Gılgamış Destanı-V.Bölüm-6

146

                                                  V. Bölüm

(Gılgamış, aşk ve bereket tanrısı İştar ile evlenmeyi reddeder. İştar cennetin vahşi boğasını Uruk’a göndererek intikam alır. Gılgamış ve Enkidu boğayı öldürürler. Enkidu İştar’a hakaret eder ve sonra hastalanarak ölür.)

Gılgamış sağlam surlu Uruk’a dönünce silahlarını temizledi ve parlattı. Kirli saçlarının örgüsünü açtı, yıkadı ve serbestçe omuzlarına bıraktı. Kirli elbiselerini değiştirdi. En son, püsküllü kraliyet pelerinini sırtına aldı, bir kuşakla belinden bağladı ve tacını giydi.

Tanrıça İştar, Gılgamış’ı kraliyet elbiselerine bürünmüş görünce onun soylu güzelliğine hayran oldu ve ona “Gel, evlen benimle Gılgamış! Sen benim kocam, ben de senin karın olayım” dedi.

İştar ekledi, “Senin için altın tekerlekleri ve pirinç boynuzlarıyla mücevher ve altından yapılma bir araba hazırlayacağım. Fırtına cinleri senin güçlü atların olacak ve arabanı çekecekler. Evimize girdiğinde sedir ağacının güzel kokusu seni selamlayacak, krallar, prensler ve soylular hepsi önünde eğilecekler, ayaklarını öpecekler ve sana armağan olarak ovalann ve tepelerin meyvelerini getirecekler. Dağlar ve ovalar bile sana haraç verecek. Keçilerin üçüz, koyunların ikiz verecek. Tayların katır gücüne sahip olacak. Arabanı çeken atlar, ünlü yarışçılar olacak. Senin sabanını çeken öküzün bir benzeri olmayacak.”

“Seninle neden evleneyim” diye sordu Gılgamış. “Sevdiğin herkese kötülük ettin! Dinle, çünkü sevgililerini saymaktan çok mutlu olacağım. Gençliğinde Tammuz’u sevdin, ama onu terk ettin ve yıllarca gözyaşı dökmesine neden oldun. Benekli çoban kuşunu vurdun ve kanadını kırdın. Şimdi o yıllardır meyve bahçelerinde “kanadım! kanadım!” diye ağlar. Sonra savaşta ünlü olan bir aygırı sevdin. Onu ilk önce 21 mil dörtnala koşturarak kamçılayıp mahmuzladın, sonra da onu çamurlu su içmeye zorlayarak ölmesine neden oldun! Annesi hâlâ onun için gözyaşı döküyor.”

Gılgamış devam etti: “Sonra ayaklarına yığınla yiyecek seren çobanı sevdin ve o her gün seni memnun etmek için en iyi keçisini öldürdü. Sense onun aşkını, ona vurarak ve onu bir kurda çevirerek ödüllendirdin. Kendi çobanların onu sürülerinden uzaklaştırdı ve köpekleri bacaklarını ısırdı. Daha sonra babanın hurma bahçesinin bahçıvanını sevdin. Her gün masana küfelerce olgun hurma getirdi. Sen onu bir köstebeğe çevirdin ve toprağa öyle bir gömdün ki, ne yukarı ne de aşağı hareket edebiliyor. Eğer beni sevmene İzin verirsem, bana da en az diğer sevgililerine davrandığın kadar kötü davranacaksın!”

Gılgamış, “Sen soğukta dışarı çıkan bir tepsi kızgın kor gibisin. Sen bir fırtınanın patlamalarını önleyemeyen arka kapı gibisin. Sen içindeki kralı ezen bir saray gibisin. Sen başı örtmeyen bir başlık gibisin. Sen üstündeki örtüyü silkip atan bir fil gibisin. Sen elini süreni siyaha boyayan zift gibisin. Sen taşıyanı ıslatan bir su tulumu gibisin. Sen taş duvardan düşen bir kireç taşı gibisin. Sen giyenin ayağını ağrıtan bir ayakkabı gibisin” diye devam etti.

Onu dinlerken İştar sinirlenmeye başladı. Göklere gitti ve ağlayarak babası Anu’ya yakındı. “Baba” diye başladı. “Gılgamış bana büyük hakaretler etti! Kötü hareketlerimin hepsini yüzüme vurdu.”

Anu, “Eminim ki sen başlattın ve Gılgamış’ın senin utanç dolu işlerini anlatmasına neden oldun” diye yanıtladı.

İştar babasının eleştirisinden korkmadan yalvardı, “Baba, lütfen bana Göklerin boğasını ver ve bırak onu Gılgamış’ı öldürmek için kullanayım. Eğer reddedersen, sürgüleri kıracağım ve ölüler diyarının kapılarını parça parça ederek onları açıkta bırakacağım, ölüleri yeryüzüne çıkaracağım, canlıların arasında beslenip onlardan sayıca üstün olacaklar,”

Anu yanıt verdi: “Eğer sana göklerin boğasını verirsem Uruk ülkesinde yedi yıl süren kıtlık olacak. O kurak yıllar boyunca halkını besleyecek yeterli tohumu toplayıp depoladın mı? Tüm hayvanlar için yeterli ot yetiştirdin mi?”

İştar “Evet baba, insanlar için tohum topladım ve hayvanlara yedi yıl yetecek yem sağladım” dedi.

Bunun üzerine Anu İştar’a göklerin boğasını verdi ve tanrıça, boğayı sağlam surlu Uruk kentine sürdü. Boğa kükreyince yerde bir hendek açıldı ve Uruk’un iki yüz genci bunun içine düşüp öldüler. Bir sonraki gürlemesiyle yerde başka bir hendek daha açıldı ve Uruk’un iki yüz genci daha bunun içine düşüp öldüler. Üçüncü kükremesiyle boğa Enkidu’nun üzerine atladı,

Enkidu yukarı sıçradı ve göklerin boğasını boynuzlarından yakaladı. Boğanın ağzı köpürdü ve köpüklerini Enkidu’nun yüzüne savurdu. Sonra Enkidu’ya kuyruğunun püsküllü ucuyla vurdu. Enkidu sıkıca tuttu ve Gılgamış onun yardımına koştu. İki kahraman boğa ile savaşırken Enkidu onu kovaladı, kuyruğunun kalın tarafına asıldı. Sonunda Gılgamış, boynu ve boynuzları arasına kılıcını saplayarak onu öldürdü. Sonra iki arkadaş kalbini bedeninden ayırdılar ve bunu Şamaş’a adadılar.

Bunun üzerine İştar, Uruk’un sağlam surlarına tırmanıp bağırdı: “Lanet olsun Gılgamış’a, çünkü göklerin boğasını öldürerek ona hakaret etti!”

Enkidu bu sözleri duyunca göklerin boğasının sağ butunu kopardı ve tanrıçanın yüzüne fırlattı. “Seni de boğayı yakaladığım gibi yakalayabilseydim eğer” diye bağırdı İştar’a, “sana da ona yaptıklarımı yapardım!”

İştar tapınak rahibelerini topladı ve göklerin boğasının sağ butuna kapanıp ağladı. Bu arada Gılgamış silah yapanları, el sanatkârı esnafı bir araya getirerek boğanın işlerine yarayacak taraflarını alabileceklerini söyledi. Gılgamış kendisine değerli boynuzları aldı ve yatak odasına astı. Sonra ölü babası Lugalbanda’ya sunmak için yağ yaptı.

Sonra iki arkadaş Fırat Nehri’nde ellerini yıkadılar. Beraberce Uruk’un pazar yerinde dolaştılar. İnsanlar onları seyretmek için toplandılar ve şarkıcılar övgü şarkıları söylediler. Gılgamış “Kahramanlann en iyisi kimdir? Kim insanlar arasında en soylu kişidir?” diye sordu.

Halk şöyle yanıt verdi: “Gılgamış kahramanların en iyisidir! Gılgamış insanların en soylusudur.”

O akşam Gılgamış sarayda göklerin boğasına karşı kazandıkları zaferi kutlamak için büyük bir tören düzenledi. Geceleyin Enkidu bir düş gördü. Gılgamış’ı uyandırarak şöyle dedi: “Dostum, rüyamı dinle. Büyük tanrılar Anu ve Enlil, akıllı Ea ve ışık saçan Şamaş birbirlerine danıştılar. Anu Enlil’e: “Gılgamış ve Enkidu Humbaba ve göklerin boğasını öldürdükleri için, sedir ağaçlarını dağdan götüren kişi ölmeli!” dedi. Enlil yanıtladı: “Gılgamış ölmeyecek ama Enkidu ölmeli.”

Enkidu’nun gördüğü rüya onu korkudan hasta etti. Gün başlarken başını kaldırdı ve ışık saçan Şamaş’ın huzurunda ağladı. Gılgamış da gözyaşları içinde şöyle dedi: “Ey sevgili kardeşim, neden tanrılar beni bırakıp da seni cezalandırıyorlar? Ölülerin ruhlarının kapısına oturup da seni bir daha göremeyecek miyim sevgili kardeşim?”

Enkidu yaşamının, kendisini ölüm noktasına getiren olaylarım lanetledi. Gözlerini kaldırarak şöyle dedi: “Ey ellerimi yaralayan Sedir Ormanı’nın kapısı! Senin hoş kokulu, güzel büyük sedirine hayran oldum! Ülkede senin tahtanın üstüne yoktur. Eminim ki usta bir sanatkâr yapmış seni. Ama ey kapı, eğer senin güzelliğinin ölüm getireceğini bilmiş olsaydım, baltamla saldırıp seni yok ederdim.”

“Ey Şamaş” diye devam etti Enkidu, “Senden avcının sağlığını ve gücünü yok etmeni istiyorum. Onun yaşamı seni hoşnut etmesin. Vahşi hayvanlar onun tuzaklarından kurtulup kaçsınlar. Kalbi mutsuz olsun.”

Sonra Enkidu şöyle dedi: “Her şeyden çok ve benden sonraki her zaman için tapınağın genç kadını, seni lanetliyorum. Hiçbir zaman mutlu olabileceğin bir evin olmasın. Sonsuza dek sokak tozlarının içinde yaşamaya mahkûm ol! Yatağın çöl olsun. Başka kadınlar, toplandıkları yerde seni istemesinler. Tek rahat olacağın yer bir duvar gölgesi olsun. Dikenler ve kaba böğürtlen çalıları ayaklarını parçalasın. Yolun çöpü pisliği ve açlık yanaklarına vursun. Ayyaşlar, sevdiğin ve mutlu olduğun her yeri kusmuğuyla kirletsin.”

Işık saçan Şamaş bu sözleri duyunca göklerden aşağı seslendi: “Enkidu neden tapınaktaki genç kadını lanetliyorsun? Sana tanrılara layık yiyecekler, krallara layık içecekler verdi. Sana güzel giyecekler giydirdi ve seni en iyi arkadaşın Gılgamış’a getirdi.”

Tanrı devam etti: “Ve Gılgamış sana bir kral gibi davranmadı mı? Sana üstünde uyuyabileceğin bir kraliyet yatağı verdi. Seni solunda, rahat içinde oturttu. Seni onurlandırdı ve yeryüzü prenslerine senin ayaklarını öptürdü. Sen öldükten sonra Uruk halkının senin için ağlamalarını sağlayacak. Kalplerindeki üzüntü, o zaman her türlü sevinci bastıracak. Halkının, sen öldükten sonra bile hizmetinde olmalarını sağlayacak. Sen gidince Gılgamış saçlannı uzatacak ve bir aslan postuna sarınarak çayırlarda oradan oraya dolaşacak.”

Enkidu, Şamaş’ın sözlerini duyunca yüreği sakinleşti. “Seni lanetlemiş olan ben, şimdi seni kutsuyorum, tapınaktaki kadın!” dedi. “Krallar, prensler ve soylular seni sevsin, sana mücevher ve altın nasip olsun, sana saygı göstermeyenler cezalandırılsın. Yoksulluk senden uzak olsun. Rahip senin tanrılar arasına girmene izin versin.”

Hâlâ kendini hasta hisseden Enkidu yalnız başına yattı. Ertesi sabah Gılgamış’a şöyle dedi: “Dostum geçen gece başka bir rüya gördüm. Gökler inledi ve yeryüzü karşılık verdi. Gökyüzüyle yeryüzü arasında yalnız başına dururken çok karanlık yüzlü, kartalın pençelerine benzeyen tırnakları olan genç bir adam üzerime sıçradı ve bana boyun eğdirdi. Sonra kollarımı kuş kanatlarına çevirdi. Beni, bir girenin bir daha çıkamadığı Karanlık ve Toz Evi’ne doğru, dönüşü olmayan bir yola götürdü.”

Enkidu devam etti: “Orada yaşayanlar sonsuz bir karanlığın içinde kalır ve canlılar ülkesine geri dönmenin hiçbir yolu yoktur. Yemekleri toz topraktan ibarettir. Kuşlar gibi kanat kuşanmışlardır. Orada yeryüzündeki yaşamlarında krallık ailesinden olan pek çok insan gördüm. Karanlık ve Toz Evi’nde gereksiz ve işe yaramaz oldukları için, bütün yöneticiler taçlarını çıkarmışlardı.”

Hayra alamet olmayan rüyasını izleyen günün sonunda, Enkidu hastalanmıştı. On iki gün boyunca yataktan çıkamadı ve acısı giderek arttı. Sonunda Gılgamışı yanına çağırdı ve şöyle dedi: “Tanrıça İştar beni lanetledi! Savaşta vurulan biri gibi onurla ölemeyeceğim.”

Gılgamış ağladı: “Ayı, sırtlan, panter, kaplan, geyik, leopar, aslan, vahşi öküzler, dağ keçisi, ovanın bütün vahşi yaratıkları senin için ağlasın. Sedir Ormanı’nda bıraktığın izler gece gündüz hiç durmadan senin için ağlasınlar. Kıyıları boyunca yürüdüğümüz Ula Nehri senin için ağlasın. Su kaplarımızı doldurduğumuz temiz Fırat Nehri senin için ağlasın.”

Gılgamış şöyle devam etti: “Sağlam surlu Uruk kentinin soyluları senin için ağlasınlar. Uruk’un savaşçıları senin için ağlasınlar. Uruk’ta senin adını yüceltenler senin için ağlasınlar. Sana yemen için tahıl yetiştirenler senin için ağlasınlar. Sırtına merhem sürenler senin için ağlasınlar. Ağzına bira koyanlar senin için ağlasınlar. Üzerine güzel kokulu yağlar süren tapınaktaki genç kadın senin İçin gözyaşı döksün.”

Enkidu ölünce Gılgamış’ın kalbi acı ve yalnızlıkla dolup taştı. Kral şöyle dedi: “Ey sağlam surlu Uruk kentinin büyükleri, beni dinleyin! Arkadaşım Enkidu için gözyaşı döküyorum. Feryat eden bir kadın gibi acı içinde yas tutuyorum. Şeytani bir canavar benden en sevgili arkadaşımı çaldı. O, elimde bir yay, kemerimdeki hançer, yanımdaki balta ve kılıç, beni koruyan kalkan, tören kıyafetim ve görkemli kraliyet süslerim gibiydi,”

Gılgamış “Ey Enkidu!” diye seslendi ölü arkadaşının gövdesine, “Sen tepelerin vahşi yaratıklarını ve yeşilliklerle dolu ovalarda yaşayan panterleri kovaladın! Birlikte her şeyin üstesinden geldik. Dağlara tırmandık. Göklerin boğasım yakaladık ve öldürdük Sedir ormanında yaşayan Humbaba’yı alt ettik. Enkidu sana nasıl uyku geldi ki beni duymuyorsun? Başını kaldırmıyorsun. Kalbine dokunduğumda atmıyor.”

Gılgamış arkadaşını pahalı kumaşlarla Örttü ve bir gelin gibi sardı. Önce Enkidu’nun ölümü karşısında bir aslan gibi kükredi. Sonra yavrusu elinden alınmış dişi bir aslan gibi üzerine kapanıp ağladı. Enkidu’nun cesedinin önünde bir ileri bir geri yürüyüp durdu, saçlarını yoldu, kirliymiş gibi elbiselerini paraladı.

Şafağın ilk ışıklarıyla beraber Gılgamış, bakır dökümcülerine, altın dökümcülerine, mücevhercilere ve oymacılara bir kararname yayımladı. “Arkadaşım Enkidu’nun bir heykelini yapın” diye emretti. “Göğsüne yerleştirmek için mücevher seçin ve vücudunu en saf altından yapın.”

Sonra Gılgamış arkadaşına seslendi: “Ey Enkidu, sana üzerinde yatman için onurlu bir divan verdim. Yeryüzü prenslerinin ayaklarını öpebilmeleri için seni rahat içinde sol yanımda oturttum. Sağlam duvarlı Uruk kenti halkının senin ölümüne ağlamalarını sağlayacağım. Bir zamanlar neşe içindeki bu İnsanlar şimdi ölümüne üzülecek, ağlayarak yas tutacak ve sana hizmet edecekler. Ve sen gidince, ben saçlarımı uzatacağım ve bir aslan postuna sarılıp yeşilliklerle dolu ovalarda başıboş bir şekilde dolaşacağım.”

Kaynak: Donna Rosenberg- Dünya Mitolojisi

PAYLAŞ
Önceki İçerikGılgamış Destanı-IV. Bölüm-5
Sonraki İçerikGılgamış Destanı-VI.Bölüm-7
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER