha önce görülmemiş öyle güçlü ve sarsıcı bir etki yapmış olmalı ki, artık bir daha dinmeyen bir sarsıntı güçlenerek yayılmaya başlamıştır.

Yakınındaki insanları nasıl derinden etkilemiş olduğunu yine Sokrat’ın öğrencisi olan Alkibiades’e, Platon’un “Şölen”de, “söylettiği” şu sözlerden de anlıyoruz:

“Hele bizler, başka ünlü konuşmacıları dinlediğimizde görüyoruz ki onların konuşmalarından pek bir anlam çıkmıyor. Ne var ki, seni dinlediğimiz ya da başka bir konuşmacıdan senin sözlerini işittiğimiz zaman hepimiz kendimizden geçiyor, kulak kesiliyoruz. Beyler! Hele hele ben… Bu adamın konuşmalarının bana ne yaptığını ve hâlâ da yapmakta olduğunu and içerek bildirmek isterim. Onun sözlerini duyunca yüreğim, bir Koribant dansını seyrederken olduğundan daha çok, küt küt atıyor ve gözlerimden yaşlar geliyor… Ve başkalarının da çok duygulandığını görüyorum. Yalnız bu adamda kendi içimde aramamam gereken bir şeyler olduğunu anladım. Kimseden utanmasam da onun karşısında utancımdan yerin dibine geçebilirim.”

Sokrat’la ilgili bilgileri öğrencisi Platon’dan alırken şunu göz önünde bulundurmak gerekecek: Platon’un diyaloglarında (söyleşilerinde) söylenenleri, gerçekte yaşamış olan Sokrat’ın gerçekten söyleyip söylemediği tartışılmayan bir konu değildir. Kimi araştırmacılara göre Sokrat’ın gerçek kişiliğini ve öğretisini bulup çıkarmak neredeyse olanaksızdır, çünkü Platon’un Sokrat’ı konuşturarak ileri sürdüğü görüşler ve düşünceler Sokrat’ın değil, gerçekte, Platon’un kendi görüşleri ve düşünceleridir.

Sokrat üzerine bilebildiğimiz pek az şey olduğunu anlayınca şu soruyu sormaktan kendimizi alamayız: Belki erdemli olma açısından bu adam bir devdi, inançları uğrunda, doğru bildiği yolda ölmüştü, ama felsefesinin gerçekte ne olduğu bile doğru dürüst ortaya konamamışken nasıl ve niçin böyle derin ve kalıcı bir iz bırakabilmişti? Bunu açıklamak gerekir. Bir görüşe göre, İsa ve Hristiyanlık uğrunda ölen kimseler gibi Sokrat’ın da inandığı yolda öldüğüne Hristiyanlığın en eski yazılarında sık sık değinilmiş olması onun unutulmamasını sağlamıştır.

Kaynak: H.J. Storig- İlkçağ Felsefesi ( Hint, Çin, Yunan )

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER