Doğu Dinleri Ve Felsefelerinde Karma

390
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

a) Jainizm’de Karma Öğretileri

Jaina felsefesinde, aynen tozun yağla sıvanmış bir cisme yapışması gibi, “karmik madde”nin de “yaşam monadına, (jiva) yapıştığı ya da ısının kor hâldeki bir demir topa yayılması ve renk vermesi gibi, yaşam monadı’na yayıldığı ve renk verdiği ifade edilir. Oluş­turdukları etkilere göre, tam sekiz tür karmik madde tanımlanmıştır:

1- “Jnana-avarana-karma”: Hakiki Bilgi’yi sarıp sarmalayan ya da perdeleyen karma. Bir ilahın imajı üzerine örtülen bir tül ya da bez gibi bu karma da zihin ile hakikat arasına girerek, sanki, yaradılıştan var olan her şeyi bilme kudretini alıp götürür.

2- “Darsana-avarana-karma”: Hakikî algılamayı sarıp sarmalayan ya da perdeleyen karma. Kabûl salo­nunda kralın huzurundan halkı uzakta tutan bir muha­fız gibi bu karma da Evren’in süreçlerinin algılanma­sına engel olarak, nelerin olup bittiğinin görülmesini zorlaştırır ya da imkânsız kılar. Böylece, yaşam monadı üzerindeki kendi işlevini de örtmüş olur.

3- “Vedaniya-karma” : Hoşa giden ve gitmeyen duyguları yaratan karma. Bu karma, keskin bir kılıcın, üzerine bal sürülerek ağıza alınan kenarıyla kıyaslanır. Bu karmadan ötürü, tüm yaşam deneyimlerimiz ıstırap ve neşe öğelerinden oluşturulmuştur.

4- “Mohaniya-karma” : Yanılgıya ve kargaşaya ne­den olan karma. Bu karma, içki gibi, iyi ile kötü arasın­da ayırım yapma melekelerini körletir ve kamaştırır.

5- “Ayuş-karma”: Bireysel yaşamın uzunluğunu belirleyen karma. Bir hayvanın bağlı tutulduğu uzaklık­tan öteye gitmesini önleyen bir urgan gibi, bu karma da, kişinin günlerini değişmez bir şekilde tespit eder. Ayrıca, halihazırdaki enkarnasyon sırasında harcana­cak olan yaşam sermayesini, yaşam-gücünü de belirler.

6 -” Nama-karma” : Bireyliği tespit eden karma. Bu karma, sesin “suptil-kaba” formu dahilinde bir şe­yin zihnî-spiritüel prensibini ya da esas fikrini ifade eden ’ismin’ (naman) belirticisidir. İsim, gözle görülen, elle tutulan formun (rupa) zihnî karşılığıdır.Bir objenin, hayvanın ya da insanın hem dış görü­nüşünü hem de iç karakterini en son ayrıntısına kadar belirleyen de bu karmadır. Halihazırda mevcut olan ölümlü maskeyi biçimlendirendir. Görevi öylesine geniş kapsamlıdır ki, Jainalar bu karmayı tam 93 alt-bölüm halinde analiz etmişlerdir! “Uygun ismin karması” an­lamına gelen “nama-karma,” bir portreyi, onu diğerle­rinden ayırt eden vasıflarını fırçası ile tuval üzerine resmederek, tanınabilir yapan ve oldukça özel bir hâle getiren bir ressama benzer.

7 – “Gotra-karma”: Bireyin doğacağı aileyi tespit eden karma. Bu karma, aslında “nama-karma”nın bir alt-bölümü olması gerekirken, Hindistan’da kast siste­mine verilen önemden ötürü özel bir sınıfa dahil edilmiştir. Kader ve yaşamın bahşedeceği tüm imkân­lar, kişinin doğduğu aile ile oldukça sınırlanırlar.

8-“Antaraya-karma”: Engeller üreten karma. Bu kategori dahilinde 5 alt-bölüm tanımlanmıştır:

(I) “Dana-antaraya-karma”: Bu karma bizim, kutsal insanlara ve fakirlere sadaka ihsan etmede gereğince diğerkâm ve cömert olmamızı önler.

(II) “Labha-antaraya-karma”: Bu karma bizim sa­daka almamızı önler. Kutsal insanlar ve tüm dinî kuru­luşlar ihsan edilenlerle yaşadıklarından, bu özellikle kö­tü bir karmadır.

(III) “Bhoga-antaraya-karma”: Bu karma olayların tadını çıkarmamızı önler.

(IV) “Upabhoga-antaraya-karma”: Bu karmanın kö­tü etkisinden ötürü, sürekli olarak çevremizde olan, ev­ler, bahçeler gibi neşe verici objeleri tadını çıkarama­yız.

(V) “Virya-antaraya-karma”: Bu karmadan dolayıda bir türlü faaliyete geçemeyiz, irademiz felce uğrar.

Jaina felsefesinde, toplam olarak, tam 148 karma çe­şidi ve etkisi tanımlanmaktadır. Bunların hepsi de iki yönde işlev görürler:

(a) “Ghati-karma” (Vurucu, yaralayıcı, öldürücü karma”): Yaşam monadı’nın sonsuz güçlerinden eksil­tir.

(b) “Aghati-karma” (Vurucu olmayan karma): Yaşam monadı’na, ona gereğince ait olmayan sınırlayı­cı nitelikler ekler.

Jaina felsefesinin yedi ’prensibi’nden (tattva) üçün- cüsü olan “içeriye akış” (asrava), karmik maddenin yaşam monadı’nın içine akışını tanımlar. Bu olgu 12 kanal vasıtasıyla meydana gelir. Bu kanallar arasında şunlar da yer alır: 5 alıcı duyu melekesi; zihin, konuşma ve fizik eylemden oluşan 3 faa­liyet; öfke, gurur, sahtekârlık ve açgözlülükten olu­şan 4 ihtiras; neşe, zevk, keder, elem, korku ve iğrenmeden oluşan 6 gayri ihtiras.

Dördüncü prensip olan “esaret” (bandha) ise, kar­mik maddenin “içeriye akışı” sonucunda yaşam monadı’nın kayıt altına alınmasını ve bastırılmasını tanımla­maktadır.Jainalar’ın bu “esaret doktrini»ne göre, her düşün­ce ve fiil yepyeni karmik maddenin birikmesine yol açar. Yaşamak demek faaliyet hâlinde olmak demektir. konuşma, fizik eylem ve zihnî faaliyet olarak; her gün bir şeyler yapmaya devam etmek demektir. Bu da, elde olmadan, gelecekteki eylemlerin “tohumları”nı de­polamakla sonuçlanır, ki bu “tohumlar”gelişir ve iler­deki ıstıraplarımızın, sevinçlerimizin, durumlarımızın ve varoluşlarımızın “meyveleri” olarak olgunlaşırlar.

Bu tür “tohumlar”, sürekli “içeriye akış” sayesinde ya­şam monadı’na girerek orada yerleşirler. Zamanı gelin­ce de yaşam şartlarına dönüşerek, başarı ve felâketlere yol açarlar ve gelişmekte olan bir bireyin bireylik mas­kesini -fizyonomisini ve karakterini- örerler. Yaşam sürecinin kendisi karmik maddeyi tüketerek aynen bir yakıt gibi yakar ama, aynı zamanda, hayatî işlemleri yakıcı merkezine de yepyeni karmik maddeler cezbeder. Böylece, yaşam monadı’na tekrar karma bulaşmış olur. Gelecekteki meyvelerin yeni tohumları içeriye ak­maya devam eder. Birbiriyle çelişen, ama yine de kesin­likle birbirini tamamlayıcı olan bu iki süreç bu şekilde işlemeye devam eder. Tohumlar, karmik maddeler, her an, psikosomatik sistemin bilinçsiz ve aynı zamanda bilinçli faaliyetleri vasıtasıyla seri bir şekilde tüketilir­ler ve gene aynı bu faaliyetler sayesinde karmik depola­ma hazneleri sürekli olarak tekrar doldurulurlar. Böy­lece, kişinin yaşamını oluşturan büyük yangın sürüp git­mektedir.

Kendi kendine yeterli olan bu sürekli, ikili sürecin yaşam monadı’nın suptil kü­resi (sphere) ya da bedeni içerisinde oluştuğu kabul edi­lir. Suptil karma maddesinin sürekli olarak yaşam mo- nadı’nın içine akması, sonuç olarak yaşam monadı’na ‘renk veren’, bir tür sıvı boyaların içeriye akışı şeklinde tasvir edilir. Yaşam monadı, orijinal hâlinde, karmik madde ile renklendirilmemişken, lekesiz, renksiz ve mü­kemmel bir şekilde saydam olan suptil bir ‘kristal’dir.

Bu saf yaşam monadı’na giren akış, onu bulandırır ve gerçekleştirilen fiilin ahlakî özelliğine tekabül eden bir renk bulaştırır. Günahkâr fiiller bir “kötü karma akışı” na (papa-asrava) yol açarlar ve bu da yaşam monadı’ndaki karanlık maddeyi arttırır. Öte yandan, erdemli fiil­ler bir “iyi ya da kutsal karma akışı”na (punya-asrava) sebep olurlar, ki bu da yaşam-monadı’nı beyazlaştırma eğiliminde olur. Bu kutsal karma dahi yaşam-monadı’nı dünyaya bağlı tutar. Ancak, erdemli fiiller, açık renkler veren karmik maddeyi arttırmak suretiyle, daha bir ıs- tırapsız ve daha bir sevinç verici bağlar oluştururlar.

Karmik maddenin yaşam monadı’na bulaştırdığı ve en açık, parlak tonlardan en koyu, karanlık lekelere ka­dar uzanan karmik renkler 6 adettir. Böylece, yaşam monadı’nın her birinin kendi özel rengi, kokusu, tadı ve kavranabilirlik niteliği olan ve yükselen bir dizi oluştu­ran altı türü bulunduğu belirtilmektedir:
6. Beyaz (sukla)
5. Sarı ya da roze (padma)
4. Alev kırmızısı (tejas)
3. Güvercin grisi (kapota)
2. Koyu mavi (nila)
1. Siyah (krişna)

Bu altı tür, birer çift türü ihtiva eden üç ayrı gru­ba ayrılmakta ve her bir çift, klâsik Sankhya ve Vedanta öğretilerinin “üç guna”sına ya da “üç doğal niteliği”ne tekabül etmektedir.
Jaina renkleri no. 1 ve no. 2 karan­lıktır: “Tamas” (karanlık) gunasına tekabül eder. Renk no. 3 dumansı gri ve no. 4 alev kırmızısı olduğun­dan her ikisi de ateşe aittir: “Rajas”(ateş) gunasına tekabül eder. Renk no. 5 ve no. 6 ise nispeten saf olan hâllere ait olduklarından berrak ve parlaktırlar.” Sattva” (erdemlilik, iyilik, mükemmellik, berraklık; ideal varlık; maddenin en yüce hâli) gunasına tekabül eder.Siyah, öteki varlıklara kötülük yapan ve eziyet eden merhametsiz, zalim, kaba insanların rengidir.Koyu mavi, başkalarını kandıran ve kendini menfaat karşılığı satan, kıskanç, aç gözlü, şehvanî ve dönek ka­rakterlerin rengidir.Güvercin grisi, kayıtsız, düşüncesiz, kontrolsüz ve huysuzların rengidir.Ateş kırmızısı, akıllı, dürüst, âlicenap ve dindar kimselerin rengidir.Sarı renk, merhamet, diğerkâmlık, başkalarını dü­şünme, şiddet kullanmama ve kendini kontrol etmeyi belirler.Beyaz, duygularına hiç kapılmayan, kendi çıkarını kesinlikle düşünmeyen ve taraf tutmayan varlıkların rengidir.

Bu renkler varlığın Evren’de ikamet edeceği âlemi ve bu âlemin yüksek ya da düşük düzeyde olup olma­masını belirler. Örneğin, Tanrılar ve Göksel Varlıklar parlak tonlara, hayvanlar ve cehennemin ıstırap içinde­ki sakinleri karanlık tonlara sahiptirler. Bir yaşam sü­resince yaşam monadı’nın rengi, varlığın ahlakî davra­nışına göre sürekli değişir. Merhametli, diğerkâm olan ve saflığa, feragat etmeye, aydınlanmaya ve kurtuluşa doğru bir eğilim gösteren kimselerde kristalin rengi sürekli açılır ve sonunda açık renkler hakim olur. Nefsanî, düşüncesiz, kayıtsız kişilerde ise kristalin karan­lığı siyah renge dönüşür. Sonuç olarak, yaşam monadı, rengine göre, Evren katmanlarının içinde sözün tam an­lamıyla ya yükselir ya da düşer.

Karmik madde, suptil olmasına karşılık, yaşam monadı’nı aşağı çeken bir ağırlık oluşturur ve bilgisiz eylem katmanlarının (spheres) bir ya da diğerinde alıkoyar. Yaşam monadı’nın bu katmanlardaki kesin yer­leştirilişi, yoğunluğuna ya da özgül ağırlığı bağlıdır, ki bu da yaşam-monadı’nın edinmiş olduğu renk to­nu ile belirlenir. Koyu renkler -koyu mavi ya da si­yah- monadı Evren’in aşağı katlarında, mineral ve bitki yaşamlarının dünyalarında ya da cehennemin yer­altı bölümlerinde tutarken, öte yandan, renk tonunun açılmasıyla birlikte yaşam monadı da bir dereceye ka­dar ağırlıktan kurtulur ve daha yüksekteki katmanların bir ya da diğerine çıkar. Belki de dünya yüzeyinde ve çok sayıdaki Evren katmanlarının ortasındaki düzlem­de yer alan beşerî âleme ya da hatta Tanrısal Varlıklar’ındaha yüksekteki, Göksel Mekânları’na kadar yükselir.

Jaina metinlerinde, bu olgunun anlatılması için, sık sık hava kabarcığı benzetmesine başvurulduğu görülür. Yaşam monadı, hâlâ daha erdemli karmanın ağırlığı ile yüklü olan Işık Varlıklar’ın, hayırlı düşünce ve eylem­lerden oluşmuş önceki yaşamlarının meyvelerinin tadı­nı çıkardıkları, Tanrılar’a ait Göksel Bölgeler’den geçe­rek yükselir. Hava kabarcığı, kendiliğinden ışıyan ve şeffaf bir hâle gelmiş olarak, Evren’in kubbesine – süt­ten ve incilerden daha beyaz, altından ve kristalden da­ha görkemli ve ilâhi bir şemsiye şeklinde olan, “azıcık eğimli” (işat-pragbhara) adıyla anılan o en yüksek kat­mana yükselir.

Bir diğer benzetme ise, yaşam monadı’nı su kabı hâline getirilmiş bir sukabağı ile kıyaslar; sukabağının içi oyulmuş ve sağlamlaşması için yüzeyi kil tabakala­rıyla sıvanmıştır. Böyle boş bir kap, suya konulduğu takdirde, dibe çökecektir. Fakat, kil tabakaları giderek çözüldükçe sukabağı doğal hafifliğine kavuşacak ve ha­vayla dolu olduğu için de sudan daha hafif bir hâle ge­lip otomatik olarak havuzun dibinden yüzeyine doğru yükselecektir. Yaşam monadı, böyle otomatik bir hare­ket ile bir kez karmik maddeden sıyrıldı mı, esaretinin derinliklerinden -bireysel varoluşun sır tabakalarının ve maskelerinin denizaltındaki dünyasından- yukarı­ya doğru yükselir.

b-) Budizm’de Karma Öğretileri

Budizm’in kurucusu olan Buddha’ya göre, Evren, ‘Karma’ olarak bilinen tabii bir sebebin tasarru­fu altındadır. Bir varlığın geçmiş varoluşlardaki yarar­lılıkları ve ihtarları, onun, şimdiki varoluşundaki duru­munu belirler. Dolayısıyla, her insan, şimdi uygulamak­ta olduğu neticelerin sebeplerini hazırlar. Buddha, ün­lü Benares Söylevi’nde, Karma konusunu şöyle anlatı­yordu:

“Ey keşişler, bu iki aşırı yol, yola çıkanlar tarafın­dan izlenmemelidir. Hangi iki yol?Bunlardan biri, duyusal zevklere kendini ada­maktır, ki bu, değersiz, kazançsız bir uygulamadır, dünyasal yoldur; ve diğeri ise, kendini zahitliğe ada­maktır, ki bu, ıstıraplı, boş ve kazançsız bir yoldur.Tathagata, bu iki aşırı yoldan kaçınarak, göz­leri açan, bilgi veren, sükûna, ilhama, aydınlanmaya, Nirvana’ya ulaştıran o ‘orta yol’un bilgisini edindi. Ve ey keşişler, gözleri açan… Nirvana’ya ulaştı­ran o ’orta yol’ nedir? Ant ederim ki, o, Kutsal (Ariyan) sekiz katlı yol­dur, yani: Doğru görüş, doğru amaç, doğru söz, doğru eylem, doğru yaşayış, doğru çaba, doğru hatırlayış, doğ­ru içe dalış. Bu, ey keşişler, gözleri açan… Nirvana’ya ulaştıran ’orta yol ‘dur.

İşte, ey keşişler, Istıraba dair Kutsal hakikat şu­dur: Doğum, ıstıraptır; ihtiyarlık, ıstıraptır; hastalık, ıstıraptır; aynı şekilde, üzüntü ve keder, elem, inleme, ümitsizlik de ıstıraptır. Sevmediğimiz şeylerle bir araya gelmek, hoşumuza giden şeylerden ayrılmak; onlar da ıstıraptır, istediğin şeyi elde etmemek; o da ıstıraptır. Kısacası, bu beden, temelinde (maddeyi)kavrarsak yatan bu beş katlı kütle, ıstıraptır.İşte ey keşişler, Istırabın ortaya çıkışına dair Kut­sal hakikat şudur: Istırabı ortaya çıkaran husus, kâh burada, kâh şurada özlem içerisinde dolanıp duran arzu ve ihtirasla birlikte, tekrar doğmaya yol açan o susuzluktur; yani, duyusal zevklere duyulan susuzluk, gene doğmaya duyu­lan susuzluk, varoluşun bitmesine duyulan susuzluk­tur… Ve, ey keşişler, ıstırabın sona ermesine dair Kut­sal hakikat şudur: Ant ederim, ki, o, bu susuzluğun, tamamıyla ve ihtirassız bir şekilde kesilmesi, bırakılması, terk edilmesi, bu susuzluktan kurtulmak, bu susuzluğa özlem duyulmamasıdır.

İşte ey keşişler, bu… Kutsal hakikatlere dair bil- gim ve anlayışım, esas mahiyetleri itibariyle, pek arın­mış olmadığı sürece, ben de, bu dünyada en yüce ay­dınlanmayı içeren tek bir aydınlanmanın olduğundan emin değildim.Fakat, ey keşişler, bu… Kutsal hakikatlere dair bil­gim ve anlayışım, esas mahiyetleri itibariyle, oldukça arınır arınmaz, en yüce aydınlanma ile aydınlanmanın ne demek olduğuna dair artık kanaat sahibi olmuş­tum. Bunlara eriştiğim zaman anladım ki bu âlemde, Tanrılar’ın alemi ile, Mârâ ve Brahma alemi ile birlik­te bütün varlıkların göğsünde, zahitler ve Brehmenler’le, Tanrılar ve insanlarla birlikte Buddha’nın yüce merte­besine kavuşmuştum. Artık, bende bilgi ve anlayış or­taya çıktığı için biliyorum; kalbimin kavuştuğu özgür­lük kesindir. Bu, benim son doğumumdur. Benim için, bundan sonra yeni bir doğum yoktur.

Ben bu alemde birtakım zenginler görüyorum. On­lar, kazandıkları servetlerden -delilikleri dolayısıyla-kimseye bir şey vermezler. Onlar hırsla hâzineyi hazine üzerine yığmakta ve her gün biraz daha zevk ve sefa akıntısına kapılıp gitmektedirler. Okyanusun öte yanın­daki toprakları yöneten kral doymak bilmez bir hırsla, denizin beri yanındaki toprakları kendine bağlamak is­tiyor. Oysa ki, bu zevke doymak bilmeyen kral ve daha birçok insanlar, ölümün avı olacaklardır. Ne anne baba, ne yoldaş, ne dost… ölmekte olanı kurtaramaz. Miras­çıları servetini, kendisi de eylemlerinin ücretini alır. Ölmekte olana ne servet, ne kadın, ne çocuk, ne zengin­lik ve ne de saltanat arkadaşlık edebilir.

Hayat için bir sonsuzluk yoktur. Düşünce zinciri, kontrolüne imkân bulunmayan girdaplarda mahvolur. Soranlar hatadadır; karşılık verenler de hatadadır. En iyisi sus… Kutsal Kitaplar, Brahma’nın, insanları geceleri de görüp hidayetinden yararlandırdığını söylerler. Fa­kat hiç bir fâni göz, onu görmemiştir. Onu görmek iste­yen için, perdenin arkasından, kendisini bizden sakla­yan diğer bir perde çıkar. Işınlar artacaktır, fakat per­deler sonsuzdur. Sizler için her sebebin amacını ve her etkinin eserini bilmektenbaşka lâzım olan bir şey yok­tur. Yer, gök ve bütün âlemler bir eksen üzerinde döner­ler. Bunu durdurmak imkânsızdır. Siz, tapınmalarınızı düşününüz; mutlaka karanlıklar aydınlanacaktır; fakat kurbanlar ve armağanlar vererek güçsüz Tanrılar’ın hi­mayesini aramaya kalkışmayınız. Kardeşlerim, kurtulu­şu kendi iradenizde arayınız. Zira, insanı hapseden şeyler kendi içinizdedir. Birer mutluluk iklimi olan gökler­de melekler bile geçmiş zamanların meyvesini toplarlar.

Cehennemin en derin uçurumlarında da şeytanlar ceza­larına katlanıyorlar. Evren ise, durup dinlenmeden doğ­masına devam ediyor. Düşenler çıkabilir, çıkanlar düşe­bilirler. Sizleri bu dönüp duran felek üzerinde sabit bir noktaya bağlı kalmaya zorlayan yoktur. Sizi bu âleme bağlayan zincirleri koparınız; eşyanın ruhunu, özünü ta­dınız ve göksel bir rahatlığa eriniz.

Ey ıstırap çekenler, sizler de biliniz ki bu ıstıraba sebep olan yine kendinizsiniz. Kitaplar doğru söylü­yor: Her insanın hayatı, ezelden beri geçmiş günlerinin bir bileşkesidir. Geçmişte yapılan yanlış hareketler elem, geçmişte yapılan iyilikler ise mutluluk verirler. Istırabın kaynağını bilen kimse, bu ıstıraba sabırla kat­lanabilirse, geçmişte ihmal ettiği borçları ödemek mak­sadıyla aşk ve hakikât içinde savaşabilirse ve her günbiraz daha merhametli ve adaletli bulunur, aşkı ve ha­yatı sona erinceye kadar gönlünde kanayan emel kökleri­ni koparıp atabilirse, öldüğü zaman hesabı hazırdır. O, sizin hayat adını verdiğiniz şekilde yaşamaktan uzaktır. Sonunda işkence adını alan tutkuları bilmez; lekeleyen günahı tanımaz; yeryüzünün hep işkence ve elemden başka bir şey olmayan sevinç ve kederleri artık onun esenliğini bozamaz. O, Nirvana’ya girmiştir. O, bizim gi­bi yaşamaz. Fakat o, yine hayatla birlik halindedir.

İşte benim mezhebim, ‘Karma mezhebi,’ buradan başlar, gü­nahların pası ve hayat bir alev gibi söndükten sonra ölümde nihayet bulur. En parlak yoldan gitmek isteyen ey aziz kardeşlerim, şu dört büyük hakikâti öğreniniz: Bunlardan birincisi, hayatın bir işkence olduğunu bilmektir, bunu kabul ediniz. İkincisi, işkencenin birta­kım emel ve arzulardan, tutkulardan meydana geldiğine akıl erdirmektir. Üçüncüsü, arzuları kırarak benliği yenmek ve bu yenilgiye uğramış olan benliği sevmek su­retiyle arzuya ve zulme gem vurmaktan ibarettir. Böyle­ce kendi benliğimize ebedi güzellikleri tercih ederek sev­me gücünü kazanabiliriz. Dördüncü hakikât ise insanı tehlikesiz bir sığınağa götüren yolu bulmaktır. Cesur bir insan, atılır, ilerler; zayıflar ise geri kalır. Fakat, her azim ve irade sahibini daima güneş ışıklarıyla yıkanan bir doruk beklemektedir.

Karlı bir tepede ayakta duran bir şahıs, başının üs­tünde nasıl sonsuz bir mavilikle çevrili olarak bulunur­sa, aynı şekilde, nefsine hakim olmak üzere yola çıkan ve bunu başaran kimse de Nirvana’ya ulaşmış demektir. Böyle bir insan, Tanrılar’ı bile kıskandırır ve bu fâni âlemde onu sarsacak hiç bir kuvvet bulunamaz. Karma, ona yeniden mekânlar yapamaz.”

c) Bhagavad Gita ve Karma-Yoga

Büyük Hint Destanı Mahabharata’nın Bhagavad Gita (Tapınılacak Varlığın Şarkısı) adlı bölümünde,Vişnu’nun enkamasyonu Tanrı Krişna ile Prens Arjuna arasındaki diyalog anlatılır. Bu diyalog sırasında Krişna, Arjuna’ya, “Karma Yoga” denilen “eylem yoga”dan bahseder ve ’eylem içersinde feragat’in ‘eylemden feragat etmek’ten daha üstün olduğunu belirtir:

“Arjuna:
Eğer vizyon’un eylemden daha yüce olduğu düşüncesindeysen, o halde neden sa­vaşın dehşetli eylemini bana reva görüyorsun.Sözlerin çelişkili geldiği için zihnim karmakarışık. Bundan dolayı, En Yüce Mertebe’yi hangi yol vasıta­sıyla edinebileceğimi söyle bana.

Krişna:
Ey günahsız prens, sana önceden de söylediğim gi­bi, bu dünyada iki mükemmellik yolu vardır: Sankhyalar’ın bilgelik yolu olan Jnana Yoga ve Yogiler’in ey­lem yolu olan Karma Yoga.İnsan eylemden kaçmakla eylemden âzâde olmaz. Sadece dünyayı terk etmekle en yüce mükemmelliği edin­mez.Çünkü, insan, bir an için dahi eylemsiz olamaz. Her­kes, elinden bir şey gelmeksizin, Tabiat’ın halk ettiği güç­ler tarafından eyleme sürüklenir.O kişi ki, kendisini eylemlerden uzak tutar, fakat onların zevklerini kalbinde düşünüp taşınır, o bir yanıl­gı içindedir ve Yol’un sahte bir izleyicisidir.Fakat, bağlılıklardan özgür olarak ve güçlerini uyum içersinde yöneten bir zihinle, Karma Yoga yolu, adan­mış eylem yolu üzerinde çalışan insan yücedir.

Eylem eylemsizlikten daha yücedir: Bundan dolayı, yaşamdaki vazifeni yerine getir. Eğer hiçbir eylem olma­saydı, bedenin yaşamı da var olamazdı. Dünya, eylem adanmadıkça, eylem bağları içer­isindedir. O halde, eylemlerin saf, arzu bağlarından öz­gür kılınmış olsunlar. Yaradılış’ın Rabbi, hem insanı hem de fedakârlığı yarattığında şöyle dedi: Fedakârlık ile çoğalacaksın ve tüm arzularını elde edeceksin. Fedakârlık ile Tanrılara saygı göstereceksin ve Tan­rılar o zaman seni sevecekler. Ve böylece onlarla uyum­lu bir hâlde en yüce iyiyi edineceksin. Çünkü, senin fedakârlığından hoşnut kalarak, Tan­rılar sana tüm arzularının sevincini bahşedecekler. An­cak bir hırsız ihsanlarının tadını çıkarır ve onları feda­kârlık üzere sunmaz.

Feda edilenden arta kalanları yiyecek olarak alan kutsal insanlar tüm günahlarından azat olurlar; fakat, kendi kendilerine ziyafet çeken günahkârlar gerçekten de günah olan yiyeceği yerler.Yiyecek tüm canlıların yaşamıdır ve tüm yiyecek yukarıdaki yağmurdan gelir. Fedakârlık göklerdeki yağ­muru getirir ve fedakârlık kutsal eylemdir.Kutsal eylem Vedalar’da tanımlanır ve bunlar Ebe­di Olan’dan gelir ve bundan dolayı da Ebedi Olan, bir fedakârlıkta hep mevcuttur.

Yasa’nın Çarkı böyle harekete geçirilmişti ve gü­nahkâr bir zevk yaşamı içinde onun dönüşlerine yar­dımcı olmayan insan gerçekten de boşuna yaşar.Fakat, o insan ki, Ruh’un sevincini bulmuştur ve Ruh’ta tatmin olur, huzurunu Ruh’ta bulur, o insan eylem yasasının ötesindedir.O, yapılmış olanın ötesinde ve yapılmamış olanın ötesindedir ve tüm işlerinde ölümlü varlıkların yardım­larının ötesindedir.Bundan dolayı sen de bağlılık bağlarından özgür olarak, yapılması gereken işi yap: Çünkü, içi saf olan insan gerçekten de En Yüce Mertebe’yi edinir.

Kral Janaka ve öteki savaşçılar mükemmelliğe ey­lem yolu vasıtasıyla vardılar: Senin amacın herkesiniyiliği olsun ve sonra yaşamdaki vazifeni yapmaya de­vam et. En iyi insanların eylemlerinde başkaları kendi ey­lem kurallarını bulur. Yüce bir insanın izlediği yol dün­ya için bir rehber olur.

Arjuna, tüm dünyalarda yapacak hiç bir işim yok çünkü, bunlar benimdir. Elde edeceğim hiç bir şey yok, çünkü her şeye sahibim. Ve yine de çalışırım.Eğer, hiç yorulmadan, sonsuza kadar eyleme bağlı olmuş olmasaydım, birçok yollar izleyen insanlar benim eylemsizlik yolumu izleyeceklerdi.Eğer benim çalışmamın bir sonu olsaydı, bu dünya­lar yıkılıp sona erecekler, her şeyde kargaşa hüküm sü­recekti: Bu da tüm varlıkların ölümü olacaktı.

Akılsızların, nefsanî işlere esir olarak nefsaniyet içerisinde çalıştıkları gibi, akıllı insan da tüm dünyanın iyiliği için diğerkâmca çalışsın.Akıllı insan, akılsızların zihnini nefsanî işlerinde rahatsız etmesin. O, kendini adamışlıkla çalışarak, on­lara iyi işin sevincini göstersin.Tüm eylemler, Tabiat güçlerinin iç içe örülmeleri ile zamanda yer alırlar; fakat, nefsanî yanılgı içinde kaybolmuş insan, aktörün kendisi olduğunu sanır.Fakat, Tabiat güçleri ile eylemler arasındaki ilişkiyi bilen insan, Tabiat’ın bazı güçlerinin Tabiat’ın öteki güçlerini nasıl etkilediklerini görür ve onların esiri ol­maz.Tabiat güçlerinin yanılgısı içinde olanlar kendileri­ni bu güçlerin işine bağlı kılarlar. Her şeyi gören akıllı insan, her şeyi görmeyen akılsızları rahatsız etmesin.

Tüm çalışmalarını bana sun ve zihnini En Yüce’nin üzerinde odakla. Boş ümitlerden ve nefsanî düşünceler­den âzâde ol ve iç huzuruyla savaşını yap. Benim doktrinimi izleyen ve imanı olan ve iyi ni­yetli olanlar, saf çalışma sayesinde özgürlüklerini bulur­lar. Fakat, benim doktrinimi izlemeyenler ve kötü ni­yetli olanlar, tüm bilgeliğe gözleri kapalı, zihinleri kar­makarışık olan insanlardır: Onlar kaybolmuşlardır.Akıllı bir insan dahi tabiatının empülsü altında faaliyet gösterir: Tüm varlıklar tabiatı izlerler. Tahdit etme ne işe yarar ki?
Tabiat eşyasına karşı duyulan nefret ve ihtirasın kökleri insanın aşağı tabiatındadır. İnsan onların kuvveti altına girmesin: Onlar, yolu üzerindeki iki düş­manıdır. “

d) Brahma Öğretisi’nde Karma Yasası Türleri

Brahma Öğretisi’ne bağlı olan ve tâli-ekolleriyle bir­likte ‘modern entelektüel Hinduizm’in karakteristik va­sıflarının kaynağını oluşturan Hint felsefe ekolü Vedanta (Vedalar’ın Amacı), üç tür Karma’dan bahse­der :

1 – “Sancita-karma” : Öteki fiillerin sonucunda hâ­lihazırda depolanmış bulunan, fakat henüz filiz verme­ye başlamamış olan “kader tohumları”. Kendi hâllerine bırakıldıkları takdirde, bu tohumlar zamanla, kuvveden fiil hâline geçmemiş (latent) olan bir dizi hâl üretecekler ve bunlar da bir yaşam öyküsü or­taya çıkaracaklardır. Fakat, hâlâ daha tohum hâlinde olduklarından, filiz verip, olgunlaşıp da kendilerini bir yaşamın hasat mevsimine dönüştürmeye başlamamış­lardır.

2- “Agami-karma” : Kişinin, hâlihazırdaki yaşam öyküsünün esasını oluşturan cehalet yolu üzerinde yü­rümeye devam etmesi halinde normal olarak toplana­cak ve depolanacak olan tohumlar. Yani, kişinin henüz kendi üzerine çekmemiş olduğu kader.

3- “Pararabdha-karma” : Geçmişte toplanıp de­polanan ve gerçekte gelişmeye başlamış olan tohumlar.Yani, gerçek olaylar şeklinde meyve veren karma. Bu olaylar, hâlihazırdaki yaşam öykümüzün olayları ve un­surlarının yanısıra, onları üreten ve sürdüren kişiliğin özelliklerini ve mizacını da kapsarlar; hâlihazırdaki mevcudiyeti, bitimine kadar biçimlendirmeye devam ede­ceklerdir.

e) M. Hiriyanna : Hint’te Karma Öğretisi

Karma doktrinine duyulan inancın, yüzyıllar boyun­ca Hindistan halkının yaşamı üzerinde derin bir etkisi olmuştur. Bu doktrinin, net bir şekilde ayırt edilmesi gereken iki ayrı yönü vardır: Birincisi, karma doktrini, sebep-sonuç prensiplerini beşerî davranış sahasına kadar yayar ve aynen fizik dün­yadaki her olayın, kendisinden önceki olaylar tarafın­dan belirlenmesi gibi, ahlâk dünyasında olan her şeyin de önceden tayin edildiğini öğretir. İnsanın yaptığı her şey eğer bu şekilde daha önceden tayin ediliyorsa, o halde bu doktrinin kaderci fatalistik bir hâle gelip gel­mediği ve böylece özgürlüğün kullanılması açısından in­sana imkân tanıyıp tanımadığı hakkında bir soru soru­labilir.

Bu soruyu yanıtlamak için, ’özgürlük’ sözüyle tam olarak ne demek istendiğini açıklamak gerekir. Ki­şinin, yaptığı şeylerde dıştan gelen unsurlar tarafından kontrol edilmesi, özgür bir âmil olmaması demektir. Fakat bu, özgürlüğün, belirlenimin tamamen yok oluşu ya da salt kapris anlamına geldiği sonucunu vermez. Gelişi güzel değişen güdüler ile faa­liyet göstermek, aynen bir çok hayvanın yaptığı gibi, itkilere göre hareket etmek olacaktır. Bu sebepten, öz­gürlük, sınırsız bir serbestlik şeklinde değil de kişi­nin kendisini belirlemesi olarak mütalâa edilmelidir.

Bundan dolayı da karma inancının kaderciliğe yol açıp açmayacağını sorduğumuzda, bu inancın öz-belirlenimi imkânsızlaştırıp imkânsızlaştır­madığını öğrenmek istemekteyiz. İmkânsızlaştırmadığı barizdir: Çünkü, bu doktrin, bir eylemi belirleyen se­bepleri, faaliyet gösteren bireyin ta kendisine kadar iz­ler. Ancak, bu sebeplerin hepsi de tek bir yaşamın dar sınırları dahilinde bulunamayacaklarından, karma dok­trini, benliğin (jiva) ard arda birbirini izleyen bir ya­şamlar dizisi içersindeki sürekli var oluşu ya da “samsara” teorisini kabul etmektedir. Böylece, reenkarnasyon teorisi de karma doktrininin vazgeçilmez bir do­ğal sonucu olarak ortaya çıkar.

Batı felse­fesine aşina olanların bildikleri gibi, Kant’a (1724-1804) göre, ahlakî bilinç gerçeği kişisel ölümsüzlüğün garantisidir. Eğer şimdi yaşama bu perspektiften ba­kacak olursak, bir kimsenin hâlihazırdaki tutumu ve bunu izleyen iyilik ya da kötülük, bir ya da bir başka varoluş hâli içerisinde yapmış olduğu kendi eylemlerin­den ötürüdür. Böylece, kader, kadim bir kaynakta belirtildiği üzere, önceki yaşamlarda yapılanları tanım­lamak için kullanılan değişik bir isimden başka bir şey değildir. Sonuçta, uygulandığı hareket tarzına kendisi­ni zorlayan hiçbir dışsal Kader olmadığına göre, insan, yukarıda belirtilen anlamda özgürdür ve karma doktri­ni de böylece kaderciliğe yol açmaz.

Kuşkusuz, bu noktada, kişinin yaptıklarının sorum­luluğunun ilk kez ne zaman ortaya çıktığına dair bir so­ru sorulacaktır. Fakat, böyle bir soru gerçekte kabul edilemez. Çünkü, bu soru, benliğin hiçbir hâl içerisinde bulunmadığı bir zamanın mevcut oldu­ğunu var sayar. Benliğe dair böyle bir görüş, hiç bir kim­seyi belirlemeyen salt bir hâl kadar anlamsız bir soyut­lamadır. Benlik, bizce hep bilindiği şekliyle, daima be­lirli bir hâl stokuna sahip olan bir benlik anlamına ge­lir ve bu husus, Hint yorumlamalarında, karma’yı başlangıçsız (anadi) olarak tanımlamakla belirtilir. Bu şu anlama gelir ki, bir bireyin tarihini ne kadar geri­ye kadar izlersek izleyelim, onun karakterden tamamen yoksun olduğu bir safhaya hiç bir zaman ulaşamayaca­ğız. Böylece, öz-belirlenim tüm safhalarda mevcuttur ve karma doktrini, dışardan gelen herhangi bir sınırlama­nın empozisyonunu hiçbir şekilde ima etmemektedir.

Şimdi her ne ile karşılaşıyorsak, netice itibariyle bunun tek sorumlusunun kendimiz olduğunu kabul et­tikten sonra dahi şöyle bir düşünce ortaya konabilir: Biz kendi kendimize yardım etmeye hiç bir şekilde muk­tedir değiliz. Çünkü, karşılaştığımız olaylara yol açan ‘geçmiş karmamız’ın gidişatını değiştirenleyiz. Üzeri­mizdeki sınırlama dışsal olmayabilir ama, yine de bir sınırlamadır ve bundan dolayı da eylem özgürlüğü di­ye bir şey olamaz. Bu tür bir itirazı yanıtlamak için, karma doktrininin temelinde yatan “ahlâki bir ödüllen­dirilme ya da cezalandırılma” fik­rine dikkati çekmek gerekir. Bilerek yaptığımız her şey, er ya da geç, lâyık olduğumuz sonucu bize verecektir ve bundan hiçbir şekilde kaçılamaz.

Ne ektiysek, onu biçmeliyiz. Yani, karma doktrini, sadece, yaşamımızda­ki olayların kendilerinden önce gelen sebepler tarafın­dan belirlendiği gerçeğini değil, bunun yanısıra, yaşa­mımızda nasibimize düşen ödüller ya da cezalarda mut­laka bir adaletin mevcut olduğu gerçeğini de belirtir.İşte bu husus, karma doktrininin ikinci yönünüoluşturur. Buna göre, karma yasası, körü körüne işleyen mekanik bir yasa değil de esas itibariyle “ahlaki” bir yasadır. Hindistan’daki insanların, bir felâke­te uğradıkları zaman, çoğu insanda yaşamlarının ıstı­raplı ve kederli anlarında ortaya çıkan isyankâr duy­gulara neden kapılmadıklarını açıklayan da işte bu, ger­çekte yaşamda hiçbir haksızlığın olmadığına dair edini­len kanaattir. Böyle bir felaketten ötürü kendilerinden başka hiçbir varlığı suçlamazlar. Aslında, karma doktri­nine olan inancın oluşturduğu bu zihin hâli, bu doktrine olan inancın yol açtığı en sıhhatli sonuçlardan biridir.

Bu ödüllendirilme ya da cezalandırılma fikri, kar­ma doktrininin Evren’le ilgili ahlâkî bir görüş üzerine kurulduğunu ve bundan dolayı da insanı hakikî bir ah­lâk yaşamının yükümlülüklerine bağladığını ima etmek­tedir. Bu doktrin, düşünen ve öz-bilinçlibir varlık olan insanın, birinci görevi olarak azimle pe­şine düşmesi gerektiği bir yaşam idealinin mevcut ol­duğu hakikâtine işaret etmektedir. Diğer bir deyişle, karma doktrini, ahlâkî gelişi imkânını ön görmektedir.
Dolayısıyla da bu doktrinin belirttiği ödüller ve cezalar, bir amaç olmayıp, böyle bir gelişimi sağlamak için kul­lanılan bir araçtan ibarettirler. Böylece, ödül ya da ceza kabilinden uygulamalar olmaktan öteye, ayrıca, insanı ahlâkî açıdan eğitmek üzere kullanılan, doğal sonuçlu bir disiplini oluşturmaktadırlar. Bu durumda, değişik eylem şekilleri arasında seçim yapmak özgürlüğünün karma yasasına uygun olmasının yanısıra, üstelik bir de karma yasasının gerektirdiği bir zorunluk olduğu so­nucunu çıkarmamız gerekmektedir.

Eğer insan kendi genetik yapısının itkilerinin bir yaratığından ibaret olsaydı -onların üstesinden gelmede tamamıyla yeter­siz kalsaydı- kendisine yabancı olan herhangi bir Kader’in kurbanı olmadığını bilmesi hiç bir işe yaramaya­caktı.Ancak, bu, insanın geçmiş karmasının sonuçların­dan kaçınabileceği anlamına da gelmez. Bu durumda in­sanın yaşamı kesinkes bir icap ile karakterize edilir ve insan, yaşamın hoşa gitmeyen tüm deneyimlerini, hoşa gidenler kadar seve seve kabul etmelidir. Bunlar, ken­disini hiç bir zaman kurtaramayacağı, mukadder sonuç­lardır.

Mahabharata’da, bir insanın yaptıklarının sonuç­larının daha sonradan, “aynen bir inek sürüsü arasın­da annesini arayan bir buzağı gibi muhakkak” kendisi­ni arayacağı yazılıdır. Bu açıdan bakılınca, karma bir icabı ima etmektedir. Fakat, yukarda, “ahlâkî gelişim” konusunda belirtildiği üzere, ayrıca bir serbestliği de ima etmektedir. Karma doktrininin ima ettiği hususlar olarak serbestlikle icabın her ikisine birden işaret et­mede herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü, bunlar, kar­manın iki ayrı yönünü tanımlamaktadır. Yaptığımız her şey, ikili bir sonuca yol açar. Sadece ‘doğrudan so­nucu’ (phala), yani yapılan işin mahiyetine göre onu izleyen ıstirabı ya da neşeyi oluşturmakla kalmayıp, ay­rıca aynı işi ilerde de tekrarlamak üzere içimizde bir ‘eğilim’ (samskara) de tesis eder.

Karma doktrininin kapsadığı icap, sadece ikili sonuçlardan birincisi, yani ıstırap ya da neşe açısından geçerlidir. İkinci sonuca, yani eğilimlere gelince, bunlar tamamen bizim kontro­lümüz altındadır ve ahlâkî gelişimimiz tümüyle, kendi­lerini eylemde ifade etmek durumunda olan bu eğilim­leri yönetmedeki ve ayarlamadaki başarımıza bağlıdır.Karmadaki bu ikili anlam, yaşamın ilgilendiği ko­nularda herhangi bir çatallaşmaya ya da amaçlarında herhangi bir çatışmaya yol açmaz. Çünkü, ahlâkî gelişi­min, tüm faaliyetlerin yegâne hedefi yapılması amaçlan­mıştır. Örneğin, Bhagavad Gita’nın apaçık öğretisi de budur. Kişi, ahlâkî tabiatının geliştirilmesini tüm çabaları­nın biricik hedefi olarak benimsemek suretiyle, şimdiki yaşamında olup bitenleri geçmiş karmanın kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirip bunların içinde kaybolmamayı öğrenebilir.

Kaynak: Karma, Sebep Sonuç Yasası- BAM.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER