Antik Mısırda Ölüler Nasıl ve Neden Mumyalanırdı?

605

Tarihte mumyalama olayının görüldüğü yegane yer Mısır değildir; diğer eski kavimler de, değişik tekniklerle dahi olsa, ölülerini mumyalamışlardır. Mısır’da da yüzyıllar geçtikçe mum­yalama tekniğinde değişiklikler olmuştur, nitekim daha önce de belirttiğimiz gibi, “tarihi çağ” diyebileceğimiz zamanın başlarında sadece “Firavun”ların ve “Büyük Rahip”lerin “kutsal” vücutları mumyalanmaktaydı.

Mısırlılar için ölüm ve yaşam, çok sonraları söylenen bir atasözündeki gibi, aynı paranın iki ayrı yüzünden başka birşey değildir. Sade­ce bir tek “Yaşam” vardır. Bu da hayat ve ölüm demek olan iki ayağı üzerinde geçer gider… Ve gidilecek yol olduğu sürece de aynı çevrimi yineler, sonunda “Dünyanın Ruhu” olan Güneş Tanrısı Amon-Ra ile birlikte, “Dünyanın Kralı” “Tek Ayaklı” Osiris’in Evren’deki mekanında eriyip gider.

Efsaneye göre ilk mumyalama, bizzat -tarih öncesi çağın tanrısı olan- Anubis tarafından, şiddet tanrısı Seth’in öldürüp parçaladığı Osiris’in ce­sedi üzerinde gerçekleştirilmiş ve bu operasyonda Osiris’in kızkardeşi ve karısı olan “Büyücü” İsis de ona yardım etmiştir. Ancak Osiris’in cinsel organı bulunamamış (mumyalarda rast­lanılan bazı eksikliklerin izahı da budur) ve “Ruhun Büyük Kuşu” “Ulu Tanrı Horus” daha sonra onu bulunca pençeleri arasında alıp götürerek kanatlarından biriyle Bakire İsis’in omuzuna dokun­muş ve onu oğlu Horus’a gebe bırakmıştır.

Osiris’in cinsel organı Nil’de kaybolmuş (ve nehirle özdeşleşmiş), Büyük Horus’un da evrendeki evine dönmesinden sonra İsis, yeni doğan oğluna (ki tüm Tanrı Çocukları gibi bir Bakireden doğmuştur), yeryüzü ve gökyüzünü birleştirebilmesi için, bizzat kendi adı İsis’in de ima ettiği “Basamak-Basamak” yani Merdiven anlamına da uygun olarak, bazı olağanüstü güçler bahşetmiştir. Genç Horus, babasının katili -ve aynı zamanda Osiris’in kardeşi- olan Seth ile savaşmış ve onun kaçarak Timsah-Tanrı Sebeck biçiminde göllerin derinliklerinde saklanmasına neden olmuştur.

Horus bu savaşta bir gözünü kaybetmiş, ancak bu göz daha sonra hayat bularak, canlılara karşı bitmez tükenmez merhamet gözyaşları döken “Koruyucu Göz Wedjat” olmuştur.

Bu gizem ayini sonradan yeryüzünde de aynen taklit edil­miştir. Ölen bir Firavun’un, bir Prens’in, bir Prenses’in, bir Ra­hip’in ya da herhangi bir şahsiyetin vücudu, ruhuna yardımcı olan bir takım ayinlerden sonra bazen küçük bir heykelin veya çömleğin içine “yerleştirilerek” uzun ve son derece karmaşık bir işleme tâbi tutulurdu. Ölünün vücudu, hem kut­sanmış hem de antiseptik olan sularla, ağzı, gözleri ve kulakları hariç olmak üzere tüm deliklerinden girilmek suretiyle içten ve dıştan iyice yıkanırdı. Burnunun etli kısmı büyük bir maharetle kaldırılır, bir tür kancanın yardımıyla, beyni azar azar burun deliklerinden dışarı çıkarılırdı. Karnının sol tarafına açılan bir delikten, kalbi ve akciğerleri de dahil olmak üzere tüm iç or­ganları boşaltılır, çıkarılan bu organlar defalarca yıkanıp bazı işlemlere tâbi tutularak tertemiz bir hale getirildikten ve hoş kokulu esanslara batırıldıktan sonra, Yunanlıların canope dedik­leri ve kapakları Horus’un dört oğlunu (yani Dört Öğe’yi ve Dört Gücü) simgeleyen dört çömleğe yerleştirilirdi.

Bunlardan biri çakal kafalı Duamutef, biri kuş kafalı Kebebsenuf, biri köpeğe benzer bir tür maymun başlı Hapi, sonuncusu da insan başlı İmset’tir. Bu sonuncusu, “Yeni İmparatorluk”un son zaman­larında, ölen şahsı temsil eder olmuştur, örneğin Tutankhamon mezarından Kahire Müzesi’ne getirilen 3610 numaralı parçadaki insan başı, muhtemelen Smenkhkare’den esinlenilerek yapılmıştır zira bu mezarda, defnedilen Firavun’la doğrudan hiçbir ilişkisi bulunmayan birçok eşya birikmişti.

Bu dört çömlek, özel bir sandığın içine dikine yerleş­tirilirdi. Ra’ya olduğu gibi ölüye de, dört tanesi çömleklerin içine kapatılmış, biri de sandukanın içindeki mumyaya bağlı olan beş “Cin” yardım ederdi. Osiris’ie ilgili olan altıncı Cin, ölünün “çifti” olan Ka’nın, kapatıldığı mezar odasının duvarında bulunan ve bazen yazılarla -bir ta­nesinde de bir göktaşının son derece manyetik parçalarıyla- güçlendirilmiş sahte bir kapıdan kaçıp gitmesine yardımcı olur­du. Yedinci Cin en ezoterik olanıydı ve hiçbir zaman adından söz edilmeyen bu Cin’in, ölünün kalbinin tartılması esnasında özel bir görevi vardı.

Bu şekilde hazırlanan ölü, inanılmaz uzunluktaki keten sargılarla, törensel bir şekilde ve çaprazlama olarak dikkatle sarılır, bu bandajın üstüne ve mermer desenli kukuletayla kefe­nin içine, bedenin Ruh’u izlemesini önlemek üzere bazı büyülü yazılar ve muskalar yerleştirilirdi. En sonunda da ölünün iki bacağına Osiris pozisyonu verilerek tek bacakmış gibi bağlanırdı.

Ayak tabanlarındaki deri çıkarılarak, papirüs veya ketenden yapılma ve yanlış bir adım atmaması ya da yeryüzüne geri dönmemesi için bazen üzerlerinde gözler bulunan sandalet­ler giydirilirdi. Gerçek kalbinin yerine topraktan, taştan ya da başka bir kutsanmış maddeden yapılmış bir kalp konur ve böylece orada cismani olmayan bir yeniden doğma simgesi bu­lunması sağlanırdı. Kollar, ölünün rütbesine, cinsiyetine ve ayrıca “güzel kokulu ilaçlara batırma” anlamındaki tahnit işleminin gerçekleştirildiği çağa göre değişik pozisyonlarda çapraz olarak kavuşturulurdu.

Ölünün vücudunda dirilmeyle ilgili işaretler bulunması ve yanı başına da çeşitli silahlar, ev eşyaları, yiyecek ve içecek ko­nulması nedeniyle, Mısırlıların “Kıyamet Günü” geldiğinde tıpkı bir robot gibi yerinden kalkıp cismani yaşamın nimetlerinden yararlanacağı şeklinde yanlış bir imaj yaratılmıştır. Böyle bir düşünce her halde Mısırlıları dehşete düşürürdü: halkı batıl inançlarından, Rahipleri de ilim irfan sahibi olduklarından dolayı.

Yeryüzünde gerçekleştirilen bu ayin,”Amenti” denilen Öbür Dünya’ya da yansıma amacını taşıyordu. Düşünce biçimleri sa­dece bu dünyada değil, tabutların üzerinde ve “Kutsal Kitap”­larında yer alan “Amenti Planları”nda da görebildiğimiz gibi, Öbür Dünya’da da tapınaklar ve yollar inşa edilmesi gerekiyordu; sözkonusu Kutsal Kitaplarda Ruhun hem buradaki hem de öbür taraftaki yaşamda karşılaşacağı bahtsızlık kapılarından geçebilmesi için bazı öğütler veriliyordu.

Bu yaşama örnek olarak, “Gerçeğe Talip” herhangi biri için spiritüel bir rehber abidesi olan “Olumsuz İtiraf”ı ele alalım:

OLUMSUZ İTİRAF. I. (Nu Papirüsü)

Selam, ulu Tanrı, hakikatin ve adaletin efendisi, kudretli efendim, sana geldim. İzin ver senin parlak güzelliğini seyredeyim!Senin sihirli adını biliyorum vegünahkarların kanlarıyla beslenen(Tanrı Unnefer)’in önünde günahların hesabının verildiği gün,gerçek ve adaletin büyük salonunda seni çevreleyen Kırk İki Tanrı’nın adlarını da biliyorum.(Kırk İki Tanrı, bir ruh Osiris’in önünde yargılandığı zaman Jüri’yi oluşturuyordu. Bir diğer sekliyle “99 İsim “dirler. )

Senin adın: “Gözleri-ikiz-kızkardeş-Tanrıçalar-olan-Evrensel- Düzeninin-Efendisi” (İsis-Nephtis ve bir diğer şifrede Nur-Nut, aynı konuda beş ayrı şifre daha bulunmaktadır)! Böylece kalbimdeki hakikati ve adaleti getiriyorum sana, çünkü ondaki tüm kötülüğü söküp attım…İnsanlara kötülük etmedim. Ailemin fertlerine karşı şiddet kullanmadım.Hakkın yerine haksızlığa başvurmadım. Kötü insanlarla ilişki kurmadım.Suç işlemedim. Kendi yararıma başkalarını aşırı çalıştırmadım. İhtiraslarım uğruna entrikalar çevirmedim. Hizmetkarlarıma kötü davranmadım. Tanrılara sövmedim. Yoksulu yiyeceğinden etmedim.

Tanrıların lanetleyeceği davranışlarda bulunmadım. Bir efendinin hizmetkarına kötü davranmasına izin verme­dim. Başkalarına acı çektirmedim. Hiç kimseyi aç bırakmadım. Hemcinslerimi ağlatmadım. Kimseyi öldürmedim, kimsenin öldürülmesini emretmedim. İnsanların hastalanmalarına neden olmadım. Tapınaklardaki sunuları almadım. Tanrıların ekmeğini çalmadım.. (Kutsal Ruhlara) Khus’a adanmış adaklara el uzatmadım. Tapınakların kutsal sınırları içinde utanılacak hareketlerde bulunmadım.Sunuların miktarını azaltmadım. Gayrimeşru yollara başvurarak ya da başkalarının haklarını gasp ederekkendi gücümü artırmaya çalışmadım.

Terazinin taşlarıyla ya da ibresiyle oynamadım. Çocuğun ağzından sütünü almadım.Kırlardaki sürülere sahip çıkmadım.Tanrılara adanmış kuşları tuzak kurup avlamadım.Ölü balıkları yem yapıp balık avlamadım. Akması gerekliğinde suyun önüne set çekmedim. Yanması gerektiğinde ateşi söndürmedim. Et sunma kurallarını ihlal etmedim. Tanrıların Tapınakları’na ait olan sürülere sahip olmaya kalkışmadım. Hiç bir Tanrı’nın tezahürüne engel olmadım.

Ben saf ve temizim! Temizim! Temizim! Temizim! Büyük Heracleopolis Feniksi Bennu gibi arınmış durum­dayım.Çünkü Yeryüzünün İlahi Efendisi’nin huzurunda,Ra’nın Gözü’nün Heliopolis’de doruk noktasına ulaştığı kut­sal gün,Tüm İnisiye’lere hayat veren Nefeslerin Efendisi’yim ben, Ra’nın Gözü’nün açıldığını (Heliopolis’de) Annu’da gördüğüm için, me bu yörede bana herhangi bir kötülük gelebilir, ey Tanrılar! Ne de sizin bulunduğunuz Hakikat ve Adalet Salonunda. Çünkü Hakikat ve Adalet’in ulu tanrısı Maat’ı çevreleyen Tanrıların Adları’nı biliyorum ben. “

Ve Kapılar Kitabı’yla birleşerek genel olarak “Ölüler Kitabı” diye anılan aynı kitaptan alınan aşağıdaki parçalar, “Ruh”için yazılmıştır:

RUHUN GÜN IŞIĞINA DOĞRU ÇIKMASI

“Gökyüzünün Kapıları” benim önümde açılıyor ve “Yeryüzünün Kapıları” artık benim geçişimi engellemiyor. Açın Keb Kapısının Kilitlerini! (“Yeryüzünün Tanrısı olan Keb, ölüyü ilk adımlarında koruya­rak öbür dünyada önemli bir rol oynar).Bırakın gireyim “Birinci Bölge”ye! Elbette, yeryüzünde beni kuşatıp koruyan ve adımlarıma yol gösteren görünmez kollar benden uzaklaştılar(Sorumluluk ve özgürlük üzerine inisiye tarafından kabul edi­len bir cümle). “Kanallar ve akarsular bölgesi” beliriyor gözlerimin önünde ve burada istediğim gibi dolaşabilirim…

Elbette, kalbim “ib” in ve “hati” nin( “Hati” geçmiş yaşamdır, değişmez Karma’dır, fiziksel kalptir, bilinçaltı ve içgüdüsel yaşamdır. Gelecekteki Kader ve olasılık demek olan “ib”, açık bir iradenin ve vic­danın bulunduğu, arzu ve tutkularla dolu olan bilinçli kalptir.) efendisiyim ben. Kollarımın, bacaklarımın, ağzımın, tüm vücudumun efendisiyim, mezar sunularının efendisiyim. Suyun, havanın, kanalların, nehirlerin efendisiyim, toprağın ve onun üzerindeki saban izlerinin efendisiyim. Aşağıdaki Dünya’da benim için çalışacak olan büyülü varlıkların ( Mezarlarda bulunan ve “çağırılınca yanıt veren” anlamında “ushapti” adıyla bilinen heykelcikler. Öte tarafta, Aşağıdaki sünyada ölüden istenilen tüm işleri büyü yoluyla üstlenirler) efendisiyim.

Yeryüzünde benden istenebilecek herşeyin üzerinde kesin olarak kudret sahibiyim. Ey siz ilahi Ruhlar!Şu sözleri benim için mi söylediniz?: “Keb’in kutsal Ekmeğini yiyerek sonsuz Yaşam’a katılsın!”Sevmediğim şeyleri alın önümden götürün! Benim kutsal ekmeğim beyaz Buğdayla yapılmış olacak,(Katı ve sıvı olan iki tür birleşim, Güneş’e ait olan kırmızı ve Ay’a ait olan beyaz renklerin oluşturduğu simgelerle ifade edilirdi.)içkim Kapi’nin kırmızı buğdayından çekilmiş olacak, Güneş Diski’nin prensesi Hathor’un kutsal ağacı olan palmiyenin dalları altında temiz ve kutsal bir yerde yaşayacağım. İşte, kolları arasında Toth’un ( Yaratıcı ve sihirli sözlerin (Logos) ve aynı zamanda “Yazılı Kelimelerin Tanrısı”.) kutsal Sözlerini içeren Ki­tap’la birlikte, Heliopolis’e (Coğrafi yerlerle ilgili olarak, yeryüzündeki bilinen Mısır’a değil, onun Öbür Dünya’dan yeryüzüne yansıyan prototipine atıfta bulunulmaktadır.) doğru ilerlemekte. Elbette, Kalbim “ib” in ve “hati” nin efendisiyim ben, kollarımın, bacaklarımın, ağzımın efendisiyim,suyun, kanalların ve nehirlerin efendisiyim, Aşağıdaki Dünya’da bana hizmet eden sihirli Varlıkların efen­disiyim.

Yeryüzünde olduğu gibi Aşağıdaki Dünyada da benden istenebilecek herşeyin üzerinde tam bir kudret sahibiyim. Eğer beni sağa koyarlarsa, sola doğru giderim; eğer beni sola koyarlarsa, sağa doğru giderim. Oturarak ya da ayakta, havanın canlandırıcı nefesini soluyo­rum.Elbette, ağzım ve dilim… İşte bunlar benim rehberlerim! (Ağız ve dil ve aynı zamanda gırtlak, Toth tarafından mükemmelleştirilip sunulan sihirli konuşma organlarıdır; ölü için mükemmel bir savaşım silahı niteliğindedir.) “

Ruhun besleyebileceği en yüksek umut, hiç şüphe yok ki çok uzun bir süre yeryüzüne dönmeme umuduydu, ancak üstün varlıklar hariç, yeryüzüne dönüşün kaçınılmaz olduğu da bili­nirdi, zira Ruh “Saf Manevi Işığa” dönüşebilmek için yeterince mükemmele erişmiş değildi.Mezar sunulan, ne tip olursa olsun, fiziksel kullanım için idiler. Mısırlılar herşeyin bir çifti olduğuna inandıkları için, bunların mezara konmasındaki amaç çiftlerinin Ruha eşlik et­melerini ve tıpkı Yeraltı Güneşi ya da Okült Güneş gibi ka­ranlıklarda kat etmesi gereken uzun yolda işlerine yaramaları idi.

Bu yüzden, cenaze alaylarında ve âyin hazırlıkları esnasında ruha çeşitli yiyecekler sunuluyor ve bu sunular daha sonra biz­zat ayine katılanlar tarafından bir tür paylaşma ayinindeki gibi yeniliyordu. Sadece mezarların girilemeyen bölümünde saklanan sunulara el sürülmüyordu. Ancak mezar tapınaklarda ve Öteki Teb’in Ölüler Vadisi’ndeki mezar komplekslerinde, “Anubis Birliği Rahipleri”nin cenaze alayları düzenleyerek, mumyalanmış Firavunlar için çiçekler, parfümler, yiyecek, içecek ve ilahiler sunduklarını ve bunlar için ön odaları Tapınak gibi kul­landıklarını biliyoruz. Tören sona erdikten sonra, çiftinden “ayrıldığı” kabul edilen maddeler geri alınarak, yakınlardaki kuyulara gömmek suretiyle törensel olarak yok ediliyor, şayet yiyecek nevinden sunular varsa, bunlar törene katılanlara ve vadinin bekçilerine ikram ediliyordu.

Cenazesi uzun mezar koridorunun dibinde yatmakta olan ruha getirilmiş olan “armağan” lar dik­katle toplanılmasına rağmen, ilk arkeologlar ufak tefek bazı yadigârlara rastlamışlardır. Cenaze törenlerinde Rahiplerin yaptıkları ayin ve büyülere, veya bedenden ayrılan ruha ne olduğu hakkında sahip oldukları bilgi ve öğretilere gelince, bunların hemen hemen hepsi kay­bolmuştur; ya kutsal ve gizli addedilen şeylerin kasten saklı tu­tulması yüzünden, ya da örneğin İskenderiye Hamamlarını mil­yonlarca papirüsü yakarak ısıtmaya kalkışabilen insanların ap­tallığı yüzünden.

Güneş-Ruhun, gecenin Oniki Kapısı’ndan yani saatinden sembolik geçişiyle ilgili bazı şeyler günümüze kadar ulaşmıştır. Bu bilgiler, hem bu dünya hem öbür dünya için öğütlerle birlikte gizli yolların vb. tanımlarını da içeren ve I. Tutmosis zamanından beri bilinen Ölüler, Gizli Ev veya Aduat Kitabı denilen yazılarda aktarılmaktadır. Oniki Kapıdan nasıl geçmek gerektiğini öğreten “Kapılar Kitabı” Hüremheb zamanından beri bilinmektedir. Bunlardan başka, Güneş Tanrısı’nın 75 değişik isimle anıldığı “Güneş Ayinleri Kitabı” ile ölen bir kimsenin heykeli ve vücudu üzerinde yapılacak büyü yöntemlerinin tarif edildiği “Ağzın Açılması Kitabı” da bulunmaktadır.

Başlıca şifreler asla yazıya dökülmemiş olup, inisiye edenin ağzından inisiye’nin kulağına aktarılmışlardır. Ya da, kısa ömürlü bir dizi geometrik şekiller halinde Evrensel Bir Dil olarak ifade edilmiştir ki bu şekillerden bazıları hiyeratik yazıdaki işaretleri oluşturmuştur.

Kaynak: Giorgio A. Livraga- Teb, Kadim Mısır Uygarlığı.

1 YORUM

  1. Tek açıklaması var bunun. Ahiret inancı yok. Böyle olunca da ruhun bir gün tekrar bedene gireceğini düşünüp cesedi sağlam bırakmak.

CEVAP VER