Akhenaton: Firavun Mu? Peygamber Mi?

1726

Amerikalı araştırmacı Augustus Le Plongeon’a göre, Mı­sır’da, iki din anlayışı mevcuttur. Bunlardan ilki, sırlara inisi­ye olan rahipler içindir ve tamamen Tek tanrıcıdır. Bu dinde, imgeler ve çok tanrılı dinin putları yoktur. Plongeon, en eski piramitlerde bunlara rastlanmayışını, iddiasına ispat olarak göstermektedir. Plongeon’un tarif ettiği bu din, kadim Osi­ris dinidir. Diğer din olan Amon-Ra dini ise yozlaşmıştır; çoktanrılıdır, şatafatlıdır ve çeşitli törenlerle, halkın gözlerini ve zihinlerini oyalamak içindir. Mısır’da büyük bir gizlilik perdesi altında saklanan Tek tanrı öğretisi, hiçbir zaman kit­lelere mal olmamış ve sadece inisiye edilmiş rahiplerin te­kelinde kalmıştır. Bu durum, biraz öğretinin yapısından kay­naklanmışsa da, biraz da tarihi gelişmeler, gizliliği zorunlu hale getirmiştir.

Köylülerin yabancılaşması, İ.Ö. 1700-500 yılları arasında Ortadoğu’nun kültür önderlerinin karşısına dikilen sorunun yalnızca bir parçasıydı. Eski Mezopotamya ve Mısır geleneksel bilimi ve rahiplerin sofulukları tarafından değişmez biçimler verilerek dondurolan eski duygu ve düşünce yolları, kozmopolit bir çağda yeni yeni ortaya çıkan olguları açıklamaya elverişli değildi. Böylece, söz gelimi Mı­sır orduları ve diplomatları, bazen başarı kazanmış olarak, bazen olmayarak Asya, Suriye, Filistin ülkeleri arasında mekik dokumaya başladıkları zaman, tanrısal Firavun’un isteğinin -bir tanrının isteğinin olması gerektiği gibi- insanlar arasında her yerde ve her zaman geçerli en yüksek istek olduğuna inanma olanağı ortadan kalkmaya başladı.

Siyasal iktidar ve ekonomik servet, bir zamanların gelişip serpilen Sümer kentlerini çöküntü ve yıkıntı içinde bıraka­rak Dicle-Fırat Vadisinin kuzeyine, önce Babil’e ve sonra Ninova’ya kaydıkça, Sümer’i dünyanın merkezi ve tanrıla­rın en çok ilgilendikleri ülke olarak gösteren dinsel şarkı­lara ve törenlere, artık eskisi gibi kolaylıkla ve karşı konulmaksızın inanılmaz oldu. Mısır ve Mezopotamya arasında yaşayan küçük halklar açısından, içinde yaşanılan olgularla geleneksel inançlar arasındaki bu tür tutarsızlıklar çok daha belirgindi; çünkü gittikçe daha sık olarak kendilerini, yerel dinlerin saygı gören mitosları, dinsel törenleri ve tanrıları hakkında pek az şey bilen ve bunlara pek az ilgi gösteren yabancı orduların acımasına bırakılmış buldular.

Genel olarak, bu çelişkilerin birbirinin karşıtı olan iki tepkiden birine yol açtığı söylenebilir. Bazı kişiler, sofuca beklentilerle gerçekler arasındaki uçurumun, geleneksel dinsel törenler gereğince yerine getirilmeyerek tanrılar kız­dırıldığı için doğduğunu belirtiyorlardı. Bu nedenle, yapıl­ması gereken şey, eski göreneklere daha sıkı sarılmaktı. Böylece tanrılardan olayların gidişini bir kez daha düzeltmeleri beklenebilirdi. Bu açıklamayı benimseyenlere uygun düşen davranış, yitmiş ve unutulmuş ·eski biçimleri ortaya çıkarıp canlandırmaya çalışarak, izlenen katı bir tutuculuk ve bilinçli bir eskiden yana olmaktı.

Bazıları ise, tanrılar ve insanların tanrılarla ilişkileri hakkındaki eski düşüncelerin düzeltilmesi, hatta yerlerine yeni açıklamaların konulması gerektiği görüşündeydiler. Ama köklü dinsel reformlara girişenler bile, çoğu kere, zamanla unutulup gitmiş olan gerçekleri yeniden ortaya çı­kardıklarını öne sürdüler. Öte yandan, geçmişin ardında koşan tutucular, kendi gerçek anlayışları ve tanrılar için doğru olan hizmet anlayışları önemli herhangi bir noktada· yürürlükteki dinsel uygulamalarla çatışmışsa, devrimci durumuna gelebildiler. Şurası bir gerçektir ki; insanların dünya görüşünde uzun sürecek değişikliklere yol açan gerçekten önemli hareketler, hem daha iyi (bazen uydurulmuş) bir geçmişe dönme düşüncesine hem de yeni bir tanrı esini otoritesine birlikte başvurmuştur. ·

Örneğin Babil’de rahipler, Marduk’un evrenin egemeni olduğu savında bulundular. Eski dinsel şarkılar ve törenler, rahiplerin bu yoldaki görüşleriyle uyuşmaz duruma düşen her şeyi ortadan kaldırmak amacıyla “düzeltildi.” Böylece örneğin, Sümer dinsel şarkılarında krallara tanrılık yükleyen bölümler atıldı. Ancak eski metinlerin bu yolla arındırılmalarından sonra, daha büyük değişikliklere gidilmedi ve büyük bölümü eski Sümer’den gelen belli sayıda kutsal yazıdan oluşan bir dinsel edebiyat derlemesi, hemen hiç değişikliğe uğramaksızın Asur yönetimi boyunca varlı­ğını sürdürdü. Böyle bir dinin eskiliği ve otoritesi, kuşku­suz çok etkileyiciydi; gene de çağın büyük kozmopolit imparatorlukları içinde başıboş yalpalayan bireylere pek az rahatlık sağladı.

Mısır’ın dinsel evrimi daha fırtınalı geçti. Mısırlılar, istilacı Hiksosları ülkelerinden sürdükten sonra Asya’ya doğru emperyalist serüvenlere kalkıştıklarında, Nil Vadisi dışında karşılaştıkları yabancıların kendilerininkilere benzemeyen inançlarını da göz önüne almak zorunda kaldılar. Nil’i ve Firavun’u tüm evrenin merkezi yapan eski düşün­celer dış dünyaya pek yatkın görünmedi. Buna uygun olarak İ.Ö. ondördüncü yüzyılda, Mısır’ın ve öteki ülkelerin geleneksel tanrılarının tümünün düzmece olduklarını öne süren bir din reformcuları ve dinci radikaller çevresi ortaya çıktı. Bu reformculara yalnızca Aton, yani “her yerde aynı olan ve her yerde insanlara iyilik eden görkemli Güneş” ile “güneş gibi insanlara iyilik eden ve -hiç değilse ilkede- güneş gibi evrensel olan Firavun” tanrılığın gerçek işaretlerini taşıyor göründü.

Söz konusu olan, Mısır’daki toprak bütün­lüğüne ve siyasi bütünlüğe paralel gelişen ve yerel tanrıları birleştirici bir akımdır: Tek bir tapım merkezinde (kozmik tanrı soyları) toplanan çeşitli tanrıların anaerkil bir modele göre birleştirilmesi; en ulu tanrısal “kudretin” herhangi bir hanedanın veya herhangi bir firavunun özel olarak benim­sediği bir tanrının adıyla anılması (örneğin, Hanedan için Re, Atum, Ptah, Amon ve firavun için Aton) durumunda, söz konusu tanrı dönemin firavununun suretinde betimleni­yordu; I. Ramses’in bir yakarısında Re’nin yerini Osiris’in alması; “tanrı” sözcüğünün çoğul hali olan “netjeru” yerine tekil hali olan “netjer”in kullanılması; eş adlı tanrıların tek bir tanrısal varlıkta birleştirilmeleri; Memphis’in kozmik tanrı­lar soyu çerçevesinde demiurgosun töz-tanrıları kavramının geliştirilmesi.

Milattan 4 bin yıl kadar önce, dünyanın hemen her yerin­de, dinlerde büyük bir yozlaşma olduğu ve birçok bölgede çok tanrılı dinlerin ortaya çıktığı, eski sembollerin her birinin putlaştırıldığı görülmektedir. Bu yozlaşmadan, kadim Uygur İmparatorluğu’nun önde gelen eğitim merkezlerinden Babil gibi, Mısır da kurtulamamıştır. Babil’de gerileme doğaldı. Çünkü ana kaynak Mu’nun ışığı, uzun zaman önce yok olmuştu ve rahipler, kitleler üzerindeki güçlerini daha da artırmak için dini yozlaşmaya çanak tutmuşlardı. Ancak durum, Mısır’da daha farklıydı.

Aşağı Mısır’daki okul, Mu’ya değil Atlantis’e dayalıydı ve öğretiyi bu ülkeye, Naacallere kıyasla çok daha yeni olan Osiris’in bir müridi, Hermes getirmişti. Hermes rahipleri ile Tektanrılı din öğretisinin hakim olduğu Mısır’da, bu ekol niçin geriledi? Bunun cevabını, Mu ve At­lantis arasındaki savaşta aramak gerekiyor. Tufandan uzun zaman önce Atlantisliler, Nil Deltası’nda bir koloni kurunca, Mu’nun Hindistan kolu Nagalar da, bunu dengelemek ve stratejik önemi olan bu ülkenin tamamen Atlantis eline geçmesini engellemek için, Güney Mısır’da bir başka koloni kurdular. Tufan öncesinde, bu iki koloni ara­sında savaş, taraflardan herhangi birinin üstünlüğü olmaksı­zın devam etti. Ana kıtaların batmasından sonra da bu kolo­niler arasındaki savaş, bölgenin tufandan azlaca etkilenme­mesinden olacak, Firavun Menes dönemine kadar devam etti. Savaş, dini yozlaşmanın daha yoğun yaşandığı, güney­deki krallığın galibiyeti ile sona erdi. Tanrı Amon’a, Tanrı Ptah’a ve yanı sıra pek çok ikincil tanrıya inanan Güney Mı­sır dini, tüm ülkenin resmi dini olarak kabul edildi. Hermes rahipleri, yeraltına çekildiler ve öğretilerini de gizli olarak sürdürme kararı aldılar.

Atlantik inancında Ra, her şeyin ilk’i idi. Ken­di kendini yaratan da O idi. Mısırlılarda bu anlayış da ilkelleşmiş, RA’ya başka, ikinci derecede Tan­rılar yaratmak gibi işlemler yakıştırılmıştır. Atlantik dîninin esasını Kutsal Nur teşkil edi­yordu. Mısırlılar sonraları bunu yanlış bir an­lama getirecek kadar basitleştirdiler ve Güneş’e taptılar. Mu uygarlığından almış oldukları Ra is­mi de aslında Tek Tanrı’nın ifadesi olduğu halde, “Güneş Tanrı” anlamındaki Ra ismini kullanmaya baş­ladılar. Mu uygarlığında da Ra, ezoterik anlamı ile Nur Saçan, Işık Saçan’dı.

Atlantikliler Tek Tanrı’ya tapıyor ve Kutsal Nur’u Tanrı’nın sembolü olarak kabul ediyorlardı. Başlangıçta Mısırlılar da bu din görüşünü aynen benimsediler. Hiyeroglif yazıda Ra, iç içe iki daire halinde gösterilir. Bunlardan içteki halka, Güneş’i temsil eder. Işık kaynağı olarak, Güneş en göze gö­rünür sembol olduğu için Mısırlılar dar bir görüşle Güneş’i tanrılaştırma yoluna gitmişlerdir. Dıştaki halka ise, Kutsal Nur’un kaynağını, yani asıl tan­rıyı temsil eder.

Osiris, günümüzden 22 bin yıl önce Atlantis’teki, Mu Tektanrılı dininin kurucusuydu. Mu’da, kıtanın adı olan Mu’ya atfen Amun (Amon) olarak tanınan Yüce Tanrı’nın adı, Atlantis’te, kıtanın ismine uygun olanak Atun’a (Aton) dönüşmüştü. Mu kolonisi olan Yukarı Mısır’ın, Atlantis kolo­nisi olan Aşağı Mısır’ı işgali sonucu Amon, Aton’u yenmiş, Aton-Ra olarak kullanılan firavunların unvanları da, Amon­-Ra’ya dönüşmüştü.

III. Tutmes’i izleyen firavunlar zamanında, Mısır’da içten içe bir siyasal bunalım oluşur. Fethedilen Asya ülkelerinin kralcıkları arasında bir savaş patlak verir. Suriye’ye kuzeyden Hititler ilerlemektedir. Firavunun yöneticileri, elde yeterli güç olma­dığından, birbirlerine giren kralcıklara bir şey yapamazlar. Fira­vunlar da çok sayıda asker gönderemez durumdadırlar. Suri­ye’ye de asker yollayamazlar, çünkü ülke içinde hava gergindir.III. Amenofis’in saltanatının sonlarından başlayarak, toplumun çeşitli katları, pek etkili hale gelmiş Amon rahiplerine karşı hoş­nutsuzluklarını açıktan açığa belli ediyorlardı.

IV. Amenofis (İ.Ö. 1424-1388) muhalefetten yana oldu ve onun yardı­mıyla, hükümdarlık otoritesini, Amon rahipleriyle soy­luların baskısından kurtarmayı denedi. Bu soylular için, Amon tanrısı kültü önemli bir ideolojik dayanaktı. Firavu­na gelince, iktidarın yalnız siyasal bakımdan değil, dinsel yön­den de bütünlüğünü savunuyordu. Mısır ordusunda piyadeyi oluşturan özgür halk kitlesi ise, bu tasarısında destekliyordu onu; halk, kendi geleceğini düzeltmeyi umut ettiği gibi, soylula­rın ve rahiplerin ellerindeki mallara el konulmasının da hesabı içindeydi. IV. Amenofis, o günkü koşullarda, dinde bir reforma başvurmadan ulaşamazdı amacına.O yola başvurdu nitekim.

Firavun IV. Amenhotep (İ.Ö. 1379-1362) tahta çıkınca endine “Akhenaton”adını verip, Firavunluk makamının tüm geleneksel güçlerini, Mısır’ın eski dinsel törenlerini ve inançlarını yıkmak için harekete geçirdi.

Firavun, Amon’un karşısına, halk arasında pek tutulan gü­neş tanrısı Ra’yı çıkarmayı denedi önce. Kendini Ra’nın büyük rahibi atayıp, Teb’de onun onuruna bir tapınak yaptırmaya gi­rişti. Ancak, bu tanrının kültü, verimi pek az olan Heliopolis bölgesine bağlı olduğundan, hiçbir başarı kazanamadı. IV. Amenofis’i, tüm ruhban zümresi ve geleneksel tanrılar kültüyle bağlarını koparıp, güneş yuvarlağı Aton’u bütün Mısır’ın tek tanrısı olarak yüceltmeye götürdü bu. Bu kültü getirmenin ge­rekçesi olarak da, güneşin bütün dünyayı aydınlattığı ve ısıttığnı gösteriyordu. Hükümdarın kendisi de -Aton’a yararlı, onun hoşuna giden anlamında “Akhenaton” adını aldı; eski tapınakları kapattı ve bütün Mısır’da Aton için tapınaklar yaptırdı.Teb’i de bırakarak, eskisinin 300 kilometre kuzeyinde.-bugünkü Tell-Amarna’ya yakın bir yerde- yeni bir başkent yaptırdı ve burayı – Aton’un ufku anlamına – “Akhetaton” diye adlan­dırdı. Aton için asıl tapınak da orada yapıldı.Firavun da başrahibi oldu.

Firavun Amonhotep, kendisini, Aton’un peygamberi diye nitelendiriyordu. “Ank em Maat” , “Maat (hakikat, doğruluk ve adalet) içinde yaşamak” , Akhenaton’un ilkesi buydu.

Din politikasındaki bu ani dönüşüm, rahiplerin ve eski soy­luların direnişiyle karşılaştı. Firavunun mücadelesinde, pa­ralı askerlerden oluşan ordusu ile -laikleştirilen toprakların bir bölümünü elde etmiş bulunan – yeni soylulardı bağlaşıkları. Du­rumlarında bir düzelmeyi umut eden köylüler, yaşamlarının da­ha da kötüye gittiğini görmekte gecikmediler ve reformcudan yüz çevirdiler. Aton kültü ile sarayın korkunç giderleri hazineyi yiyip tüketiyordu; fetihlerin durmuş olması nedeniyle, ganimet ve yabancılara yükletilen vergilerin de kaynağı kurumuş olduğun­dan, köylüleri sömürme daha da yoğunlaşmıştı. Amon ve öteki tanrıların rahipleri, halkın hoşnutsuzluğunu körükleyip, tanrıla­rın gazabı, ülkeyi tehdit eden felâketler üstüne “kehanetler” ya­yıp duruyorlardı.

Akhenaton’un adı, halk arasında “Kafir Kral”a çıktı. Ölümünden hemen sonra yerine oğlu Smankare geç­tiyse de, Amon’un rahipleri, içine cinler girdiği iddiasıyla yeni firavunu beyninden ameliyat ettiler. Beyinciği çı­karılan Smankare kısa süre sonra öldü. Akhenaton’un fira­vunluğu döneminde Aton rahipleri olarak ortaya çıkan Osi­ris rahiplerinin büyük bölümü de çoktanrıcılar tarafından öl­dürüldü. Tahta geçen Akhenaton’un ikinci oğlu Tutankha­ton, henüz çok küçüktü ve Amon rahiplerinin baskısı ile adı­nı Tutankhamon olarak değiştirdi ve eski çoktanrılı dine dö­nüldü. Tutankhamon’un, çok genç yaştaki şaibeli ölümü ile Aton inancı tarihin tozlu yaprakları arasına katıldı. Hayatta kalan Osiris rahipleri, Aton adını kullanmaktan vazgeçerek, daha önce olduğu üzere, çoktanrılı dinin rahip­leri gibi görünmeyi sürdürdüler. Onlar, görünüşte Amon ra­hipleri, ancak gerçekte Tektanrılı kadim dinin savunucularıy­dı. Mısır’ın, Babil ve Pers istilalarına uğraması da, kardeşlik örgütünün faaliyetlerini, büyük bir gizlilik altında sürdürmek zorunda bıraktı. Hititler, Suriye’nin kuzeyini ele geçir­mişlerdi ve oradaki kralcıklar da birer ikişer Mısır’dan kopmuş­lardı.

Akhenaton’un ölümünden üç ya da dört yıl sonra, yerine geçen Tutankaton, Amon rahipleriyle uzlaşmak zorunda kaldı; Teb’e döndü ve adını da Tutankamon olarak değiştirdi. Karışık­lıklar onun ölümünden sonra da sürdü. Onlara son veren, eski soylu bir aileden gelen, Mısırlı general Horemheb oldu. Amon rahiplerinin yardımıyla tahta çıktı ve XIX. hanedanı kurdu. Horemheb, imparatorluğa barış getirmek için, sert önlemler aldı ve dinde tam bir restorasyona girişti. Akhenaton lânetlendi, adı ve Aton’un adı her yerden silindi; Akheton kenti boşaldı, terk edilmeye bırakıldı. Amon tapınakları mülklerini yeniden ele ge­çirdiler; eski tanrılar kültü tekrar kuruldu.

XIX. hanedanın çabaları, Mısır’ın Suriye’de, Filistin’de ve Nubya’nın güneyinde egemenliğini yeniden kurmak olmuştur. I. Seti ve II. Ramses, Filistin’de ve Suriye’de büyük savaşlar yaptılar. Yalnız Mısırlı birliklere değil, Libyalı ve Suriyeli paralı askerlere de dayanıyorlardı. Onların ücretini de, daha önceden birikmiş sınırsız buğday, altın ve gümüş stokundan ödüyorlardı. Ücretli ordu sistemine geçiş göstermektedir ki, Mısırlılar arasın­da asker bulmak güçleşmiştir ve emekçiler Firavunla rahiplerin iktidarına düşmanlıklarını belli etmektedirler.

I. Seti, Akhenaton zamanında Mısır’dan kopmuş olan Tyr’e yeniden boyun eğdirdi ve Suriye ile deniz ilişkisini kurdu; sonra da Filistin’in kuzeyini ve Lübnan bölgesini yeniden fethet­ti. Daha da kuzeye ilerlemeyi tasarlıyordu. Yerine geçen II. Ramses (İ.Ö. 1317-1251) bu tasarıyı gerçekleştirmeye kalktı. Aslında çetin bir işti bu; çünkü, bütün Suriye, güçlü ve sa­vaşçı bir hasmın, Hititlerin elinde bulunuyordu. II. Ramses’in ilk seferi başarısızlıkla sona erdi; ordusu Kadeş’te yenildi ve ken­disi bile esir düşmek üzereydi (İ.Ö. 1312). İkinci seferin sonucu daha mutlu oldu: Firavun, Oront’un yukarısına kadar çıktı ve orada tutundu. Bu arada, Hitit imparatorluğunda bir taht kavgası pat­lak vermişti; Hattusil’i II. Ramses’le bir antlaşmaya götürdü bu durum (İ.Ö. 1296). Bu antlaşmaya göre, taraflar, barış içinde yaşama­ya ve birinin saldırıya uğraması halinde karşılıklı yardımlaşmaya karar veriyorlardı. Antlaşma, Firavun’un bir Hititli prensesle ev­lenmesiyle de mühürlendi. Ancak, bu zafer, Mısır’ın Suriye üze­rindeki iktidarını sağlamadı. Suriye ve Filistinli kralcıkların baş­kaldırıları, II. Ramses’ten sonra gelenler zamanında da sürdü durdu; Arabistan’dan olduğu gibi, Ege adalarından da yeni istilâ dalgaları geliyordu. XII. yüzyılın ortalannda Suriye ile Filistin, Mısır’dan bütünüyle kop­tu.

II. Ramses’in ölümünden sonra Firavunun iktidarı Mısır’da da zayıfladı. Yalnız doğrudan mirasçısı Merneptah, otoritesini sürdürebildi ve Pelasgların saldırısını püskürtüp tahtını koruya­bildi.Ondan sonra ise, ülke, karışıklıkların ve anarşinin kucağına düştü: senyörler, nomlarda mutlak yetkili olarak hareket ediyorlardı. Beş yıl süren iç savaşlardan sonra, tahta Setnak çıktı. Setnak, XX. hanedanı kurdu. Bu hanedanın firavunları da, Amon kültünün politikasını izlediler ve Asya bölgesindeki ayrı­lıkçı hareketlerle -boşa çıkan- mücadelelerde bulundular. Bu devirde, eskinin o masalsı hâzineleri de suyunu çekmiştir; öyle zaman olmaktadır ki, angaryaya çağrılmış köylüler çalışma­yı reddetmektedirler; çünkü istediklerini alamamaktadırlar. Teb’de tapınak yapımlarında böyle durumlara rastlandı.Sonunda, açlığın ve haksızlıkların çileden çıkardığı köylüler başkaldırdılar. Firavunun iktidarı giderek zayıflıyordu; Amon rahibininki ise günden güne güçlenmekteydi. XX. hanedanının hü­küm sürdüğü yılların ortalarına doğru, Amon rahiplerinin 80.000 kölesi, büyük rahibin bir ordusu, yığınla görevlisi vardı. Başrahiplik de babadan oğula geçer olmuştu. Eskiden başrahip, ilke bakımından da olsa, kendini hükümdara bağlı duyardı; şim­di ise, doğrudan doğruya Amon’dan iktidarını aldığını ve hü­kümdardan bağımsız olduğunu düşünebilmektedir.

Her şeye rağmen Kuzey Mısır halkı, Osiris, İsis ve Horus üçlemesi ile Hermes’i unutmadı. Zaman içerisinde, bunların her biri, ayrı birer tanrı ya da tanrıça olarak, Mısır Tanrıları Panteonu’ndaki yerlerini aldılar. Yenilgiye kadar, Kuzey Mı­sır’da yönetici firavunlara, Osiris’in oğlu Horus unvanı sade­ce bir sembol olarak verilirken, bu dönemden sonra tüm Mısır firavunları, kendilerinde bir ilahi güç görmeye, birer tanrı olduklarına inanmaya başladılar.

Eski Ortadoğu’nun siyasal tarihi de, psikolojik tutumdaki bu değişmeyi destekledi. İ.Ö. 1100’den sonra Mısır, doğal savunma olanakları Asurluları bile durduran ve Perslerin Mısır üzerinde güvenilir bir denetim kurmalarını önleyen dar Nil Vadisi’ne geri çekildi. Kısacası, hem düşünce hem de davranış alanında dünyanın geri kalan bölümüne sırt çevirdi; bu tutumuyla da, eski siyasal ve kültürel kişiliğini Romalılar zamanına kadar koruyabildi.

Kaynaklar:
1- Giorgio A. Livraga- Teb, Kadim Mısır Uygarlığı.
2- Joel Levy- Kayıp Tarihler, Dünyanın En Ünlü Gizemlerinin Araştırılması.
3- Albert Champdor- Mısır’ın Ölüler Kitabı.
4- Ara Avedisyan- Evrende En Büyük Sır.
5-W. B. Crow- Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi.
6- Cihangir Gener- Ezoterik, Batıni Doktrinler Tarihi.
7- Paul Poupard- Dinler.
8- Köksal Çiftçi- Tek Tanrılı Dinlerde Resim ve Heykel Sorunu
9-Server Tanilli- Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş, İlk Çağ, Cilt I.
10- William H. McNeill- Dünya Tarihi.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER