Antik Mısır – Yunan İlişkisi -Orpheus Dini- Fisagor Öncesi

414
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

Mısır’da yüzyıllarca sürdürülen inisiyatik eğitimin dünya üzerinde birçok etkileri ve bu etkilerin çeşitli yansımaları olmuştur. Çünkü dünya üzerindeki birçok ülkeden kalkıp Mısır’a gelip inisiye edilen kişiler, daha sonra geldikleri ülkelere dönmüşler ve eğitildikleri merkeze ait bilgileri üstü örtülü bir şekilde kendi ülkelerinde dile getimıişlerdir. Böylelikle inisiyatik sırlar bilgisine ait gelenek, farklı yerlerde, farklı görünümler altında yeşerme imkânı bulmuştur. Bunların başında Antik Yunan Kültürü gelir.
“Sayılar evrene hükmeder…”
“KutsalMatematik” ve “Sayılar Bilimi”, Fisâgor tarafmdan işte tek bir cümleyle böyle ifade edilmişti… Evet… Antik Yunan Kültürü dendiğinde ilk akıllara gelen isim Fisagor’dur.
Fisagor gerçekten de. Yunan Kültürü’nde çok önemli bir basamak taşı oluşturmuştur. Ancak Fisagor’a gelmeden önce Yunanistan’da yaşananları kısaca hatırlayalım… Böylelikle Mısır Kültürü ile Yunan Kültürü’nün bağlantılarını çok daha iyi gözler önüne serme imkânını elde edebileceğimizi düşünüyorum…

FİSAGOR ÖNCESİ YUNANİSTAN
Dişil Ay İnisiyasyonu’nun dejenere edilmiş hali olan “Baküs” ile Eril Güneş İnisiyasyonu’nun dejenere edilmiş hali olan “Apollon” dinleri Yunanistan’da bir arada yaşatılmaklaydı. Bunlar bir arada yaşamaktan ziyade, birbirleriyle sürekli çekişen ve birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışan iki ayrı rahipler grubunun başını çektiği bir kaos ortamı içinde bulunmaktaydılar demek, aslında daha doğru olur.
İşte bu dönemde (M.Ö. 800 – 700) Apollon Rahipleri’nin en büyük merkezi Delf Mabedi’ydi. M.Ö. 700’lerde bu iki grup arasındaki sürtüşme ciddi kıyımlara kadar ulaşmıştı. Azınlıktaki Apollon taraftarları, çoğunluğu ellerinde bulunduran Baküs taraftarlarınca yokedilrae tehdidi altında bulunmaktaydılar. İşte bu ortamda Örfe, Delf Mabedi’nin bakire rahibelerinden birinin oğlu olarak dünyaya geldi. Bu mabbette görevli rahibelerin bakire olması zarureti vardı. Bu nedenle söz konusu rahibenin, Tanrı Apollon tarafından hamile kaldığı iddiası halk arasında dolaşmaya başlamıştı. Benzer fenomenler bilindiği gibi başka dinlerde ve başka toplumlarda da ortaya çıkmıştır.

Göksel Güçlerce hamile kalan bir bakire rahibeden doğduğu ileri sürülen Orfe’nin yaşamı tehlike altındaydı. Baküs taraftarlarının elinden kurtulmak için Örfe Yunanistan’dan kaçarak Mısır’a geldi ve Osiris Rahipleri’ne sığındı.Burada inisiye edilen ve Osiris Rahipleri arasında 20 yıl geçirerek “Sırlar Öğretisi”ni alan Orfe, Apolion Ögretisi’ni yeni baştan revize edip düzeltmek ve ona yeni bir çehre vermek
göreviyle Osiris Rahipleri’nce ülkesine geri gönderildi. Mısır’a geldiği döneme kadar Yunanistan’da Apollon’un Oğlu olarak isimlendiriliyordu. Orfe ismi Mısır’daki eğitimini tamamlayıp Yunanistan’a döndüğünde kendisine verildi. Anlamı “Şifalı lşık”. Bir zamanlar Osiris’in Atlantis’te yaptığı gibi, güçlü kişiliği ve bilgeliği sayesinde kısa sürede çevresine birçok yandaş topladı. Baküs Rahipleri’nin karşısına dikilecek kadar güçlenen Orfe taraftarları, halk üzerinde pozitif yönde büyük bir etki alanı yaratmayı başardılar. Orle kendi ekolünü kurarken eski Yunan inançlarını reddetmedi. Eski inançlardaki Zeus, Diyonizos gibi ilâhlara ezoterik anlamlar yükleyerek Apolion Kültü’nün içinde bunları eritme ve bütünleştirme yöntemine başvurdu. Bir zamanlar Delf Mabedi’nde yaşatılan Apolion Kültü,Örfe tarafından revize edilip dejenere olmuş yönlerinden arındırıldıktan sonra Diyonizos Kültü olarak da anılan bir ekol yine aynı mabette yaşatılmaya devam ettirildi. Böylelikle ortaya “Zeus” ve “Diyonizos Kültleri” ortaya çıktı.
Aslında Orfe’nin yaptığı yozlaşan eski inançlara ait sembollerin asıl anlamlarını kendi öğretisi içinde Yunan’a yeniden hatırlatmaktı.
Örfe kendi öğretisini halka açıklarken Mısırlı rahiplerin yöntemini kullandı ve sırları perdeleyerek aktardı. Böylece Yunan Mitolojisi’nin ana öğeleri oluşmuş oldu. Ve bunu yaparken dejenere olmuş Ay İnisiyasyonu’nun bir uzantısı olan ve o dönemler Yunanistan’da hakim öğreti halinde bulunan Baküs Dini’ne karşılık Diyonizos Kültü’nü etkin kıldı.Halk’ın Orfik Öğreti’den anladığıyla, bu öğretinin asıl sırları
hiçbir zaman aynı olmadı. Zaten aynı olmamasına bizzat Örfe özen göstermişti. Çünkü Mısırlılar’ın kuralı böyleydi ve o da kayıtsız şartsız bu kurala uymak zorunluluğundaydı. O da öyle yaptı..

Orfik Öğreti’nin halka açıklanan kısmının özeti şuydu:

Tanrısal Ruhlar’ın en büyüğü Zeus’tur. Diyonizos ise onun oğlu yani tezahür etmiş ilahi kelamıdır. Diyonizos yani Zeus’un tezahürü tüm insanların içinde gizlenmiş durumdadır. Bunu uyandırmak insana düşmek zorundadır. Diyonizos her insanın kalbinde uyanmayı beklemektedir. Bu neden Orfe halka ” Tanrılar bizde ölür, bizde dirilir” derdi. Bu sözünün ne anlama geldiğini ancak onun yakınındaki kısıtlı rahipler bilmekteydiler. Halk ise bu sözün altındaki gerçeği sadece küçük kırıntılarla sezinleyebilmekteydi. ” Evrensel İdare Mekanizması”nın hiyerarşik yapısını halka ” Tanrısal Hiyerarşi” sözüyle anlatan Orfe: gerçek Tanrı’nın tek , ancak ikincil Tanrılar’ın sonsuz sayıda ve çeşit çeşit olduklarını söylemişti. Orfik Öğreti’ye göre ” Yarı Tanrılar ( ikincil Tanrılar) kamil insan statüsüne erişerek yeniden doğuş zincirinden kurtulmuş ” İlahi Ruhlar” dır.

Kendini Bil
Bir zamanlar Delf Mabedi’nde yaşatılan Apollon Kültü, Oıfe tarafından revize edilip dejenere olmuş yönlerinden arındırıldıktan sonra, Diyonizos Kültü ile birlikte yine aynımabette yaşatılmaya devam ettirildi.
Orfe’nin Diyonizos’u inisiyeler arasında “Tanrısal Işık” olarak sembollcştirilmişti. Bu ışığa ulaşabilmek için insanın kendi içinde gizli olan bu ışığa ulaşması gerekmekteydi. Bunun yolu ise insanın kendi sırlarını tanımaktan yani kendini bilmekten geçmekteydi. Bu nedenden dolayı da mabedin kapısına iki sözcükten oluşan şifreli bir cümle yazılmıştı:

“Kendini Bil”
Daha sonraları bu söz, Sufiler arasında da yayılarak, “kendini bilmeyen Rabbi’ni bilemez” şeklinde Anadolu’da da kullanılmaya başlanmıştır…
Dört Dorik sütun üzerindeki üçgen bir çatıdan oluşan Delf Mabedi, sadece Ezoterik Öğreti’nin temellerini bünyesinde barındırmakla kalmamış, bu şekliyle de büyük bir sırrı içinde barındırdığını gelecek kuşaklara aktarmıştır. Çünkü mabedin üzerine inşa edildiği dört sütün, Mu İnisiyatik Kültürü’nün temelini oluşturduğu “Dört Büyük Kozmik Varedici Gücün” sembolleriydi. Bunlar Ruh Enerjisi, Zaman Enerjisi, Fizik Enerjisi ve Hayat Enerjisi’ydi. Dış halkaya ise bu sır: Ateş, Hava, Toprak ve Su sembollerine büründürülerek aktarılmıştır.
Bu dört sütün aynı zamanda insanoğlunun varolduğu fizik ortamı yani dünyayı, bir başka deyişle mikro kozmosu da temsil etmekteydi. Dört sütunun üzerindeki, ucu yukarı, yani İlâhiliğe dönük olan üçgen tavan ise, insanın ulaşmaya çalıştığı Tanrısallığın yani makro kozmosun sembolüydü. Dört ana sütun ve tepesindeki üçgen biçimli çatısı bulunan Delf Mabedi’nin içinde ateş yanan Altın bir kaseyi başlarıylatutan, birbirine spiral şeklinde sarih üç yılandan oluşan Bronz bir sütun bulunmaktaydıgetirilmiştir. Halen, üst kısmı kırılmış durumda, İstanbul’un Sultanahmet Meydanı’nda bulunmaktadır.
Örfe, Mısır’da öğrendiklerini aynen uygulamış kendi okulunu kurmuş ve kendi yandaşları arasından uygun gördüğü kişileri seçerek, onları sırlar öğretisine inisiye etmiştir. İşte o günleri zihnimizde daha iyi canlandırabilınek için gelin şimdi Delf Mabedi’nin içinde yaşananları hep birlikte izleyelim…

Delf Mabedi’nde İnisiyasyon
Rahipler meşalelerle aydınlatılmış sunağın çevresinde ilâhiler söyleyerek büyükçene bir halka oluşturacak şekilde sıralanmışlardı. Elinde kozalak başlı asası ve belinde ise ışıltılar saçan kristallerle bezenmiş, Altın’dan yapılmış bir kemer bulunan Örfe, üstüne giydiği beyaz keten elbisesiyle ağır ağır yürüyerek
rahiplerin oluşturduğu halkanın tam ortasına gelip, heyecandan rengi solmuş ve hayranlıktan titremeye başlamış bir halde kendisini bekleyen müridinin yanına oturmuştu…
Uzun bir süredir mabette eğitimi süren genç müride Delf in sırları az sonra Örfe tarafından rahiplerin huzurunda açıklanmaya başlayacaktı…
Meşalelerin aydınlattığı mabedin sunağında rahiplerin söylediği ilâhi, Orfe’nin yerini almasıyla bir anda kesilmiş ve herkes bundan sonra olup bitecekleri beklemeye başlamıştı…
Mabedin derinliklerinden gelen meditatif bir müziğin sesi, Orfe’nin sözleriyle tam aynı anda başlamış ve Orfe müridinin omuzuna elini atarak ilk sözlerine babacan bir tavırla şöyle başlamıştı:Hakikate ulaşabilmek için kendi iç aleminin derinliklerine gömül. Bedenini düşüncenin ateşiyle eritip yok et. Alev nasıl için için kemirdiği odundan ayrılıp serbestleşiyorsa, sen de maddeden aynı şeklide kopup serbestleş. Ruhun ancak bu takdirde Ezeli – Ebedi Sebeplere doğru yükselebilir.
Şimdi sana Delf’e ait ilk sırları örtülü bir şekilde ifşa edeceğim…
Bu sırların üzerindeki örtüyü açacak olan ben değilim. Bunu ancak sen yapabilirsen, mabedimizin sırlarına ulaşabileceksin. Önce şu yüce sırrı dinle:
Yer ile Gök evlidir. Ancak Gök ile Yer arasındaki bu İlâhi Aşkı, özel yol mensubu olmayan kişi bilemez.
Engin göklerde de, yeryüzünün derinliklerinde de Tek Olan Varlık hüküm sürmektedir. Bu varlık Zeus’tur.
Çok latif aşk ve sevgi de odur, kudretli kin de odur. O hem eril hem de dişil ateştir. Hem Zevc’dir, hem de Zevce. Hem ilâhi Ana, hem de ilâhi Baha’dır. O yüce bir Kral yüce bir mürşittir. Bazen sevgisiyle yeryüzünü kucaklar bazen de oklarıyla yeryüzünü vurur. Ama O’nun rahipleri olan bizler, onun özünü biliriz. Biz onun oklarından korunabiliriz ve hatta bazen onları yönlendirebiliriz bile.

Diyonizos ise O’nun Oğludur. Yani O’nun tezahür etmiş kelâmıdır. Bir zamanlar geldiği mekanı gökler ama şimdi yaşadığı mekanı ise yaşayan kalplerdir. O kalplerde uyuyan bir Tanrı’dır. Onu ancak özel yol mensupları uyandırabilir. Bunu sen de yapabilirsin…
Sen de bizlerden biri olabilirsin. Gönül gözünle tüm bu anlattıkları seyredebilir ve kavrayabilirsin. Bizler ruhların kurtarıcılarıyız. Mıknatıslar misali biz insanları cezbederiz. Tanrılar da bizi. Tanrılar bizde ölür, bizde dirilir.İşte tam bu sırada Orfe’nin önünde diz çökmüş ve ellerini gökyüzüne doğru kaldırmış, vecd hali içinde mürşidini dinleyen müridin yanına gelen bir rahip, müridin başına ellerini koyarak güçlü manyetik enerjilerini aktarırdı. Böylelikle müridin vecd halini daha derinleşmesine yardımcı olurdu.

Rahip ellerini müritten çekerken şunları söylerdi:
Söze dile sığmaz Zeus ile, her üç alemde de yani ölüm ötesi derinlikerde de, dijnyada da, göklerde de onun sırrını ifşa eden Diyonizos senin benliğini Tanrılar’ın ilmiyle doldursun. Bir süre sonra içine girmiş olduğu vecd halinden çıkan müritin çevresinde halka oluşturmuş bulunan rahipler, dönerek dans etmeye başlarlardı. Sırlar Ritüeli adı verilen bu ayinin sonunuda mürit sütünlu salondan çıkartılarak tek basma bir odaya alınarak birkaç saat dinlendirilirdi. Vecd halinden yeni çıktığı için buna ihtiyaç vardı. Gerekli olan dinlenme süresinin sonunda Orfe yine o kendisine has heybetiyle müridin odasına gelirdi. Mürit yaşadıkları ve hissettikleri ile ilgili kısa bir açıklama yaptıktan sonra sözü yine Örfe almaktaydı. – Buradan Tanrılar’a doğru uzanan yol diktir, çetindir, zorlu bir yoldur bu. Önce çiçekli bir patika gelir. Ardından aşılması imkansızmış gibi görünen dik bir yamaç, sonra da muazzam bir mekanın ortasında yer alan yıldırımlı kayalıklar. Görücünün ve Elçi’nin yeryüzündeki kaderi budur evladım… Sen ovadaki çiçekli
patikada yürü. Ötesini bırak. – Susuzluğumu giderdikçe hararetim daha da artmakta. Bana öğretmiş olduğun Tanrısal hiyerarşide yer alan varlıklan görmek mümkün mü? Onları bir gün görebilecek miyim?
– Evet ama beden gözlerinle değil. Gönül gözünle. Fakat şu anda sadece beden gözlerinle görmeyi biliyorsun. Vecd’deki derinleşmen yeterli gözükmüyor. Gönül özünü açabilmen için uzun süre çalışman gerek. Büyük ıstıraplara katlanman gerek. Bu zorlu yola girmeye kendini hazır hissediyor musun?…
Bu yolda ilerlemeyi seçip seçmemek tamamen müridin seçimine bırakılmaktaydı. Eğer bu zorlu yola girmeye mürit karar verirse, inisiyasyonun bir üst aşamasına geçilmekteydi ki, bu inisiyasyonun üçüncü ve son aşamasına karşılık gelmekteydi. Aynı zamanda bir sınav niteliği de taşıyan bu karşılıklı konuşma
sonucunda eğer mürit devam etme kararı alırsa, Örfe sözlerini şöyle bitirirdi.
– Madem ki istiyorsun, dinle öyleyse… Tesalya’daki sihirli Tampe Vadisi’nde özel yol mensubu olmayanlara yasak olan mistik bir mabet vardır. Özel yol ehline ve görücülere Diyonizos işteorada görünmektedir. Gelecek yıl seni orada düzenlenecek gizli ayine davet edeceğim. Orada sihirli bir uykuya dalacaksın, işte o sırada ben de senin gözlerini ilâhi Alem’e açacağım. Yeter ki, o güne kadar auran temiz kalabilsin. Aksi takdirde orada muhatap olacağın enerji karşısında felç geçirebilir hatta yaşamını dahi yitirebilirsin.
Mürit o gün gelinceye kadar mabette tam bir arınma çalışmasından geçirilmekte ve kendisine mabedin gizli kitapları okutturulmaktaydı.Sedir ağacından yapılmış sandıklarda saklanan bu kitaplar papirüs rulolarından oluşmaktaydı. Bunların bir kısmı Orfe’nin Mısır’dan getirdiği papiılis rulolarıydı. Diğerleri ise mabedin yazıcıları tarafından Fenike ve Yunan dillerinde yazılmış olan papirüs rulolarından oluşmaktaydı. Yunan dilinde bizzat Orfe’nin yazdığı kitaplar da mabedin kütüphanesinde bulunmaktaydı.

Orfe tarafmdan kaleme alındığı bilinen ama ne yazık ki günümüze kadar gelememiş olan bu kitaplar arasında şunlar yer almaktaydı:
Hermetik felsefe taşını konu alan ”Argonotikler”, kozmogoniyi işleyen “Demetreid”, teolojiyi içeren “Baküs’ün Kutsal Şarkıları”, Ayinsel sırlara yer veren “Ruhların Perdesi”, simyayı konu edinen “Dönüşümler Kitabı.”

Mabette aynca dünyanın fiziksel yapısı, atmosferi, ve bitkiler alemi ile ilgili de son derece önemli bilgiler içeren kitaplar bulunmaktaydı.
Tanrısal Düzeni Görmek
Az sonra Oıfe’nin Öğretisi’nde Diyonizos’u görmeyle ilgili anlatımlara yer vereceğiz. Ancak bu konuya girmeden önce bunun ne anlama geldiğini ortaya koymak istiyorum. Tanrıyı görmek demek en genel anlamıyla “Tanrısal Düzeni Farketmek” demektir.
Tanrıyı görmekle ilgili bir anlatım Tevrat’t da yer alır.  Bir zamanlar Sina Dağı’nda yaşanan bu olaydan Kur’an-ı Kerim’de de bahsedilmiştir:
Musa’ya tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca Musa: “Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım” dedi. Allah: “Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin” buyurdu. Rabi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: “Yarabbi,münezzehsin. Sana tevbe ettim, ben inanların ilkiyim” dedi.
(Araf Suresi: 7/143)

Orfe Öğretisi’nde Diyonizos’u, Musa’nın Öğretisi’nde ise Elohim’i görme isteği ezoterik bilgilere göre iki anlama sahiptir:
Birincisi: Görmek demek anlamak manasına gelir. Yani teorik olarak bu Evrensel İdare Mekanizması’na ait anlatılan unsurların ne anlama geldiğini tam olarak idrak etmek demektir.

İkincisi ise: Teorik olarak algılanan bu sırrın deneyimlenmesidir. Yani Örfe Öğretisi’nde Diyonizos ismiyle, Musa’nın Öğretisi’nde ise Elohim’le ifade edilen ruhsal idareci planla, doğrudan ruhsal irtibata girmek kastedilmektedir. Her ikisinde de bu irtibatın gerçekten de kurulmuş olduğunu bize sunulan anlatımlardan rahatlıkla anlayabiliyoruz.
Şimdi gelin Tampe Vadisi’nde yaşananların içine girip biz de o anları gözümüzde canlandıralım.

Diyonizos Bayramı

Gökyüzü ile kurulan ruhsal irtibatların gerçekleştirildiği özel günlere tüm inisiyatik çalışmalarda “Bayram Günü” denmiştir. Daha sonra bu sözcük dinsel literatürde de kullanılmıştır. Bu özel günler bizzat inisiyelerce tertip edilmekte ve bu günlerin birçoğuna, uzaktan izlemek kaydıyla halkın da katılmasına izin verilmekteydi. Böylelikle çekilen enerjiden herkesin yararlanması sağlanmaktaydı. Bu özel günlere katılan halk pasif bir şekilde sadece orada bulunmak suretiyle bu yüksek seviyeli süptil ruhsal enerjilerle adeta yıkanmakta ve bir anlamda şarj olmaktaydı. Bu enerjilerle muhatap olmak herkes üzerinde anndırıcı ve şuuru yükseltici etkilerde bulunmaktaydı.
Diyonizos Bayramları adı altında düzenlenen ve adeta bir şöleni anımsatan ayinsel ritüellerde de gerçekleştirilen buydu. Fakat Tampe Vadisi’nde düzenlenen ayine sadece özel yol mensupları dahil olabilmekteydi. Özel yol mensuplarının haricinde hiç bir kimsenin buraya gelmesine izin verilmezdi.
Çünkü burada diğer bayramlarla karşılaştırılamayacak derecede çok yüksek seviyeli enerjilerin odaklanması söz konusuydu. Bu enerjilere aurası müsait olmayanların dayanabilmesi mümkün olmadığı için böyle bir kısıtlamaya gidilme zorunluluğıı bulunmaktaydı.

Orfe’nin müridine: “Yeter ki, o güne kadar auran temiz, kalabilsin. Aksi takdirde orada muhatap olacağın enerji karşısında felç geçirebilir hatta yaşammı dahi yitirebilirsin.” demesinin nedeni işte bundan dolayıydı.
Orfe’nin dediği gibi eğer mürit aurasını o güne kadar yeteri kadar temiz tutabildiyse, mabetteki bir rahibin eşliğinde ayinin gerçekleştirileceği vadiye getirilirdi.
Bundan sonrasını gelin yine hep birlikte izleyelim…

Tampe Vadisi’nde Yaşananlar
Mürit rahiple birlikte gecenin karanlığında ilerlerken, önünü zar zor görebilecek bir yolda ilerleyerek vadiye doğru yol almaktaydı… Her iki yanında yüksek sivri kayalıkların bulunduğu dar ve derin bir boğazdan geçip genişçe bir vadiye ulaştıklarında, uzaktaki bazı patikalardan tüm vadiye yayılan birkaç ışığın belirdiğini gördüler. Garip bir ışıktı bu. Gözleri kamaştırmayan sımsıcacık ışık dalgaları vadiye adeta akıp durmakta ve geçtikleri yeri aydınlatmaktaydı. Ağaçların arasında oraya buraya gidip gelen ışıklar bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Sadece olup biteni sanki bir rüya alemindeymiş gibi seyretmekte olan müride bu konudaki açıklama yanındaki rahipten gelmişti:

– “Bunlar özel yol mensupları, demek ki yürüyüşe geçmişler.
Her grubun meşaleli bir rehberi vardır. Biz de onları izleyeceğiz.” Mürit her grubun başındaki meşaleli rehberlerinin buışıklan saçtığnı anlamıştı ama bu yayılan ışığın bilinen bir meşaleden değil de, o grubun rehberinin aurasından yayıldığını daha sonra anlayacaktı. Nitekim gördüğü ışığın yapısı daha önce gördüğü meşale ışıklarına benzemediğinin farkındaydı. Ortada garip bir şeylerin döndüğünü ilk işte o zaman hissetmeye başlamıştı.
Sağındaki ve solundaki patika yollardan birçok grubun  aynı yöne doğru ilerlemekteydi. Sonunda tek bir yolda birleşen gruplar Tampe Vadisi’nde toplandıklarında, sadece Delf Mabedi’nin rahiplerinin değil tanımadığı birçok grubun burada yer aldıklarını gören mürit bunların kimler olduklarını sormuştu.

Belli ki buraya başka inisiyatik gruplar da gelmişti…
– “Burada gördüğün herkes bu akşam Diyonizos Sırlan’na inisiye olmaya gelmiş bulunuyor. Burada kimse kimsenin adını bilmez. Aksine herkes kendi adını unutur. Çünkü özel yol mensupları kendilerine tahsis edilmiş olan alana girmeden önce, kirli çamaşırların atıp yıkandıkları ve ardından da temiz keten elbise
giydikleri anda asıl adlannı atıp yerine bir yenisini edinmektedirler. Bu insanlar yedi gün yedi gece boyunca değişime uğrayıp yeni bir yaşama geçmek için buraya gelmiş bulunuyorlar.”  Demek ki, burada tam yedi gece kalacaktı… Bu kendisine daha önce söylenmemişti. O bir gecelik bir ayine katılıp  geri döneceklerini zannediyordu!… Artık büyük bir değişimin  eşiğinde olduğunu çok iyi anlamıştı. Bunun şimdiye kadar katıldığı ayinlere hiç benzemediği ortadaydı. Bunu farkettiği an, içinin ürpermesine engel olamamıştı. Acaba kendisini burada neler bekliyordu?!… Tam bu düşünceler peşpeşe zihninden akıp gitmekteydi ki, havanın yavaş yavaş ağırmaya başladığını farketti. Artık büyük korteje katılan küçük gruplar çok daha iyi ışıklan saçtığnı anlamıştı ama bu yayılan ışığın bilinen bir meşaleden  değil de, o grubun rehberinin aurasından yayıldığını daha sonra anlayacaktı. Nitekim gördüğü ışığın yapısı daha
önce gördüğü meşale ışıklarına benzemediğinin farkındaydı. Ortada garip bir şeylerin döndüğünü ilk işte o zaman hissetmeye başlamıştı. Sağındaki ve solundaki patika yollardan birçok grubun aynı yöne doğru ilerlemekteydi. Sonunda tek bir yolda birleşen gruplar Tampe Vadisi’nde toplandıklarında, sadece Delf
Mabedi’nin rahiplerinin değil tanımadığı birçok grubun burada yer aldıklarını gören mürit bunların kimler olduklarını sormuştu. Belli ki buraya başka inisiyatik gruplar da gelmişti…
– “Burada gördüğün herkes bu akşam Diyonizos Sırlan’na inisiye olmaya gelmiş bulunuyor. Burada kimse kimsenin adını bilmez. Aksine herkes kendi adını unutur. Çünkü özel yol mensupları kendilerine tahsis edilmiş olan alana girmeden önce, kirli çamaşırlarını atıp yıkandıkları ve ardından da temiz keten elbise
giydikleri anda asıl adlannı atıp yerine bir yenisini edinmektedirler. Bu insanlar yedi gün yedi gece boyunca değişime uğrayıp yeni bir yaşama geçmek için buraya gelmiş bulunuyorlar.”
Demek ki, burada tam yedi gece kalacaktı… Bu kendisine daha önce söylenmemişti. O bir gecelik bir ayine katılıp geri döneceklerini zannediyordu!… Artık büyük bir değişimin eşiğinde olduğunu çok iyi anlamıştı. Bunun şimdiye kadar katıldığı ayinlere hiç benzemediği ortadaydı. Bunu farkettiği an, içinin ürpermesine engel olamamıştı. Acaba kendisini burada neler bekliyordu?!… Tam bu düşünceler peşpeşe zihninden akıp gitmekteydi ki, havanın yavaş yavaş ağırmaya başladığını farketti. Artık büyük korteje katılan küçük gruplar çok daha iyi anda başlarınızın üzerine yansıtmaya başladığım ışık, Diyonizos’un arı ışığıdır. İnisiyelerin yüce güneşidir. Bu güneş ruhlarınızı derinliklerinde ışıldamaya başlayacak. Çünkü bu yolda
sarfettiğiniz çabalarınızla bu yıkanmayı hakkettiniz. Bu size sunulan bir ayrıcalık ve rahmettir, Uzun bir karanlık yaşamlar dizisinden sonra bir gün bu ıstıraplı tekrardoğuşlar çemberinden kurtulacak ve hep birlikte Diyonizos’un ışığında tek bir beden ve tek bir ruh olacaksınız. Dünya’da bize rehberlik eden İlâhi Kıvılcım içimizde bulunmaktadır. O mabette meşale, gökte yıldız haline gelir. Göklerin enginlikleri burada size ayan beyan olacaktır. Muhatap olmaya başladığınız Diyonizos’un ışığı astralinizdeki tüm tortuları temizleyecek ve böylelikle herbirinizin gönül gözü açılacaktır. Bu gerçekten de size sunulan büyük bir ayrıcalıktır. Buraya arınmak için gelen ey özel yol mensupları… Arınmakla neyi elde etmiş olacağız? Evet.., Bu sorunun cevabını artık hepinizin bilmesini istiyorum.Ruhlar ışıklı aleme döndüklerinde astral bedenlerinin üzerinde geçmiş yaşamlarının tüm hatalarını lekeler halinde taşımaktadırlar. Onları silip atmak yani kefaretlerini ödemek için dünyaya  tekrar doğmak zorunda kalmaktadırlar. Ancak annmışlar Diyonizos’un güneşine gitmektedirler. İşte arınmakla elde edilecek olan budur. Diyonizos’un ışığını üzerinize saçtığı şu an size diyorum ki, seviniz, çünkü her şey sevmektedir. Yeraltındaki Tanrılar da göklerdeki Tanrılar da… Seviniz. Ama karanlığı değil, ışığı seviniz.
Şimdi Diyonizos’u daha da güçlü bir şekilde ışığını sizlere ulaştırması için davet ediyorum. Kendinizi ona teslim ediniz. Ve Evohe’yi terennüm ediniz…
Bunun üzerine mabedin avlusunun dört bir yanında hazır bulunanlar hep bir ağızdan “Evohe!” diye haykırmaya başlamışlardı.

– “Evohe!”, “Evohe!”, “Evohe!”
Yüzlerce kişi tarafından aynı anda haykırılan bu çığlık vadiye dalga dalga yayılmış ve kayalıklarda yankılanmaya başlamıştı. Ve vadinin çevresinde koyunlarını otlatmakta olan çobanlar da bu çığlığa, -ne anlama geldiğini bilmeseler de- içleri ürpererek cevap vermişlerdi:
– “Evohe!”
Şifrelendirilen “Gizli Kod”
Örfe ve taraftarlarının etkisi tüm Yunanistan’a dalga dalga yayılırken, belli bir süre sonra “Evohe” sözcüğü Orfeik İnisiyasyon’un gizli parolası haline geldi. Kutsal ayinlerde ve bayramlarda Evohe sözcüğü, yüzlerce
katılan tarafından bir slogan gibi hepbir ağızdan haykırılmaya başlanmıştı…
– “Evohe…, Evohe…, Evohe…”
Bu haykırışlar, adeta yeri göğü inletiyordu. Neyi ifade ettiği sadece Orfe’nin gizli inisiyasyonundan geçenlerce bilinen bu şifreli sözcük, halk tarafından Orfe’nin Öğretisi’nin bir sembolü olarak benimsenmişti. Ne anlama geldiğini tam olarak bilmese de, bu sözcüğü tekrarlamak halk için Orfe’ye
bir bağlılık ifadesi olarak görülmekteydi. Bu aslında Mısır’a ait kodlanmış şifreli hecelerden oluşan bir sözcüktü. 

Bu sözcüğü oluşturan hecelerin Mısır’daki orijinal telaffuzu “He vau he” şeklindeydi. Ayrıca Mısır’da bu sözcüğün başına bir de “lod” hecesi eklenmişti.

Yani tam sözcük şu şekildeydi: “lod + He Vau He”
Bu şifreli söz Mısır’ın, Orta Doğu’nun, Fenike’nin, Anadolu’nun ve Yunan’ın tüm inisiyelerine ait kutsal bir haykırış şekliydi, “lod He Vau He” şeklinde telaffuz edilen dört kutsal harf, Tanrı’nın varoluşu ezelden beri içten ve dıştan sarıp sarmalamış olduğunu temsil etmekteydi. Bu harfler varoluşun bütününü, yani evrenin tümünü kucaklamaktaydı. Mısır’da “lod” Osiris’e karşılık kullanılmış bir kodlamaydı. Her yerde ve her şeyde bulunan Ezeli-Ebedi Eril enerjiyi sembolize etmekteydi.
“He Vau He ” ise görünen ve görünmeyen formuyla.

Ezeli-Ebedi Dişil enerjiyi ifade etmekteydi. Bu da İsis’e karşılık gelmekteydi. Mısır’da ‘”lod + He Vau He” şeklinde telaffuz edilen bu şifreli kodlanmış sözcük, Orfe’nin Öğretisi’nde “Evohe” halini almıştı.

Yani Örfe “lod + He Vau He” kalıbının içinden sadece “He Vau He” kodunu kullanmıştır ki, bu da İsis İnisiyasyonu’na karşılık gelmekleydi. Bu da aynı zamanda, Orfe’nin Mısır’daki geçtiği eğitimin derecesini göstermekteydi. Mısır mabetlerinin derinliklerinde “He Vau He” şeklinde telaffuz edilen bu şifreli sözcük. Örfe taraftarlarınca küçük bir ses uyumuna uğratılmış ve ortaya “‘Evohe” çıkmıştır:

evohe

Görüldüğü gibi Mısır’da “lod + He Vau He” şeklinde telaffuz edilen kodlanmış bu sözcükten uyarlanan bir şifrey Örfe kendi öğretisinin sembolü haline getirmiştir. Bu kodlamada gizlenen gerçek, öğretisinin aslında İsis İnisiyasyonu’nun perdelenmiş bir şekli olduğuydu.
Aynı kodlama Musa Peygamber tarafından da kullanılmıştır. Türkçemize Yahova olarak geçen Tevrat’taki bu sözcüğün îbranice’deki karşılığı IEVE’dir.
Burada I: Osiris’e, EVE: İsis’e karşılık gelir.
Birleştirilmiş IEVE ise, Osiris-İsis İnisiyasyonları’na ve aynı zamanda varoluşun iki kutsal kutbuna karşılık gelir.
Biz tekrar Gizli Diyonizos Mabedin geri dönelim…

İnisiyatik Sırların Açıklanması
Gizli Diyonizos Mabedi’nde Yedi gün yedi gece süren astral yıkanmanın yanı sıra, mabede gelen özel yol mensuplarına öğretiye ait gizli sırlar, bizzat Örfe tarafından mabedin yeraltındaki gizli odalarda aktarılmaktaydı: Yaradan bir ve tektir. Her yerde onun kudreti hükümrandır Ama Tanrılar sonsuz sayıda ve çeşittedirler. Uluhiyet ezeli-ebedı ve sonsuz-sınırsızdır. Yerkürelerin ve yıldızların kendi idareci ruhları vardır. Bu ruhların hepsi Zeus’un semavi ateşinden ve ilk ışıktan hasıl olmuşlardır. Gerçek mahiyetine vakıf olunamaz ve şaşmaz değişmez nitelikli olan bu yarı şuurlu ruhlar, düzenli faaliyetleriyle
yüce bütünü yönetmektedirler. Bunlara yarı Tanrılar ya da ışık salan ruhlar da diyebilirsin. Bunlar bir zamanlar insan iken, alemler skalasından basamak basamak aşağılara inip, sonra da siklustan siklusa şanları ve şerefleriyle sıçraya sıçraya tekrar yukarılara tırmanmış ve böylece tekrar doğuş zaruretinden kurtulmuş olan İlâhi Ruhlar’dır.
Onlar daha geri düzeyli varlık gruplarına kumanda etmekte, dünyaları yönetmektedirler. Uzaktan veya yakından bizi sarıp sarmalamış bulunan ancak özleri bakımından ölümsüz olmalarına rağmen, daima halklara, zamana ve bölgelere göre değişiklik arz eden kisvelere bürünmektedirler. Onları inkâr eden inançsız kişi neyi inkâr ettiğinin farkında değildir. İnançlı kişi de bilmeden tanımadan aslında onlara ibadet etmektedir. Ancak inisiyelere gelince… Inisiyeler onları kendilerine cezbetmekte ve görmektedir.
Dipsiz derinliklerdeki karanlık güçleri alt etmek ve engin göğün yer ile evlenmesini sağlamak ve bu sayede yerkürenin ilâhi sesi dinlemesini mümkün kılmak için tüm ömrümü harcadım. Eğer onları bulmak için bu kadar uğraştıysam, eğer ölüme meydan okuduysam, eğer ölüm ötesi mekâna gittiysem hepsi bunun içindi…
Yerin Gökle evlenebilmesi için yerin bu evliliğe hazırlanması gerekir, Bu adeta bir akort işi gibidir. Buraya gelen siz özel yol mensupları, burada akort edilecek ve gökyüzü ile yeryüzünün evliliğine şahit olacaksınız.
İnisiyatik sırların aktarılışını çok özel ve çok gizli ayinler takip etmekte ve bu ayinlerde, yukarıda sözü edilen gökyüzünün “Işık Ruhtan” mabede davet edilmekteydi.Bu, inisiyatik bilgilendirmenin ve astral yıkanmanın en önemli anlarını oluşturmaktaydı. Ancak bu ayine mabede gelenler arasından bizzat Orfe’nin seçtiği sadece 10-1.5 kişi dahil edilmekteydi.

Bundan sonrasını yine birlikte takip edelim:
Örfe ilk olarak daha önce söz verdiği müridini çağırarak yeraltında özenle hazırlanmış bulunan ve ilk bakışta bir mezara benzeyen oyuğa uzanmasını istemişti. – Şimdi mistik bir deneyim yaşayacak ve Tanrıları sen de görebileceksin. Şu kayanın içine oyulmuş boşluğa uzan… Hiç bir şeyden korkma… Az sonra sana daha evvel söylemiş olduğum sihirli bir uykuya dalacaksın. Önce bir titreyeceksin. Ardından feci şeyler göreceksin. Ama daha sonra duyularını ve iç varlığını tatlı bir ışık duyulmadık işitilmedik bir mutluluk kaplayacak. Mürit kendisine söylendiği gibi oyulmuş kayanın içine uzanmış ve bundan sonra olacaklara, kendisini teslim etmişti. Bu sırada Örfe odadaki ateşin içine bazı kokular atmış ve elindeki asasını odada bulunan sfenksin yanına yaklastırarak etkileyici bir ses tonuyla ruhsal irtibat ayinine başlamıştı:
Kibele… Kibele… Ey yüce ana… Sesime kulak ver… Senin şimşekler çaktıran ışıklı hizmetkârlarını davet ediyorum. Ey evrensel ruh. Ey sinesinde ezeli-ebedi simgeleri saklı bulunduran Dünyaların yüce anası. Ey kadim Kibele… Gel… Gel… Sihirli Asam’ın ve “Semavi Varlıklarla ittifakın yüzü suyu hürmetine gel. Şu mağarayı ışığınla doldur. Gel ve yanımda duran evladına dünyanın ve göklerin ruhsal varlıklarını göster.

Orfe’nin insanın tüylerini ürpertici bu sözlerinin ardından birkaç dakika geçmişti ki, derinliklerinde bulundukları dağ zangır zangır titremeye başlamıştı… Tam bu sırada müridin vücudundan önce soğuk bir ter boşalmış ve çevresini sarmaya başlayan garip bir sis perdesinin içinde kaybolmaya başlamıştı. Orfe’nin söyledigi sihirli uykuya yani transa işte böyle geçmişti. Bu transı sırasmda tekrardoğuş çarkında sıkışan ruhların ıstıraplarını ve daha sonra bu girdaptan kurtuluşlarını görmüş sonrasında ise, bu düzenin yönetici ruhları ile konuşma imkânını elde ettikten sonra uyandığında kelimenin tam anlamıyla sanki bambaşka biri olmuştu. Görünmeyen dünyanın kapıları kendisine açılmış ve gönül gözüyle bunları görmenin ötesinde, adeta bunların içinde yaşayarak, varoluşun büyük bir gizine şahit olmuştu. Transtan çıkarken ilk hissettiği şey, büyük bir ağırlığın kendisini sarmaya başladığıydı. Gözlerini açtığında karşısında Orfe’nin gülümseyen yüzüyle karşılaştığında ilk sözü “ben nerdeyim” olmuştu… Orfe, sihirli uykudan uyandığını ve artık mağrada bulunduğunu söylediğinde “ey sevgili mürşidim, bana neler oldu böyle” diye sordu. Buna Orfe’nin son derece kısa bir cevabı vardı:
– Inisiyasyonun tacına nail oldun. Sen de artık bizlerden birisin. Mabedin Gizli Yeraltı Odaları Gizli Diyonizos Mabedi’ne geldiklerinde kendilerini karşılayan ve daha sonra da mabette sık sık gördükleri, yeşil kıyafetli çevrelerine ışıklar saçan oniki rahip kimdi? Bu konu hakkında hiç bir yerde bir bilgiye rastlanamamıştır. Ancak bu gizemli mabedin yer altına açılan bir kapısının bulunduğu bilinmektedir. Bu açılan kapıdan uzanan yeraltı galerileri, dağların derinliklerine doğru uzanmaktaydı. Bu galerilerle ilgili
de bilgilerimiz son derece kısıtlıdır. Bildiğimiz tek şey Orfe’nin zaman zaman bu galerilere yeşil cüppeli rahipler eşliğinde girip çıktığıdır. Elimizdeki kısıtlı da olsa bu bilgiler. Gizli Diyonizos Mabedi’nin büyük bir olasılıkla, Agarta Yeraltı Uygarlığı ile irtibatlı bir mekan olduğunu göstermektedir.

Orfe’nin Ölümü ve Sırlar Öğretisi’ne Büyük Darbe
Mısır İnisiyasyonu ile başlayıp bunun çevre ülkelere olan yansıması dalga dalga yayılırken ,bir taraftan da içine girilmiş olunan Demir Çağ’ın bir zarureti olarak yıpratıcı ve dejenere edici koşullar da iyice artmaya başlamıştı… Bundan Orfe’nin ülkesi Yunan da nasibini alıyor ve negatif unsurlar güçlerini artırıcı ortamı kolaylıkla bulabiliyorlardı.

Yine o günlere geri dönüyoruz…
Gecenin zifiri karanlığını, düşen yıldırımlar aydınlattığında, Jüpiter mabedi tüm heybetiyle ortaya çıkıyor sonra yine karanlıklar arasında kayboluyordu… Fırtına gittikçe etkisini yükseltmekte ve mabedin pencerelerinde büyük uğultular kopartarak esmekteydi. Olacakların sanki bir ön işareti gibi gökyüzünden
yıldırımlar her düşüşünde mabedin temelleri sallanıyordu. Zeus rahipleri sunağın kubbeli bir mahzeninde toplanmışlar ve yarım daire oluşturacak şekilde bronz koltukların üzerinde oturmuşlardı. Örfe ise sanki sorguya çekilecek bir sanıkmış gibi onlarm tam orta yerinde ayakta durmaktaydı. Benzi her zamankinden daha solgun ama gözlerinden aynı ateş çevresine yayılıyordu. Rahiplerin en yaşlısı, yargıçları andıran bir tarzda sesini ciddi bir edayla yükselterek şunları söylemeye başlamıştı:

– “Ey Apollon’un Oğlu Örfe… Seni büyük rahip ve kral diye adlandırıp sana Tanrı Oğulları ‘nın mistik asasını verdik.Buz ülkedeki Jüpiter ve Apollon mabetlerini sen yücelttin. Sır gecelerinde Diyonizos’un ilâhi güneşini sen ışıldattın.”
“Ama bizi şu an tehdit eden şeyden haberin var mı?…”
“Sen ki korkunç sırları bilirsin. Sen ki bize kaç kez geleceği okumuşsundur Sen ki müritlerine hayal halinde görünerek uzak mesafelerden onlara hitap etmişsindir Ama galiba şu anda başında dönenleri bilmiyorsun.”
“Şu lanetli rahibeler, Bakantlar kara majiye dayalı dinlerini yeniden güçlendirmek için harekete geçtiler. Kandırdıkları bin Trakyalı ellerindeki meşalelerle mabedimizin bulunduğu dağın eleklerinde mevzilenmiş bulunuyorlar. Bu kara cüppeli karanlığın rahibelerinin tahriklerine kapılmış bin kişi yarın mabedimize saldıracaklar. Tüm bu olup bitenlere ne diyeceksin?…”
Örfe bu soruya son derece sakin ve alçak bir ses tonuyla:
‘Hepsini biliyorum… Bütün bunların olması şarttı!…” diyerek cevap vermişti. Ama heyecana kapılmış rahip için bu cevap yeterli değildi:
– “Madem biliyordun niçin bizi savunmak için bir şey yapmadın?”
Örfe aynı sakinlikle dinliyor ve aynı sakinlikle cevaplıyordu:
– “Şu an en zor anınızda sizinle birlikte değil miyim ki, bana bunu soruyorsunuz?!…”

Rahiplerin arasındaki bir diğer ihtiyar kendisini tutamayıp söze atılmış ve şunları söylemişti:
– “Evet geldin ama çok geç… Şimdi onları .Jüpiter’in yıldırımlarıyla mı, yoksa Apollon ‘un oklarıyla mı püskürteceksin?
Neden çevre kentlerdeki sana bağlı müritlerini yardıma  çağırmıyorsun: ?’
Orte’nin ses tonu yavaş yavaş yükselmeye başlannştı:
– “Tanrılar silahla değil, kelâmla savunulur!… Alt edilmesi gerekenler Bakantlar’dır. Onlara tek başıma karşı çıkacağım. Endişeniz olmasın. Şu anda içinde bulunduğumuz mabede hiçbir yabancı giremeyecek. Kan dökücü kara maji ehli rahibelerin saltanatı yarın sona erecek. Kara cüppelilerin karşısında tir tir titreyen sizler şunu iyi bilin ki, Göksel ve Güneşsel Tanrılar muzaffer olacaklardır.'”
Bu sözlerini tam bitirmişti ki, seri bir hareketle ihtiyar rahibe dönerek yüksek bir ses tonuyla sözlerini şöyle noktaladı:
– ‘Benden şüphe eden ihtiyar… Sana gelince… Büyük rahip asası ile Başrahip tacını sana bırakıyorum…”
Bu söz üzerine ihtiyar büyük bir kaygıya kapılmıştı. Titrek bir sesle: “Ne yapmayı düşünüyorsun” diye sordu. Orfe’nin cevabı bir anda mabedin duvarlarında patlarcasına yankılandı:
– “Tanrılar’a kavuşacağım!… Hoşça kalın!…”
Koltuklarının üzerinde şaşkınlık içinde donup kalan rahiplerin yanından ayrılıp avluya çıktı… İlk işi Delfli müridinii bulmak oldu…
– “Haydi bakalım… Trakyalılar’in karargahına gidiyorum… Düşpeşime…”

Meşe ağaçlarının altında yürümeye başladıklarında Örfe sadık müridine son sözlerini söylemeye başlamıştı:
– “Seni sırların sırayla yüz yüze getirdim… Taunlar sana hitap etti. Böylelikle onları görmüş oldun. Onlan sen de duydun. Bu Dünya’daki son saatim yaklaştı. Az sonra olacaklara kendini hazırla…”
– “Mürşidim!… Sana itaat ediyorum!… Ve seni dinliyorum…”
– “Ruhun göğün evlâdı olduğunu artık net bir şekilde biliyorsun. Kökenini de gördün bu dünyadan sonra gideceğin yeri de…
Kendininin kim olduğunu yaşarken hatırladın… Sen de biliyorsun ki, ruh bedene bağlanınca yukarının tesirlerini çok az nisbette alabilmektedir. Ama senin için durum farklı. Sen yeryüzünde gökyüzü ile birlikte yaşayabilmektesin.”
“Ben bir Apollon rahibesinden doğdum. İlk eğitimimi de burda aldım. Keten elbiseyi giydiğim ilk günden bugüne kadar kendimi yüce inisiyasyona ve münzevi yaşama adadım. Majiye nüfuz edişim, gizli mağaralardaki, piramitlerin derin kuyularında ve Mısır mabetlerindeki serüvenim hep bu aşkımdan dolayıydı. Tüm hayatımı ölümün içindeki gizlenmiş yaşamı anlamak için geçirdim. Bu süre içinde dünya bana dipsiz derinliklerini, gök ise ışıl ışıl mabetlerini bana sundu. Ayrıca İsis ve Osiris rahipleri de bana
sırlarını ifşa etmişlerdi. Jüpiter’in ve Apollon’un kelâmlarını ‘ anlamamda onların büyük yardımları olmuştu.”
“Artık ölümün içinde gizlenmiş yaşama adım atmak üzereyim. Artık sana anlatacaklarım burada sona eriyor. Göğe yükselmeden önce yeraltı alemine inmem gerekiyor.”

Bu onun müridine aktardığı son inisiyatik bilgilerdi…

Yeraltı aleminden kastettiği spatyomun alt seviyeleridir. Muhammed Peygamber de bunu kabir azabı olarak dile getirmiştir. Çünkü nasıl ki ruh varlığı en süptilinden en kabasına kadar kendi ışığını karartarak yeryüzüne inebiliyorsa, yukarıya çıkış serüveni de en kabasından başlamak zorundaydı. Daha sonra Örfe sadık müridiyle birlikte Trakyalılar’ın karargahına vardığında henüz daha hava aydınlanmamıştı. Nöbet
tutan bir askerin yanına yaklaştıklarında Örfe yüksek sesle şöyle demişti:
– “Ben Jüpiter’in elçisiyim. Reislerini çağır. Buraya gelsinler”
Nöbetçi gözlerine inanamamıştı. Peşlerine düştükleri rahip, ayaklarına gelmişti… Hem de kendi karargahlarının tam Oltasına!… Nöbetçinin uyarısıyla bir anda tüm karargah ayaklanmış ve Orfe’nin çevresini sarmışlardı. Örfe çevresindekileri hayretler içinde bırakacak kadar kendisine güvenli ve bir o kadar da sevecen bir konuşma üslubuyla sözlerine başladığında, çevresini saran kalabalık olup biten karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
– “Trakya’nın kralları, reisleri ve savaşçıları size sesleniyorum. Işık Oğullan ile savaşmaktan vazgeçin. Jüpiter’in ve Apollon’un kutsiyetini kabul edin. Şu anda ağzımdan size, Göğün Tanrıları hitap ediyor.”
Tam o sırada ruhsal bir bağlantı içinde bir konuşma yaptığını anladığımız Orfe’nin sözleri o denli etkili olmuştu ki, tüm askerler adeta hipnoza girmiş gibi oldukları yerde donup kalmış ve büyük bir hayranlıkla kendisini dinlemeye başlamışlardı. Örfe kendisinden yayılan tesirlerle bir anda tüm karargahı etkisi altına almıştı.

Olup bitenleri uzaktan izleyen kara majisyen Aglaonis kendi yarattığı negatif enerjilerin dağılmaya başladığını ve artık topluluğu etkisi altına alamayacağını farkettiği için yanındaki dört beş kişi ile birlikte derhal Orfe’nin yanına gelerek onun sözlerini kesmiş ve şöyle demişti:
– “Hayır. Tanrı falan değil o! O sizi kandıran bir sihirbazdır!…
Apollon’un oğlu ha?… Hem de büyük rahip?… Saldırın üstüne!…Tanrıysa kendisini korusun da görelim!…”
Orfe’nin çevresini sarmış olan topluluktan bir kişi bile Orfe’ye saldırmamıştı. Fakat Aglaonis’in yanında negatif enerjilerle besleyerek etkisi altında tutmayı başarabildiği dört beş kişi, bir anda Orfe’nin üzerine çullanarak kılıç darbeleriyle onu delik deşik etmişlerdi. Orfe’nin sözleri karşısında adeta büyülenmiş bir şekilde donup kalan kalabalık, işlenen bu büyük günahın korkusuyla bir anda sağa sola koşuşmaya başlamış ve meydan bir anda bomboş kalıvermişti. Aldığı yaralar nedeniyle son nefesini vermek üzere olan
Örfe, yanına gelen sadık müridine elini zorlukla uzatarak şunları söyleyebilmişti:
– “Gerçi ben ölüyorum ama Tanrılar daima diridirler!…”

Antik Mısırın Sırları – Ergun Candan

PAYLAŞ
Önceki İçerikMISIR MUMYALARI
Sonraki İçerikAstral Madde ve Astral Tortu
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER