Batınilik ve Sufizm

514

Düşünceleriyle İslam dünyasını olduğu kadar Hıristiyan dünyasını da etkileyen bir filozof olan Farabi, Yeni Platoncu Batıni felsefe ile Sünni İslami düşüncenin bir sentezini yapmaya çalışmıştır.41 Batıni sudur teorisiyle, Tanrısal vahiy düşüncesini harmanlayan Farabi’ye göre Allah birdir ve her şeydir. Kâinatın üstünde ve ötesinde olan aşkın bir varlıktır. Kendisinden başka her varlığın, kendisinden zuhur etmesi bakımmdan evvel, her varlığın gerçek amacı olması bakımından da sondur. Her varlıkta ondan bir parça vardır. Madde, ondan zuhur etmiştir. Allah, sudur ile evrene bağlıdır. Sudurun devam etmekte olması nedeniyle, aslında sonlu gibi görünen madde de ezeli olarak kabul edilebilir. Allah, bütün varlığın temelidir. Bu tek ve mutlak varlıktan; önce akıl, sonra semavi ruhlar, daha sonra insan ruhu ve en sonunda da evren, yani maddi âlem çıkmıştır. Özü birlik olan ve “Bir”den çıkan bu âlem, yine mutlaka “Bir”e dönecektir. Her şey Allah’tan sudur etmiştir. Farabi’ye göre, sudur sırası şöyledir:

1. Allah; 2. İlk Akıl; 3. Faal Akıl; 4. Nefs; 5.Suret; 6. Madde.
Madde, dört temel elemanın ortak esasıdır. Ondan ilk meydana gelen şey, İlk Akıl’dır. İlk Akıl’ın sonucu olan Faal Akıl ise dört temel elemanm yani evrenin varoluşunun sebebidir. Bedenin varlığının kemalini ruh, ruhun varlığının kemalini ise akıl sağlar. Ruh, soyutlar alemindendir ve suretten ayrıdır. Bedenden sonra da ruh devam eder. Faal Akıl, ilk sebebin varlığından çıkmıştır. Kâmil bir insana, Faal Akıl ile kendisi arasında başka bir aracı kalmadığı zaman Vahiy gelir. Dolayısıyla, Faal Akıl aracılığıyla, bir Kâmil İnsana vahyedenin İlk Sebep, yani Allah olduğu söylenebilir. Bilge bir insan, Tanrısal aklı kullanan
mükemmel bir filozof olur. Peygamberler ise haber verici, bilgi veren, uyaran Kâmil İnsanlardır. Peygamberler vahiy ile, filozoflar ise akılla hakikate ulaşır. Hem peygamberlerin, hem de filozofların amacı, hakikati insanlara göstermektir.
Farabi’ye göre, bedenin yaratılmasından önce, ruhun tek başına varlığı söz konusu değildir. Ruh, beden yaratıldıktan sonra, Faal Akıl aracılığıyla bedene üflenir. Beden öldükten sonra da ahirete göçer. Yeniden doğuş söz konusu değildir.

Bir yandan Mısır İskenderiye Okulu kökenli Sufilerin görüşlerine, diğer yandan da Saabiliğe dayanan İsmaililik, Batıni inancın tüm İslam dünyasına yayılmasında etken olmuştur. İsmaililik, Şamanist Türkler arasında çok daha çabuk yayılmıştır; çünkü, Şamanizm’de Batıni bir yön zaten vardır. Türkistan’a ve Türk mutasavvıflarına geçmeden önce, İslam dünyasında büyük etkiler yapmış diğer bazı Sufîleri incelemek gerekir.

Bu Sufilerin başında, “Enel Hak” (Ben Tanrıyım) diyen ve bu sözünden geri dönmediği için, Sünni yöneticiler tarafından derisi yüzülerek öldürülen Hallac-ı Mansur gelmektedir.42 M.S. 850’lerde dünyaya gelen Mansur, M.S. 922’de, Halife Muktedir’in emri ile Bağdat’ta öldürüldü. Mansur, Tanrı-Evren-İnsan üçlemesini içeren varlık birliğini savunuyordu. Gençliğinde Kahire’de bulunan Mansur, burada İskenderiye Okulu ardılları ile
tanıştı ve onların görüşlerini benimsedi. Daha sonra tüm Türkistan’ı dolaştı ve buradaki Sufi tekkelerinde görüşlerini yaydı. Mansur’a göre, gerçek olan “Bir”dir. Çokluk, bu “bir”in, değişik biçim ve nitelikteki yansımalarıdır. Evren ve insan, “Bir”in dışında değil içindedir ve onunla özdeştir. Bu nedenle, insanın “Enel Hak” demesi doğrudur. İnsan Tanrı’dır, Tanrı’dan bir cüzdür. Ancak Tanrı, sadece insan değildir, tüm evrenin bütünüdür. Mansur’a göre evren yaratılmamış, bir ışık ve sevgi yumağı olan Tanrı’dan fışkırmıştır. Onun kullandığı “Işık” kelimesi, hem Tanrısal nuru, hem de Tanrısal sevgiyi, birlikte içinde barındırmaktadır.
Tüm semavi dinlerin ileri sürdüğü yaradılış, varoluşun yanlış yorumlanmış bir biçimidir. Gerçeği kavrama gücünden yoksun olanlar, tüm varlıkların, Tanrı’dan ayrı birer birim olduğunu öne sürerler. Bunun bir yanılgı olduğunu anlamak, ancak sezgi ile mümkündür ki, her birey kendi içine dönerek, bu sezgi gücünü ortaya çıkarabilir. Bu içe kapanış sonucu önce Tanrısal sevgi uyanır, sonra da gönülde Tanrısal nur açık seçik görülür. İşte gerçek sır, Tanrı’yı gönülde görmektir.
“Kendini bilen Tanrı’yı bilir. Kendini seven Tanrı’yı sever” diyen Mansur, Sünni otoritelerce sapkın olarak tanımlanmış ve düşüncelerinden vazgeçmesi için önce kamçılanmış, sonra derisi yüzülmüş ve en sonunda da Sünni inanırlar tarafından taşlanarak öldürülmüştür:
“65 yaşındaki Mansur, binlerce kişi önünde Bağdat’ta Tak Kapısı Meydanı’nda çarmıha gerildi. Taşlamak serbestti. Bir seans taşlama, sonra kamçılar çalışmaya başladı. Kan çıkmaya başlamıştı fakat yetersizdi, ellerini kestiler, sonra dilini ve gözlerini oydular. Çarmıhtan indirdiler, bir darbe ile başını kopardılar ama sadece iki parça olmuştu. Kollarını ve bacaklarını da kestiler artık altı parça olmuştu ama yine tehlikeli idi. Vücudunun parçalarını bir büyük ateşte yaktılar, küllerini de Dicle Nehri’ne savurdular.”
Rivayet odur ki: Mansur’un böyle hunharca katline sebep kendisinden “sırrı” isteyen Muktedir’e verdiği şu cevaptı:
“Sözü ehline bildirmek gerek. Ta ki Tanrı’nın Sırrı ayağa düşmesin. Ehil olmayana sır vermek, ona taşıyamayacağı bir yükü yüklemektir.

Mansur’un inancı uğuruna ölümü seçmesi, Sufıler arasında derin izler bırakmış ve onun ölümü ile Sufı akım, içine kapanacağına şahlanmıştır.
Bütün düşüncelerini İnsan-Evren-Tanrı özdeşliği konusunda birleştiren Mansur’un etkisi yüzyıllar boyunca, bütün İslam ülkelerinde yayılmış, tasavvufun bütün kollarını, onlara bağlı yazın ürünlerini beslemiştir. Özellikle İran, Türk şiirinde tasavvuf konularını benimsemiş bütün aydınlar Mansur’dan esinlenmiş, ışıklanmıştır. Yunus Emre, İmâdeddin Nesimi gibi Türk ozanları, Senai, Attar, Sadi, Camii gibi İran ozanları onun izinden yürümüş, onun savunduğu görüşü şiirlerinin odağı durumuna getirmişlerdir.

Bektaşîlikte “Dar-ı Mansur” denen tören, Mevlevilerde “Nay-ı Mansur” adlı çalgı, Hallac-ı Mansur’un anısını sürdüren araçlardır.44
Özellikle Anadolu Sufileri üzerinde etkisi bakımından önemli olan bir başka İslam filozofu da Feradettin Attar’dır.45 M.S. 1119’da Nişapur’da doğan ve 1193’de aynı yerde ölen Attar’ın önemi, Batmi görüşleri içeren “Mazhar’ül Acaib” adlı bir eser bırakmış olmasıdır. Bu eseri nedeniyle, dönemin yetkililerince putperestlikle suçlanan Attar, öldürülme tehlikesi altmda ülkesinden bir süre için ayrıldı. Yöneticilerin değişmesinden faydalanan Attar Nişapur’a geri döndü ve öğretisini yaymaya devam etti.

“Vahdet-i Vücud” (varlık birliği) kavramının Sufiler arasında yaygınlaşmasında son derece etkili bir rol oynamış olan Attar’a göre varolmak, yüce bir nur olan Tanrı’dan fışkırmak, görüş alanına çıkmaktır. Oluş, Tanrı’dan çıkış ve yine ona dönüştür. Tanrısal ışık, en yüceden en aşağı kata doğru, basamak basamak görüş alanına çıkar. Bu basamaklar, değişik nitelikli varlık türlerini oluşturur. Varoluş, yoktan yaratılış anlamına gelmez. Görünmeyenden, görünür duruma geçme eylemini belirtir. İnsan, Tanrı ile özdeştir, Tanrısal bir varlıktır. Varlık türleri içinde, Tanrı’ya en yakın olanı insandır ve bu nitelikleriyle de varlık birliğinin, “Vahdet-i Vücud”un merkezidir. Bireysel irade, topyekûn iradenin bir cüzüdür. Ruh ölümsüzdür. Tanrı’dan gelmiş ve ona geri dönecektir.
Beden ise ruhun yeryüzündeki aracı durumundadır. Ruh, tekâmülü ve Tanrı’ya ulaşması için ne kadar bedene ihtiyacı varsa, o kadarını eskitecektir. Attar, ünlü eseri “Mahzar-ül Acaib”de, “Tanrı, görünmeyen durumda iken, kendisine olan sevgisi yüzünden görünür olmak istedi. Böylece, Tanrısal sudur başladı ve tüm varlık türleri oluştu. Sevgi, bu oluşun kaynağıdır, ilk nedenidir” demektedir. Attar da diğer Batıni doktrin yanlıları gibi, ruhun çeşitli aşamalardan geçerek olgunlaştığını ve en sonunda Kâmil İnsan olarak, Tanrı’ya kavuştuğunu savunmaktadır. Attar’ın bu görüşleri, Anadolu mutasavvıfları Yunus Emre ve Mevlânâ’yı derinden etkilemiştir.

Bir diğer Batıni inançlı düşünür olan 9. yüzyıl filozoflarından İshak el Kindi, Basra’da doğmuş, Bağdat’ta eğitim görmüştür.46 Tekâmül için, ruhun arındırılması gerektiğine inanan Kindi de, Farabi gibi Batıni düşünce ile Sünni felsefesini uzlaştırmaya çabalamıştır. Ancak Kindi, Vahiy’in akıldan üstün olduğunu savunarak, Sudur teorisini reddetmiş, Tanrı’nın yoktan vareden olduğunu savunmuştur. Allah’ın, Âlim ve Kadir sıfatlarını açıkça kabul ettiğini ilan etmesine rağmen, Sünni düşünürler tarafmdan Allah’ın niteliklerini inkâr etmekle suçlanmıştır. Mutezile akımına yakın olan Kindi, cismin sonlu olduğunu, ezeli olmadığını söyleyerek, cismin yaratılmış olmasının zorunlu olduğu görüşünü savunmuştur; “Yaratılan varsa bir Yaratıcı da var demektir. Yaratıcı Bir’dir, yaratılanlar çoktur. O sürekli, diğerleri ise değişkendir. Zatı bakımından tamdır, mükemmeldir, mutlak Bir’dir, ezeli ve ebedidir. İlk sebep Allah’tır. Ruh, Allah’tan sudur eden ilahi bir özdür ve maddeyle ilgili değildir. Geçici olarak bedenle birleşse dahi bağımsızdır. Ruh, bedenden ayrılınca akıl dünyasına geri döner ve Allah’la birleşir.”

İslam Batıni felsefesi için önemli olan bir diğer isim, Buhara’da 980 yılında doğan İbni Sina’dır. Geleneksel dindarlığa ve çileciliğe küçümser bakışı ile tanınan İbni Sina, kısa sembolik anlatımları ile Yeni Platonculuğun İslam dünyasındaki en önde gelen savunucularından birisi olarak ortaya çıkar.47 Onun için, “Şarkiyatçı Aydınlanma” olarak tanımladığı felsefesi, ancak üst düzey seçkinlerin anlayacağı bir düşünce yapısıdır. Bu görüşleri nedeniyle, Sünni ulemanın yanı sıra birçok Sufi’nin de tepkisini çekmiş, Yunan felsefesinin temsilcisi olarak suçlanmıştır. Tıbbi çalışmalarının yanında Zooloji ve Botanik üzerine de araştırmalar yapan İbni Sina, ruhun ölmezliğini savunmaktadır. Beden ölür, ruh olgunlaşır. Beden, ruhun tekâmülü için bir araçtır. Tekâmül için insanın kullanacağı en önemli hasleti aklıdır. İnsanın, bedeni tutkularından aklıyla uzaklaşması, ruhi yetisinin güçlenmesini sağlar. Beden ölünce, Kâmil İnsanın ruhu Yüce Allah’ın yanında sonsuz olarak yaşar.

Sufi geleneğinin en önemli sistematikçisi olarak tanınan İbni Arabi, 1165 yılında Ispanya’nın Sevilla kentinde doğmuş, 1202’de doğuya geçmiş ve 1240’da Şam’da ölmüştür.48

Yeni Platonculuk ile İslam teolojisini harmanlayarak bir sentez ortaya çıkaran İbni Arabi, varlığın tamamında, tek bir nihai hakikat olduğunu savunmaktadır. Varlık birliği (Vahdet-i Vücut), bu nihai hakikatin, bazen El-Hakk’ı (Her şeyin özü olan Allah), bazen de Mahlukat’ı (Yaratılmışlar) ifade etmektedir. Evrendeki her şey Allah’tır. Fakat o, bu yaratılmışların hiçbirisine, benzeşme olarak dahi indirgenemez. Allah, kendisini meydana getiren parçaların toplamı olan tüm evren ile de bir tutulamaz. Alemde tek bir öz vardır, o da Allah’ınkidir. Hakikate, ancak Kâmil İnsan ulaşabilir. Allah’ın bütün vasıflarını kuşanacak şekilde mükemmelleşebilen Kâmil İnsan, Allah ile yeryüzü arasmdaki bağı oluşturur. Dolayısıyla Kâmil İnsan, tek başına evrenin varoluşunun gerçek sebebidir. Ancak, Kâmil İnsanın da ulaşabileceği en üst seviye, Öze ait olan Ahadiyet (teklik) seviyesi değil, Vahidiyet (birlik) seviyesidir.

Batıni görüşün, geniş kitlelerce tanınmasına ve sevilmesine önayak olan bir başka Sufi de, düşüncelerini şiire döken ve rubaileri nesilden nesile halen söylenmekte olan Ömer Hayyam’dır.49
Hayyam, İran’ın o dönemde ışık kaynağı olan Nişapur kentinde, M.S. 1050 yılında doğdu. Sanatkâr ruhlu Hayyam, diğer Sufılerden daha farklı bir yaşamı seçti. Şaraba düşkünlüğüyle tanınan ve Sufi tekkeleri yerine şaraphaneleri ziyaret eden Hayyam, Türk illerini, Semerkant ve İsfahan’ı gezdi. Hayyam’in, cebir dalında çalışmaları olduysa da, görüşlerini günümüze şiirleri yanıt rubailer ile ulaştırdı.
M.S. 1122’de ölen Hayyam’ın dörtlükler şeklinde
yazdığı bazı rubailerini, peşpeşe sıralarsak başka söze gerek kalmayacak:

“Yaşamın sırlarını bileydin,
Ölümün sırlarını da çözerdin.
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok,
Yarın akılsız neyi bileceksin?
Bu dünyadan başka dünya yok, arama.
Senden benden başka düşünen yok, arama.
Vazgeç ötelerden, yorma kendini.
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama.
Kimi dinde, imanda buldu yolu,
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
Derken bir ses geldi karanlıklardan;
Gafiller, doğru yol ne odur, ne bu…
Hep arar dururdum dünyaya geleli,
Alın yazısını, cenneti, cehennemi.
Hocam kesti attı sağlam bilgisiyle;
Alın yazısı, cennet, cehennem sende dedi.
Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil,
Cılız karıncalarız, Süleyman değil.
Biz eskiler giyen benzi soluklarız,
Pazarda sırma satan bezirgan değil.

Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla,
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola.
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık.
Ben dediğin kim ola, nerede, ne zaman var ola?
Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil,
Erdiğim sırlan söylemek elimde değil.
Aklım düşüncenin derin denizlerinden,
Bir inci çıkardı ki, delmek elimde değil.
Yetmiş iki millet, bir o kadar da din.
Tek kaygısı, seni sevmek benim milletimin.
Kafirlik, Müslümanlık neymiş, sevap, günah ne?
Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.
Dün özledim de seni, coştum birden bire,
Çıktım, senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;
“Gafil” dedi, “Bizde sandığın Tanrı sende.”

Kaynak:  Ezoterik- Batıni Doktrinler Tarihi

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması yayımlandı. Bugüne kadar sayısız araştırma yapıldı. Kitaplar, makaleler yazıldı. Ancak tam anlamıyla deşifre edilemedi. Bu konuda rehber bir kitap olacak. Kısacası, Tolkien’in romanı yazarken yaptığı kokteyli nasıl hazırladığını göreceksiniz. Bunun yanında Türk kültürünün diğer kültürlerle olan derin bağlarını da. Röportaj için buraya tıklayın. Kitabı imzalı satın almak için buraya tıklayın.
PAYLAŞ
Önceki İçerikSaabilik-4
Sonraki İçerikCia Ve Zihin Kontrolü

36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here