Ezoterik Kaynaklarda Mayaların İnancı

511

Mu uygarlığının, Atlantis dışındaki en önemli kolonileri Maya ve Uygur kolonileridir. Bunlardan, Amerika Kıtası’ndaki Maya kolonisi, Mu ve Atlantis’in varlıkları hakkındaki pek çok bulgunun kaynağını teşkil etmesi açısından önemlidir. Mu’nun ilk kolo nilerinden birisi olduğu sanılan Maya ların ve onların devamı niteliğinde olan Aztek ve İnkaların, imparatorlarına “Güneşin Oğlu” demeleri, tapınımlarının birer güneş kültü olması tesadüf değildir. Ayrıca, Mısır ve Maya piramitlerinin benzerliği, her iki ülkede bunların törenler için kullanılması ve yeniden doğuş inancının yozlaşmış bir biçimi olan mumyalama işleminin aynılığı, bu iki uygarlığın aynı kökten geldiklerinin ispatıdır. Peru’da güneşe, “Raymi” adı verilmektedir ki, bu deyim ile Ra-Mu’nun benzeşmeleri ortadadır. Aztekler, kendi isimlerinin “Aztlan”dan geldiğini söylemişlerdir.
Onların dilinde “Az” su, “tlan” da ülke anlamına gelmekte ve ikisinin bileşimi, bir adayı tarif etmektedir. Bu anlatımdan, Maya İmparatorluğu’nun halklarının, genellikle Mu kökenli olmalarına karşın, Azteklerin, tufan sonrası bu kıtaya gelen Atlantisliler olabileceği anlaşılmaktadır.33
Halen British Museum’da bulunan Maya yazıtı “Codex Troanus”da, Mu uygarlığının, kitabın yazıldığı tarihten bin 60 yıl önce, Zac ayının 13’ünde, 64 milyon nüfusu ile birlikte okyanusa battığı ifade edilmektedir. Bu ifadeden Codexin, M.Ö. 2 binlerde yazıldığı anlaşılmaktadır ki, bilimsel olarak da bu doğrulanmıştır. Codex’te, Mu’dan “anavatan” olarak bahsedilmektedir. Maya dilinde “Ma” kelimesi, “ülke” ya da “yeryüzü” anlamına gelmektedir. Eski bir Havaii efsanesinde de, “Anavatanımız, krallar,
okyanusun dibinde yatıyor” denilmektedir. Maya kutsal kitabı Popul Vuh’ta (Bir Buket Yaprak), tufan sırasında gökten yapışkan maddeler, ateş ve kül yağdığı, suların kabardığı ve karaların denize göçtüğü yazmaktadır.34

Popul Vuh’ta, yaşanan büyük felaket, “Büyük bir ateş, zehir, taş yağmuru göklerden yağdı. Ateşten daha sıcak rüzgarlar insanları mahvetti. Önce tırnakları döküldü, sonra derileri soyuldu, gözleri kör oldu, etleri çürüyüp dağıldı. Öldüren rüzgar her yere yetişti. Herkesi eritti. Şehirlerin en uzaklarındaki avcıların bile vücutlarında büyük yaralar açıldı” şeklinde anlatılmaktadır. 35

Amerikalı arkeolog ve yazar Augustus Le Plongeon, Maya uygarlığına ait Xochicalho Piramidi’nin duvarlarındaki yazıların, Atlantis’in batışını anlattığını iddia etmiş tir. Ancak Le Plongeon, 19. yüzyılda yaptığı araştırmalın da Pasifik’te batan bir diğer kıta olan Mu’dan haberdar  olmaması nedeniyle, batan kıtanın adını yanlış yorumlamıştır. Le Plongeon’a göre, bu kıtaya Mayalar “Mu”, Yunanlılar ise “Atlantis” demektedirler. Çevirisi Le Plongeon’a ait bu kitabenin anlatımının, Platon’un aktardığı bilgilerle uyumlu olduğu belirtilmektedir. Yerliler bu yazıta, Akabdzip (Kara Yazı) adını vermektedir. Bu yazıya göre Tufan, Zac ayının 13. Chuen (Cuma) günü meydana gelmiş, Atlantis’teki 64 milyon insan, bir gecede sulara gömülmüş ve suların yüksekliği, en yüksek dağlara kadar ulaşmıştır. Bu anlatımdan, her iki kıtanın aynı tarihlerde battığı anlamı da çıkarılabilir. Le Plongeon’a göre, tufan öncesinde Maya ülkesinde ondalık sistem kullanılmaktayken, “Mu Ülkesi”nin batmasından sonra, tüm matematik sistemi 13 sayısı baz alınarak, değiştirilmiştir.

Ayrıca, 13. Cuma’nın uğursuzluğu inancının altında da, büyük tufan yatmaktadır. Mayalar için, Yüce Yaratıcı’nın gözle görülebilir tek temsilcisi, mükemmel bir daire olan ve her şeye hayat veren güneştir. Tüm tapınımları güneşe yöneliktir. Güneş, Yüce Ruhun görünen tezahürüdür. Mayalar tarafından, her şeyi var eden Yüce Ruha “Ku” adı verilmiştir. O, “Lahun”dur. Yani, Bir’deki Bütün, her şeyi içeren Bir’dir. Her şey, Ku’nun yüce iradesi ile, Uol’la yaratılmıştır ve eylem, mükemmel bir daire olan kozmik yumurta ile sembolize edilmiştir. Uol, gözle görülür evreni yaratmak için işe, kendisini bir yumurtada kopyalayarak başlamıştır. Bu yumurta artık hasıl olmuş, vücut bulmuş olarak, Meneh adıyla anılır ve sembolü de ağzıyla kuyruğunu
tutan, böylece mükemmel bir daire meydana getiren yılandır. Bu sembole, Chicken’deki bir tapınağın ön yüzünde rastlanmaktadır. Yerlilerin “Kana” yani, Tanrı’nın Evi diye adlandırdıkları bu yapının kapı girişinin üzerinde, Yaratıcının kozmik yumurtası Meneh sembolize edilmiştir. Mısırlıların, Yüce İnşaatçı olarak tanımladıkları ve babası Kneph’in ağzından bir yumurta olarak çıkan yaratıcı tanrıları Ptah’ın diğer bir ismi de Meneh’tir. Hint Brahma öğretisine göre de, Yüce Ruh, tüm evreni kozmik bir yumurtadan ortaya çıkarmıştır. Manava-Dhrama- Sastra kitabında, “Kendi maddesel öz cevherinden evrenin ortaya çıkmasını tasarlayan Yüce Ruh, önce suları meydana getirdi ve oraya üretken bir tohum yükledi. Bu tohum, bin ışıklı bir yıldız gibi ışıldayan bir yumurta oldu. Yüce Varlık, tüm varlıkların atası olan Brahma formunda, bu yumurtada kopyalanmıştı” denilmektedir. Brahmanist inanca göre, tüm varlıklar, böylece ortaya çıkan Brahma ile tabiatın dişil güçlerinin kişiselleştirilmesi olan Maya’nın birleşmesi sonucu meydana gelmiştir. Brahmanların güneş duasının, “O, Tanrıların topyekûn kuvveti, göğü, yeri ışıltılı ağıyla kaplar. O, her şeyin ruhudur. Sen kendinden var olansın. Sen en harika ışınsın. Işığını bana da bağışla” şeklinde olmasından, bu inancın kökeninde de Yüce Varlığın sembolü Güneş inancının yatmakta olduğu anlaşılmaktadır Yucatan’da bulunan ve bir adı da “Kutsal Sırlar Mabedi” olan Uxmal Mabedi, burasmın, tıpkı Mısır’daki benzerleri gibi inisiasyon törenleri için kullanıldığını göstermektedir. Mabedin içinde, adaylarm smandığı ateş odasının bulunması, tufandan sonra yapılan bu mabedin, Mu dini uygulamalarının ilkel bir devammın gerçekleştirildiği
mekân olduğunu ortaya koymaktadır.

Churchward’ın araştırmalarına göre Maya rahiplik örgütünde inisiye töreni yedi aşamalıdır. Kutsal sırların inisiye adayları birinci aşamada, birisi. çamur, diğeri, kandan oluşan iki ırmağı geçmek zorunda kalmakta ve ancak büyük tehlikelerle dolu bu ırmakları geçmeleri halinde, kendilerini bekleyen rehber rahiplere ulaşabilmekteydiler.
Adaylar bu noktadan itibaren rehberlerinin yardımı ile kırmızı, yeşil, siyah ve beyaz olan dört değişik yolda yolculuk etmekte ve kendilerini bekleyen 12 üstat rahipten oluşan konsey önüne gelmekteydiler. Burada adaylara, oturmaları söylenirdi. Ancak yanılıp da oturan aday, oturduğuna hemen pişman olurdu. Çünkü oturduğu taş, daha önce ateşte iyice ısıtılmıştı. Aday ayrıca, konseye gereken saygıyı göstermediği gerekçesiyle törenden atılırdı.

Oturmayı reddedenler ise karanlık bir eve götürülürlerdi. Işığın hiç girmediği bu evde adaylar, bir gece boyunca kalırdı. Adaylar burada, kendilerine daha önce verilmiş olan meşaleyi, diğer bir deyişle kutsal nurun kaynağını sabaha kadar söndürmeden muhafaza etmek zorundaydılar. Meşaleyi söndürenler, törenden çıkarılırdı.

Bir sonraki sınavda, adaya çok değerli bir bitki verilir ve bu nadide bitkiyi mızraklı savaşçılardan koruması istenirdi. Dördüncü aşamada aday, buz evi denilen çok soğuk bir ortamda bir gece kalmak zorundaydı. Bir sonraki aşamada vahşi hayvanlarla karşı karşıya kalan adaylar, buradan sağ kurtulurlarsa, ateş evi denilen fırın sıcaklığındaki ortamda, bir gece daha geçirmek zorundaydılar. Tüm bu sınavları geçebilenler, son olarak Yarasa Tanrısı’nın evinde gecelerlerdi. Çeşitli öldürücü silahlarla dolu olan bu evde, adaylar sürekli tetikte durmazlarsa, bu silahlardan birisi tarafından kafaları uçurulabilirdi.

Mayalar, dikilitaşlar ve onların geliştirilmiş modeli olan piramitleri, görünmeyen Tanrı’nın yasalarının sembolü olarak görüyorlardı. Yapıtlarında kullanılan üçgen kemerler için de aynı kutsallık söz konusuydu. Maya inancında üçgen, Tanrı’nın erkek ve dişil vasıfları ile bunların bileşiminden doğan evreni sembolize etmektedir. Ufuk Dairesi’ni, sonsuz evrenin amblemi olarak kabul ettiler. Yüce Tanrı kavramını da daire içine yerleştirilebilecek en kusursuz ve basit şekil olan eşkenar üçgen ile sembolleştirdiler. Yukarı bakan üçgen, ateşi, aşağı bakan üçgen, suyu temsil ediyordu. Bunların birleşmesiyle, tüm varlıklar meydana gelmişti. İç içe geçmiş ters üçgenler, yaratıcı Tanrı’nın bir diğer suretiydi. Bölümün başında kullanılan sembolde görüleceği üzere, iç içe geçmiş ters üçgenler arasındaki Tanrının Her Şeyi Gören Gözü sembolü, Mu-Naacal sembolünün Mayalara uyarlanmış versiyonudur. Aşağıdaki sembolde görüleceği üzere, bazen Göz yerine, ilahi kelamın ifadesi olan “Güneş” yada “Tanrının Sureti” sembolü üçgenler içerisine yerleştirilmiştir. Aynı sembolü Aztekler de kullanmış ve bu şekil günümüzde Aztek Takvimi olarak ünlenmiştir. İç içe geçmiş iki üçgen arasına yerleştirilmiş Tanrı sembolü zaman içerisinde, günümüz Masonluğunda kullanılan, Gönye-Pergel içindeki “G” harfine evrilmiştir. Kaideliler de yaratıcıyı, eşkenar üçgenle tanımlamışlardı. Işık saçan bir üçgen içinde Tanrı’nın her şeyi gören gözü, Kaldelilerin kozmik diyagramını oluşturuyordu. Kalti, Maya dilinde, çitle çevrilmiş alan demektir. Kaide kelimesinin kökeninin de, yerleşim birimlerinin etrafının çitlerle ya da duvarlarla çevrilmesinden geldiği düşünülebilir.

Maya rahipleri, öğretileriyle ilgili sırları, mabetlerinin gizli bölmelerinde saklar, bu sırları sadece kendi çocuklarına ya da seçilmiş bazı prenslere emanet ederlerdi. Aynı sistem Mısır ve Babil’de de görülmektedir. Maya başrahibinin unvanı, Manek Maya ya da Hakmak idi ve Kâmil İnsan anlamına geliyordu. Babil kelimesinin etimolojisi “Ba” ve “Bel” bileşik kelimelerine dayanmaktadır. Kadim Maya dilinde bu kelimeler, Yol v e Ata anlamına gelmektedir ve bileşimi, “Uzaktan gelen atalarımızın şehri” olarak tanımlanabilir. Kaide başrahiplerinin unvanları, “Rabmak”tır. Bu kelimenin anlamı da, tıpkı Mayalıların Hakmak’ı gibi, Kâmil İnsan demektir.40 “Hak” ve “Rab”, Yüce Tanrı’nın isimleri olarak semavi dinlerde varlığını sürdürmektedir.

Atlantis’teki, Osiris dini rahiplerine Mason dendiğini daha önce ifade etmiştik. Tufan sonrasında, “Mason” kelimesinin bilinen ilk kullanımına, M.Ö. 7 binli yıllarda Batı Anadolu’da rastlanmaktadır. M.Ö. 2 binli yıllarda Anadolu’da güçlü bir devlet kuran Hititliler aracılığıyla günümüze ulaşan ve Hititçeden farklı, sembolik bir dille yazılmış olan kil tabletlere göre, Batı Anadolu kıyılarının en eski yerleşimcileri, kendilerine “Luvi” adını veren ve günümüzden 9 bin yıl önce yaşamış bir topluluktur. “Luvi” kelimesi, bu halkın dilinde, “Işığın İnsanları” anlamına gelmektedir. Luvi yazıtları ile Miken yazıtlarındaki resim ve sembollerin birbirine çok benzeş oldukları tespit edilmiştir. Luvice, Hint-Avrupa dil grubundandır. Luvilerin tapındığı Ana Tanrıça’nın adı, “Ma”dır. Ma, Anadolu’da varlığı bilinen en eski Ana Tanrıça’dır.

James Churchward, “Mu’nun Çocukları” adlı kitabında, Mu’dan çıkarak dünyaya dağılan İnsanların doğuya giden kolunun, ilk önce Maya uygarlığını ve Maya İmparatorluğu’nu kurduklarını, buradan Atlantis’e geçtiklerini ve Atlantis üzerinden de, Akdeniz kıyılarına kadar ulaştıklarını ifade etmektedir. Ege Denizi adalarına yerleşen Maya-Atlantis kolonicileri, anavatanlarına duydukları sevgiyi, okyanusun öbür tarafına taşıdılar ve başta Hermes olmak üzere tüm tanrıların annesi ve Atlas’ın Kızı “Maia”yı (Ma) Ana Tanrıça yaptılar. Maia’nın Tanrıçalığı uzun yüzyıllar boyu yaşamış ve Batılı dillerdeki Mayıs ayına da adını vermiştir. Halen Hıristiyan dünyasında kutlanmakta olan ve Meryem Ana’ya uyarlanan Mayıs Festivalleri, Maia inancından kaynaklanmaktadır.

Miken uygarlığı, Ege’ye ulaşan Atlantis sömürgecilerinin öğretilerine dayanarak kurulmuştur. Bu İnsanların bir kolu, Aşağı Mısır kolonisini kurarken, bir diğer kolu da, Girit Adası’nda “Miken” kolonisini oluşturmuş ve Batı Anadolu kıyılarına yerleşmiştir. İşte Luviler, Batı Anadolu’ya yerleşen bu Maya-Atlantis insanlarıdır. Aynı halkın bir başka kolu da Fenikelilerdir. Fenikeliler kendilerine “Carou halkı” demekteydi. Fenike adının, eski Yunancada kırmızı anlamına gelen “phoiniks”den türetildiği, bu tanımın da, derilerinin rengi nedeniyle yapıldığı sanılmaktadır. Fenikeliler, kızıl tenli bir ırktı. Sur, Sidon, Babil ve Ugarit’li Fenikeliler, Baba tanrı El ile Eşi Baalat ya da Astarte’ye (Venüs) ve İkiliden doğan oğulları Baal’a tapınırlardı. Güneş ile temsil edilen El, eşini sonsuz aşkla sevse de, en büyük zevki, insan kadınlarını hamile bırakmaktı El, kendisini yoldan geçen bir yabancı olarak tanıtırdı. Bu nedt’nle, onun arzularım tatmin etmek için Fenikeli tüm kadınlar yılın belli dönemlerinde kendilerini, Tanrıça Balat ya da Astarte adma adanmış tapmaklarda yabancı erkeklere sunmakla görevliydiler. Bu dönemler, ilkbahar ve sonbahar ekinokslarına denk geliyordu. Kadınlar bedenlerini bir gün boyunca yabancılara satıyor, elde edilen gelir ile Balat’a kurban almıyordu. Cinsel birleşmenin gerçekleştiği yere sadece yabancı erkeklerin girmesine izin veriliyordu. Bu tapınak fahişelerine, “Kutsal Hizmetkar” anlamına gelen Hirodule adı veriliyordu.

Maya dillerinde “Ma” kelimesi, daha önce ifade edildiği
üzere, ilk gelinen ülkeye bir atıftır. Mısır’a batıdan
gelen yerleşimcilerin, Nil kıyısındaki bu yeni ülkeye verdikleri
isim “Maui” idi. “Ma” kelimesi Mısırcada da, “Batı” ve “Yer” anlamına gelmektedir.44 Ana Tanrıça “Ma”, Pasifik’e gömülmüş olan Mu Kıtası’ın ve Atlantik’e gömülmüş olan Atlantis Kıtası’ın sembolize etmektedir. Luvicede “Mara”, deniz anlamına gelmektedir ve halen kullanılmakta olan Marmara adı, “Ana Tanrıça Ma’nın Denizi” anlamındadır. Luviler, geldikleri uygarlığa işaret edercesine, yerleştikleri bölgedeki en yüksek dağa, halen aynı isimle tanınan “Maya” Dağı adını vermişlerdir. En önemli eril tanrıları, Apollon’dur. Ma’nın oğludur. Bir Anadolu Tanrısı olan ve sonradan Yunan Tanrılar Panteonu’na katılan Apollon, “Işığın Tanrısı” olarak bilinir ve sembolü de “Güneş”tir. Batı Anadolu’daki en eski yerleşim birimlerinden birisi olan Pitane’de bulunan bakır paraların üzerinde, ortasında bir nokta bulunan, beş köşeli yıldız sembolü vardır.

Yeniden doğuşa inanan Luvilerde en gelişmiş meslek, yapı işçiliğidir. Bilinen en eski duvar örme tekniği onlara aittir. Suda yüzen tuğlaları çok ünlüdür. Taştan çatı kurma tekniğini bölgede ilk onlar uygulamış, bu teknik ileride, çembersel kemere evrilmiştir. Yerleşim yerlerinin etrafına, bilinen ilk duvarları çekenler onlardır. Ana Tanrıça’ya ait evleri yapan, yine onlardır.

Eski Mısır dilinde “Bethes”, ev anlamına gelmektedir. Tanrı Amon’a adanmış büyük mabedin bulunduğu Thebes kenti, Tanrı’nın Evi demektir. Genel olarak Tanrı anlamında kullanılan “The” kelimesi, Çin uygarlığında Tao, kadim Türkçede Teo olarak kullanılmıştır. Teo-Man, Tanrı İnsanı yani Kâmil İnsan demektir. İbraniceye Tau olarak geçmiştir ve İbrani alfabesinin son harfidir. Tanrı’nın sonsuzluğuna işaret eden bu harfin sembolü, ileride Hıristiyanların kullanacağı ünlü Haç’tır. Tanrı Bilimi anlamına kullanılan Teoloji de aynı kökten türetilmiştir.

Luvilerde de Beth, ev anlamında kullanılmaktadır. Ma Beth, Ana Tanrıça Ma’nın evidir ve dilimize Tanrı’nın kutsal mekânı mabet olarak geçmiştir. Kâbe’nin bir diğer adı, Allah’ın Evi anlamına gelen Beytullah’tır

Ma kelimesi, Batı dillerine “matter-anne” olarak geçmiştir. Oğul anlamına gelen “Son”, daha önce ifade edildiği gibi, aynı dillerde halen kullanılmaktadır. Ma rahipleri ile Ma için tapınaklar inşa eden taşçı ustalarının adı, tıpkı Atlantis’te olduğu gibi, “Mason”dur. Mason, Ma’nın, yani Ana Tanrıça’nın çocuklarıdır. İlk Mason, Ma’nın oğlu Güneş Tanrısı Apollon’dur. Onun takipçilerine de Mason denir. Ma, öğretinin ilk doğduğu ana kıtaları temsil ettiğine ve oğlu da Güneş olduğuna göre, Masonlara, Mu’nun ve Atlantis’in çocukları ve bir diğer deyişle de, “güneşin-ışığın çocukları” demek doğru olacaktır. Işığın çocukları deyimi, günümüz Masonlarının, halen kendilerini tanımlamak için kullandıkları bir deyimdir. Masonların kendilerini tanımlamaları için kullandıkları bir diğer ifade olan, “Dul Kadının Çocukları” deyiminin bilinen ilk kaynağının da, Luviler olduğu görülmektedir. Ana Tanrıça Ma’nın kocası Tanrı Attis’in, bir ölümlü kadınla ilişki kurması üzerine, ikili şiddetli bir kavgaya tutuşur. Attis, eşinin kıskançlık krizinden kurtulabilmek için, kendi erkeklik organını keser ve kan kaybından ölür. Ma’nın çocukları Masonlar, artık dul kadının çocuklarıdır. Attis, bir akarsu kenarına gömülür ve
gömüldüğü noktadan, ulu bir çam ağacı yükselir. Bu ağaç, yeniden doğuşun bir sembolü olarak görülür. Ma rahipleri her yıl, yeniden doğuş için Tanrı Attis’e adak olarak, rahipliğe yeni kabul edilenlerin erkeklik organlarının ucunu keser, toprağa gömer ve akar suya girerek, kendilerini arındırırlar. Diğer bir deyişle, sünnet ve vaftiz uygulamalarının da, Luvilere kadar dayandığı görülmektedir.

Luvi inisiasyonunda rahip adayları, kendi mezarlarını temsil eden bir çukura götürülür. Adaylar çukura girince rahipler bir boğa getirir ve boğazını keser. Boğanm, üzerlerine akan kanı ile inisiyeler arındırılır ve yeniden doğmuş kabul edilir. İnisiyeler daha sonra, tanrılarla eş kabul edilerek, nektar içebildikleri bir kutsal yemek şölenine katılır. Tören, tanrıça ile mistik bir birleşmeyle devam eder. Her biri birer Attis olmuş olan adaylar, kurban edilen boğanın cinsel organına dokunduktan sonra, göstermelik bir düğün törenine katılır. Akşam inisiyeler, Ana Tanrıçayı temsil eden rahibeler ile birleşir. Aynı uygulama daha sonra, bir diğer Anadolu ana tanrıçası olan Kibele kültüne geçmiştir.

Heredot, Ana Tanrıça Ma’nın bir diğer oğlu kabul edilen Hermes’in ilk olarak, Atina yakınlarına yerleşmiş olan ve madencilik, metalürji gibi ateş unsurunun güçlü olduğu alanlarda yetkinleşmiş, “fırının ustaları” diye tanınan göçer Pelasgların tanrısı olduğunu yazmaktadır.49
Heredot’a göre Hermes’in anayurdu Arkadia’dır. Pelasglar, Ege’nin kuzeyinden Mora yarımadasına M.Ö. 3 binlerde göç etmiştir ve Anadolu’daki Luvilerin bir koludur. Luvilerin bir diğer kolu, Truva uygarlığının kurucularıdır. Truva uygarlığını keşfeden ünlü arkeolog Henry Schileman, Truva’nın Atlantisliler tarafından kurulduğuna inandığını belirtmektedir. Henry Schileman’ın torunu Dr. Paul Schileman’e bıraktığı mektuplar, 1912 yılında The Newyork American dergisinde yayınlandı. Bu mektuplar, Truva kentinin Atlantis’ten Anadolu’ya göç eden Luviler tarafından kurulmuş olduğunu ispatlar nitelikteki bulguları açıklıyordu. Mektupta Schileman’ın ağzından şu ifadeler yer alıyordu:

“1873 yılında Hisarlık’taki Truva harabelerini kazarken Truva kralı Piram’ın hâzinelerini buldum. Aralarında, büyükçe bir bronz vazo vardı. İçinde, bilmediğim bir madenden yapılmış , ne işe yaradıklarını anlayamadığım bazı cisimler, aynı madenden yapılmış paralar buldum. Vazonun üzerinde, “Atlantik Kralı Kronus” yazılıydı. Madeni laboratuarda incelettim. İçinde platin, alüminyum, bakırın yanı sıra, ne olduğu bilim adamlarınca anlaşılmayan başka madenler vardı. Bugünkü teknik bilgimiz böyle bir alaşımı yapmaya elverişli değil.”

Paul Schlieman dedesi tarafından kendisine bırakılan bu vazonun içindekileri şöyle anlatıyor; “Beyaz gümüşe benzer acayip bir maddeden yapılmış dört köşeli iki adet plaka vardı. Üzerlerinde, şimdiye kadar hiç görmediğim bir yazı bulunuyordu. Plakaların arkasında ise hiyeroglif yazısı ile, “Saydam Duvarlı Mabetten Gelme” kelimeleri yazılıydı.” Saydam duvarlı mabet, hem Mu, hem de Atlantis’deki üstü açık mabetlere verilen isimdir.

Kaynak: Ezoterik Batıni Doktrinler Tarihi- Cihangir Gener

PAYLAŞ
Önceki İçerikAvrasyada Dolaşan Hayalet: Galiyev
Sonraki İçerikTiahuanaco
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER