Delf Mabedi

683

Bugünkü Yunanistan sınırlarındaki Fosin ovasını geride bırakıp da, Plistios’un her iki yakasını kaplayan çayırlar boyunca yürüdü­ğünde, insan kendini birden, yüce dağların arasına sıkış­mış kıvrım kıvrım dolambaçlı bir vadide buluvermek­teydi. Her adım atışta biraz daha daralan çok görkemli ve çok ıssız bir yerdi burası. Sonunda, zirveleri sipsivri olan dik yamaçların oluşturduğu bir buz yalağı ile yüz yüze gelinmekteydi; burası, sık sık kasırga üretip etrafa saçan huni şekilli gerçek bir elektrik çuku­runu andırmaktaydı. Loş boğazın diplerinde ilerlerken insanın karşısına birden, uçurumlarla çevrili bir kaya­lığın üzerine oturtulmuş kartal yuvasını andıran Delf kenti çıkıvermekteydi; bu kayalığa hakim durumdaki her iki Parnas tepesi de olanca haşmetleriyle göğü tırma­lamaktaydı.

Uzaktan insanın gözüne, bronzdan yapılma zafer anıtları ve tunçtan yapılma atlar takılmaktaydı; kutsal yolun her iki yanıyla Foibos Apollon Mabedi’nin çevresinde ise, sayılamayacak kadar çok altın heykeller bulunmaktaydı.Antik Yunan’ın en kutsal yeri orasıydı. Piti, kehanetlerini orada ifşa etmekte; Anfiksiyon meclisleri de orada top­lanmaktaydı; üstelik Helen halkları da, takdime hazine­lerini içerenküçük mabetlerini hep oradaki sunağın çev­resinde inşa etmişlerdi.

Uzaklardan gelmiş kafileler Işık Tanrısı’nı selamlamak için o yolu izlemekteydiler. Din tarafından, Delf’in halkla­ra, ululama yeri olarak tahsisi geçmişin karanlıklarına kadar uzanmaktadır. Böyle bir kutsal yer olmasında, Hel­lad’ın merkezi bir yerinde bulunuşu ve kayalıklar üze­rinde inşa edilmiş oluşu, dolayısıyla da saldırılara karşı kolay savunulur bir konumda bulunuşu ,büyük bir rol oy­namıştı.

Tanrı kavramı, orada, hayal dünyasını coşturmaya yarayan bir kavram durumundaydı; bu kavramın say­gınlığı tuhaf bir orijinallikten kaynaklanmaktaydı. Ma­bedin gerisindeki bir mağarada bir yarık mevcuttu ve bir rivayete göre bu yarıktan, insanda ilham ve vecd halle­rinin ortaya çıkmasına yol açan soğuk buharlar fışkırmaktaydı.

Plutark’ın ifadesine göre, çok eski zamanlarda, bu ya­rığın yanı başında oturmakta olan bir çoban birden keha­netler sıralamaya başlamıştı. Önce deli sanılmış, ama ke­hanetleri doğru çıkınca olayın üzerine önemle eğilinmiş; bu olaydan sonra o mağara, rahipler tarafından zaptedi­lip uluhiyete tahsis edilmişti.

Yarığın üstüne yerleştiril­miş üç ayaklı bir iskemlenin üzerine Piti’yi oturtup onun kehanette bulunmasına zemin hazırlama adeti böyle doğ­muştu. Yarıktan çıkan buharlar onun çırpın­malar ve acayip krizler içine düşmesine yol açmakta ve de onda, başka ünlü uyur gezer medyomlarda da görüldüğü gi­bi, gizli-görü halini mümkün kılmaktaydı.

Hem bir Elözis rahibinin oğlu ve hem de bizzat inisiye ol­muş Aşil; Ömenidler’inde, bize bir Piti’nin ağzından, Delf’in başlangıçta Yerküre’ye, ardından Temis’e, sonra Föbe’ ye, en sonunda da Güneş Tanrısı olan Apollon’a tahsis edilmiş olduğunu söylemektedir. Bu adların her biri, ma­betlerin simgebilimlerinde uzun periyotları dile getir­mekte ve asırları kapsamaktadır. Ama Delf, asıl ününe, Apollon’a tahsis edildiği devirlerde ulaşmıştır.

Apollon kelimesi, Fenike dilinde, “Evrensel Baba” anla­mına gelen “Ap O Len”den türetilmiştir. Apollon’un, ilk kez Anadolu topraklarında ortaya çıkmış olması da onun ka­dim Atlantis kültürü ile bağlantısının bir göstergesidir.

Apollon, Delos’ ta doğmuş ve doğumu tüm tanrıçalarca kutlanmıştı; yürüyüp eline yay ve lir almış; bukleleri göklerde gümbürdeyerek yuvar­lanmış, yayı da omuzlarının üzerinde yankılanmıştı; ve bu olayın etkisiyle deniz çırpınmaya başlamış, tüm ada ise alevlerle ve altın rengi ışıklarla kaplanmıştı.

Apollon’un simgesi defnedir. Yunan mitolojisinde Apollon Dafni’ye aşık olur ama Dafni onu istemez ve ondan kaçar. Tam yakalanacağı sırada babası, nehir tanrısı Peneus onu bir defne ağacına dönüştürür. Ardından Apollon bu ağacı kendi ağacı ilan eder ve galibiyet, şarkı ve şiirlere adar.

Antik Yunanistan’da bu ağaç aynı zamanda galibi­yetle elde edilmiş ölümsüzlüğün, ve bu galibiyeti sağlayan, kahramanlıkla birleşmiş erdemin sembolüdür. Kahramanlara, alimlere ve bilgelere verilen defne yapraklı tacın kaynağı budur. Gene Apollon’la ilişkili olarak, Apollon’un kehanet özelliklerine elde edebilmek için Delf’teki kahinler de kehanette bulunmadan ön­ce defne yaprakları çiğnerlerdi veya yakarlardı. Kahinlerden olumlu bir cevap elde edenler geri giderken bir defne tacı ile dö­nerlerdi.

Kadim dinlerde yılan aynı anda hem hayatın mukadder çevrimini, hem de on­dan hasıl olan kötülüğü temsil etmektedir. Eleusis inisiyasyonunda da kozmozun oluşumu Kibele ile Ori­on adlı yılanın sevişme vibrasyonlarıyla açıklanır. Orfik inisiyas­yon merkezi Delf Tapınağı’nda birbirine helisler çizerek dolan­mış üç yılandan oluşan bir bronz sütun bulunuyordu ki, bu son­radan İstanbul’daki Sultanahmet Meydanı’na getirilmiştir.

Yılanı öldüren Apollon, tabiata bilgi vasıtasıyla nüfuz eden, iradesiyle de onu evcilleştiren ve yazgısal bedenli hayat çemberini kırıp, ruhun parlaklığının içlerine kadar yükselen inisiye­nin sembolüdür.

M.Ö. 700’lerde Yunanistan’da, Apollon inanırları azınlık­taydı. Çoğunluktaki Baküs taratarlarınca yok edilmek üze­reydiler. Orfeus, Yunanistan’dan kaçtı ve Mısır’a geçerek Osiris rahiplerine sığındı. Burada inisiye edi­len ve Osiris rahipleri arasında 20 yıl geçirerek, sırlar öğreti­sini alan Orfeus, Apollon dinini ihya etmek ve ona yeni bir çehre vermek göreviyle, ülkesine geri gönderildi. Or­feus, Baküs dini yandaşlarını yendi. Ancak Orfeus, kendi di­nini öğretirken, Mısırlı rahiplerin yöntemini kullandı ve öğ­retisini varolan inançlar üzerine, bu arada Baküs dini üzerine kurdu. Bunun sonucu olarak, ortaya çok tanrılı Zeus dini ve ayrıca, Diyonizos kültü çıktı.

Yaygın halk inancına göre Orfeus, Apollon’a adanmış Delf Mabedi’nin bakire rahibelerinden birinin oğludur. Bu mabette görevli rahibelerin bakire olması zarureti, söz konu­su rahibenin, Tanrı Apollon’dan hamile kaldığı iddiasını or­taya çıkartmıştır ki, aynı yöndeki iddia, diğer birçok dini ina­nışta da yankılarını bulmuştur.

Orfik öğretide Diyonizos ve Apollon, aynı uluhiyetin iki farklı vahyi olarak yer almaktadır. Diyonizos, perde­sini sadece inisiyelere açan ezoterik hakikati, yani eşya­nın özünü ve derununu temsil etmekte ve de hayatın sırla­rını, geçmiş ve gelecek hayatları, ruh ile madde ve gök ile yer arasındaki ilişkileri içermekteydi. Apollon da aynı hakikati temsil etmekteydi, ama dünya hayatına ve top­lumsal düzene uygulanmış olarak. Şiire, tıbba ve hukuka ilham sunmuş olarak, o, kehanet vasıtasıyla ilim, sanat vasıtasıyla güzellik, adalet vasıtasıyla toplumsal huzur edinimi ve arınma vasıtasıyla da ruh ile beden ara­sında ahenk tesis ediş demekti.

İnisiye için Diyonizos, evrende tekamül yolunda ilerleyen ilahi ruhtan başka bir anlam taşımamak taydı; Apollon ise, onun, dünya insanındaki tezahürüy­dü. Rahipler bu konuyu halka bir efsane yoluyla anlat­mışlar ve Orfe’nin yaşadığı çağlarda Baküs ile Apollon’un, Delf’teki üç ayaklı iskemleyi almak içinçekiştiklerini öne sürmüşlerdi. Sonunda Baküs is­kemleyi kardeşine bırakmaya razı olmuş ve Parnas’ taki dağ doruklarından birine çekilmişti. Şairlerin belirttiğine göre, yerkürenin merkezini görüp tanımak is­teyen Jüpiter, doğu ve batı yönlerinden iki kartal uçur­muş; bu kartallar birbirleriyle Delf’te karşılaşmışlardır. Aslında, dünya hakimiyeti Jüpiter’in bu iki oğlu arasında pay edilmiş durumdaydı; biri öte aleme ilişkin sırlarla, diğeri ise canlı varlıklarla meşgul olmaktaydı.

Kadim çağlarda kehanet ile güneş kökenli·dinler ara­sında derin bir bağ mevcuttu. Majik diye de nitelenen tüm sırların altın anahtarı, güneş kökenli dinlere ait ayin tü­rüydü. Delf’te uygulandığı şekliyle kehanet, Mısır’ın ünlü mabetlerinde olduğu gibi kehanet, bir sanat ile bir bi­limin sentezi durumundaydı. Sanat, durugörü veya pey­gamberane vecd vasıtasıyla uzaklara, geçmişe ve geleceğe nüfuz etmeyi; bilim ise, geleceği, evrensel yasalara göre hesaplamayı sağlamaktaydı.

Delf’de kehanet, Piti veya Pitonis diye ad­landırılmakta olan ve pasif durugörü uyurgezeri rolünü oynayan genç veya yaşlı kahin kadınlar vasıtasıyla yürütülmekteydi. Onların çoğu kez bulanıklık ve belirsiz­lik arz etmekte olan ifşaatlarını, rahipler, kendi bilgi­lerine dayanarak yorumlamakta, tercüme etmekte ve çöz­mekteydiler.

Bu sanatın da bir başlangıç, bir yükseliş ve bir çöküş evresi olmuştu. Sonunda işin içine şarlatanlık ve ahlaksızlık da karışmıştı. Bunun bir örneği de, Demarat’ı krallıktan mahrum etmek üzere Delf’in başrahibesini parayla satın almış olan kral Kleo­men’in dalaveresidir. Oysa mabedin alınlığında şu ibare yer almaktaydı: “Ken­dini bil! “. Giriş kapısının yukarı bölümünde de bir baş­ka uyarı vardı : “Elleri temiz olmayan kişi buraya yaklaşmasın.” Vahiy sağlama müessesesinin lağvına yol açmış olan nedenleri dile getirmek üzere Plutark bir kitap bile yazmıştır.

Kaynaklar:
1-Cihangir Gener- Ezoterik, Batıni Doktrinler Tarihi
2-R. Emmanuel- Hint, Yunan Ve Mısır Mitolojilerinde Gizemli Bilgilerin Kaynakları
3- Halil Gökhan- Semboller, Dharma Ansiklopedi Dizisi, Cilt 1.
4- Edouard Schure- İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler, Dinlerin Gizli Tarihi.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER