Gılgamış Destanı-VI.Bölüm-7

163

                                              VI. Bölüm

(Gılgamış büyük tufandan kurtulan Utanapiştim’e giderek bir insanın nasıl ölümsüz olabileceğini öğrenmek ister. Uzun karanlık bir tünelde seyahat eder. Balıkçı kadın Siduri’den öğütler alır ve sonunda sandalla Utanapiştim’e götürülür.)

Gılgamış en sevgili arkadaşının ölümüne acı acı ağlayarak yeşil ovada başıboş bir şekilde dolaştı. Kendi kendine şöyle dedi: “Ben öldüğüm zaman kaderim tıpkı Enkidu’nunki gibi olacak. Kalbim acıdan parçalanıyor ve ölüm korkusu midemi kemiriyor. Diğer bir adı da Çok uzak olan Utanapiştim’in evine, ayaklarımın gidebildiği kadar hızlı bir şekilde gitmeliyim. (Uta: Buldu, Napiştim: yaşam) O da tıpkı benim gibi bir insan! Ancak sonsuz yaşamı buldu ve göksel tanrıların meclisine katıldı. Kesinlikle bana, hiç bitmeyen günler boyunca nasıl yaşayacağımı öğretebilir.”

Gılgamış yeşilliklerle dolu ovada ve yakıp kavuran çölde yalnız başına seyahat etti. Bir gece, bir dağ geçidinde iki aslanla karşılaştı. Aslanların görüntüsü kalbinin dehşetle dolup taşmasına neden oldu. Başını aya doğru kaldırarak: “Ey, gece gökyüzünü aydınlatan ışık tanrısı Sin, koru beni!” diye dua etti.

Sonra Gılgamış cesur bir şekilde kemerindeki hançeri çekti ve baltayı eline alarak kaldırdı. Vahşi yaratıklara tıpkı bir okun uçuşu gibi dosdoğru yaklaştı, onları öldürdü, derilerini yüzdü ve parçalara ayırdı. Kıyafeti parçalanmış ve paçavra haline gelmiş olduğu için, gövdesini aslanların sıcak postlarına sardı. Yanında taşıdığı et, artık onu doyurmadığı için, aslanların etlerinin bir kısmını yedi.

Karada ve denizde, uzun haftalar boyu süren bir yolculuktan sonra Gılgamış, ikiz tepeleri göklerin çatısına dek uzanan ve her gün güneş doğduğu ve battığı zaman Şamaş’ı koruyan Maşu Dağı’na vardı. Orada, dağın kapısını koruyan akrep adamlarla karşılaştı. Kafalarının üzerindeki ışık haleleri dağın kendisinin bile gözlerini kamaştırıyordu ve bakışlarını bir insanın üzerine diktiklerinde, onu öldürebilirlerdi. Bu bekçilerin görüntüsü Gılgamış’ın yüreğine korku saldı. Yine de, cesaretini toplamak ve ileriye devam etmek için kendisini zorladı.

Gılgamış’ın yaklaştığını gördüklerinde akrep adamlardan biri karısına seslendi: “Üzerimize doğru gelen bu adamın eti tıpkı gök tanrılarınınkine benziyor! Onlardan biri olmalı!”

Akrep kadın yanıt verdi: “Hayır, yalnızca üçte ikisi tann, üçte biri ise insan. Önümüzde duran adam, Gılgamış. bağlam surlu Uruk’un kralı.”

Akrep adam sonra Gılgamış’a seslendi: “Tanrıların çocuğu neden bu uzak yere kadar bu denli zor bir yolculuk yaptın? Anlat bana, karada ve denizde neden bu kadar uzaklara kadar gezdin?”

Gılgamış yanıt verdi: “Utanapiştim’i, yani Çokuzak’ı bulmaya geldim. Onun sonsuz yaşamı bulduğunu ve göksel tanrıların meclisine katıldığını biliyorum. Onunla yaşam ve ölüm hakkında konuşmak istiyorum.”

Akrep adam şöyle dedi: “Gılgamış, şimdiye kadar hiçbir insan Utanapiştim’i bulamadı! Bu yolculuğu yapmak, bir insanın cesaretinin üzerinde. Çokuzak’a ulaşmak için öncelikle dağların derinliklerindeki bir tünelde seyahat etmelisin. Tünel zift gibi bir karanlığın içinde 36 mil boyunca uzanıyor. Güneşin bir doğuşundan diğerine kadar bu karanlığın içine hiçbir ışık girmiyor.”

Gılgamış akrep adamın sözlerini aklında ve kalbinde tuttu, fakat bu yolculuğu yapmaktan caymamıştı. “Bu yolda gitmeyi istiyorum” dedi. “Ne acı ne üzüntü ne gözyaşları ne aşırı soğuk ne de haşlayıcı sıcak beni durdurabilir! Dağın kapısını açın da yoluma devam edeyim!”

Akrep adam yanıt verdi: “Maşu Dağı’nın kapısını sana açacağım Gılgamış. Güven içinde git ve ayakların seni olabildiğince güvenli bir şekilde geri getirsin.”

Gılgamış, Maşu Dağı’nın tüneline girdi. Karşılaşacağı şeyleri daha önceden bilmenin karanlıktan duyduğu korkuyu azaltması için, akrep adamın sözlerini aklında ve kalbinde canlı tuttu.

Gılgamış her gün güneşin yolculuk ettiği gibi, doğudan batıya gitti. 3 mil yürüdüğünde karanlık o kadar koyu idi ki, ışık olmadığı için önünde ve arkasında hiçbir şey göremiyordu. Dokuz mil yürüdüğünde karanlık o kadar koyu idi ki ışık olmadığı için önünde ve arkasında ne olduğunu göremiyordu. 18 mil yürüdüğünde karanlık o kadar koyu idi ki ışık olmadığı için önünde ve arkasında ne olduğunu göremiyordu.

24 mil yürüdüğünde artık yorgun ve sabırsızdı ve dayanamayarak isyan edip bağırdı. Öyle bir karanlık vardı ki Önünde ve arkasında, ne olduğunu göremiyordu, hâlâ tek bîr ışık yoktu.

Gılgamış 27 mil yürüdüğünde, hâlâ ışık olmadığı için öyle koyu bir karanlık vardı ki, önünde ve arkasında ne olduğunu göremiyordu. Ancak şimdi yüzüne çarpan bir rüzgâr hissediyordu ve bu yüzden adımlarım hızlandırdı. 33 mil yürüdüğünde, önünde gün doğumunun bir gülünkini andıran rengini gördü ve 36 mil yürüdüğü zaman gökyüzü güneş ışığıyla pırıl pırıldı.

Tünelden çıkınca Gılgamış dallarında mücevherler taşıyan ağaçlarla dolu bîr bahçeye geldi. Güneş ışığında parıldayan mücevherden yapılmış meyveler ve yapraklar Gılgamış’ın gözlerini kamaştırdı. Hafif bir rüzgâr, yaprakların dallar arasında zarif bir şekilde dans etmelerini sağlayarak, güzelliklerini gözler önüne seriyordu. Gılgamış bu göz alıcı bahçeye büyülenmiş bir şekilde baktı. Kısa bir süre için, üzüntüsünü ve acısını, yorgunluğunu ve korkusunu unuttu. Göksel tanrıların bahçesine girdiğinden emindi.

Gılgamış merakla bahçeye göz gezdirirken, ışık saçan Şamaş gökyüzünden aşağı baktı ve hayvan postlarına sarınmış bir adam gördü. Gördüğünün Gılgamış olduğunu fark edince ilgilendi. Şamaş Gılgamış’a yaklaştı ve şöyle dedi: “Nereye gidiyorsun? Aradığın yaşamı bulamayacaksın.”

Gılgamış yanıt verdi: “Yeşil ovada ve kavurucu çölde oradan oraya yürüdükten sonra, başımı yıldızların ve güneşin olmadığı toprağın kalbine dayayıp sonsuz uykuya mı dalayım? Gözlerimin güneşe doya doya bakmasını istiyorum. Güneşin ışıklarının ve sıcaklığının kalbimi neşeyle doldurmasını istiyorum. Işık karanlığı uzaklara sürer!”

Bunun üzerine Şamaş, Gılgamış’ı yoluna devam etmesi için bıraktı ve kısa bir süre içinde Gılgamış denize ulaştı. Orada derin denizin kıyısında küçük bir kulübede yaşayan balıkçı kadın Siduri’yi gördü.

Siduri, hayvan postları içindeki yabani bakışlı, uzun ve dağınık saçlı yabancıyı fark ettiğinde bahçesinde oturmuş uzaklara bakıyordu. Yabancının kendisiyle konuşmak niyetinde olduğunu görünce, Siduri’nin kalbi korkuyla doldu. Kendi kendine şöyle dedi: “Bu adam bir katile benziyor! Nereye gittiğini merak ediyorum!” Kalbinin sesini dinleyerek kalktı, evinin kapısını kilitledi ve kapıyı çapraz tahtalarla sürgüledi.

Gılgamış kadını gördü, sivri uçlu sopasını kaldırdı ve elini kapının üzerine koydu. Sonra şöyle dedi; “Balıkçı kadın bana kapını kapatacak ve sürgüleyecek ne gördün? Söyle bana, yoksa kapıya vuracağım ve onu parçalayacağım.”

“Ben sağlam surlu Uruk Kentinin Kralı Gılgamış’ım” diye devam etti. “Canlılar ülkesindeki Sedir Ormanları’nı koruyan Humbaba’yı yendim ve öldürdüm. Göklerin boğasını yakaladım ve katlettim. Dağdaki geçitleri koruyan aslanları da öldürdüm.”

Siduri şöyle dedi: “Eğer söylediğin kahraman gerçekten sensen neden yanakların bu kadar solgun ve yüzün bu denli zayıf? Neden buraya çok uzaklardan gelen, sıcaktan harap olmuş ve yüzü soğuktan kurumuş bir yabancı gibi görünüyorsun? Neden yüreğin kederden parçalanıyor ve mideni korku kemiriyor? Ve niçin yeşilliklerle dolu ovada ve kavurucu çölde aylak aylak dolaşıyor ve rüzgârın evini arıyorsun?”

Gılgamış yanıt verdi: “Ey balıkçı kadın, güneşin doğuşu gibi, dağları doğudan aştım ve yeşilliklerle dolu ovada kavurucu çölde tıpkı bir avcı gibi oradan oraya dolaşıp durdum. Ayıyı, sırtlanı, aslanı, panteri, kaplanı, erkek geyiği ve dağ keçisini öldürmek zorunda kaldım. Vahşi hayvanların ve sürüngen yaratıkların etlerini yedim ve giysilerim bir paçavraya dönünce, onların postlarına sarınmak zorunda kaldım.”

“Neden göründüğüm gibi görünmeyeyim ve dolaştığım gibi dolaşmayayım?” diye devam etti. “Çok sevdiğim arkadaşım, her çeşit zorluğa benimle birlikte göğüs geren ve her şeyin üstesinden gelmeme yardım eden Enkidu, her insanın kaderiyle karşı karşıya geldi. Enkidu öldüğünden beri, onun Karanlık ve Toz Evi’ne yaptığı seyahatte benim yaşamımı da yanında götürdüğünü hissettim.”

Gılgamış şöyle tamamladı; “Enkidu öldüğü için, kendi ölümümden korkuyorum! Nasıl sakin olabilirim? Nasıl sessiz kalabilirim? Çok sevdiğim arkadaşım toprak oldu. Zamanı gelince, benim de yıldızların ve güneşin olmadığı toprağın kalbine yatıp sonsuz uykuya mı dalmam gerekiyor? Ey balıkçı kadın, senin yüzünü gördüğüme göre bana çok korktuğum ölümümü gösterme!”

Siduri yanıt verdi: “Gılgamış nerede dolaşıyorsun? Aradığın yaşamı bulamayacaksın! Göksel tanrılar insanları yarattıklarında, sonsuz yaşamı kendilerine sakladılar ve bize ölümü verdiler.”

“Dolayısıyla Gılgamış, kaderine razı ol!” diye öğüt verdi Siduri. “Her gün, başını yıka, yıkan ve yepyeni, pırıl pırıl kıyafetler giy. Mideni lezzetli yiyeceklerle doldur. Oyna, şarkı söyle, dans et ve gece gündüz mutlu ol. Karının sana sunduklarından zevk al, elini tutan çocuğu bağrına bas. Yaşamının her gününü coşkun bir kutlama haline getir! Bu, tanrıların bütün insanlara verdiği bir görevdir. Bu, bir ölümlünün elde etmeyi hayal edebileceği en iyi yaşam olduğu için senin araman gereken de bu-dur.”

Gılgamış, “Bana akıllı bir öğütte bulunmuş olabilirsin balıkçı kadın” diye karşılık verdi. “Ama yine de söyle bana, hangi yol Utanapiştİm’e, yani Çokuzak’a gidiyor? Senin gibi denizin kıyısında yaşadığı için, yolu tarif eden işaretleri bana söyleyebilirsin! Eğer gerekiyorsa derin denizlerden geçebilirim. Yoksa yeşil ovada ve kavurucu çölde bir avcı gibi dolaşmaya devam edeceğim”

Siduri yanıt verdi: “Gılgamış bu derin denizi geçmek için bir yol yok. Zamanın başlangıcından beri, buraya gelen hiç kimse bu sular üzerinde yolculuk yapamadı.”

Siduri ekledi: “Sadece bir olasılık aklıma geliyor. Belki Utana pişti m’in sandalcısı Urşanabi sana yardım etmek isteyebilir. Ormanda sakladığı kutsal taş heykellere sahiptir. Eğer ona eşlik etmene izin verirse/ derin denizleri onunla birlikte geçmeni öğütlerim. Bu olmazsa vazgeçmeli, sağlam surlu Uruk kentine geri dönmelisin.”

Gılgamış bu sözleri duyunca yüreği öfkeyle doldu. Kemerinden hançerini çekti ve baltasını havaya kaldırdı. Ormana girdi ve kutsal heykelciklere sahip olan sandalcıya gözdağı vermek için onu aradı. Kutsal heykelcikleri buldu, ama sandalcı ortalarda yoktu. Bir ok gibi dosdoğru heykellere doğru gitti ve o öfkeyle onları parçaladı.

Çok yakınlarda olan Urşanabi, Gılgamış’ın hançerinin parıltısını gördü ve yapılan tahribatın sesini duydu. Gılgamış’a koştu ve sordu: “Sen kimsin ve burada ne yapıyorsun? Neden çok uzaklardan gelen ve yüzünde sıcağın tahribatı ve soğuğun kuruluğunu taşıyan bir gezgin gibi görünüyorsun?”

Gılgamış yanıt verdi: “Sen Urşanabi olmalısın! Benim adım Gılgamış ve ben sağlam surlu Uruk kentinin kralıyım. Güneşin doğduğu gibi, dağları doğudan aşarak çok uzun bir yoldan geldim. Çok sevdiğim arkadaşım toprak oldu. Zamanı gelince başımı toprağın kalbine yaslayıp sonsuz uykuya dalmaktan korkuyorum.”

“Urşanabi, Utanapiştim’e, yani Çokuzak’a giden yolu göster bana!” diye yalvardı Gılgamış. “Gerekirse derin denizleri geçebilirim. Yoksa yeşil ovada ve kavurucu çölde, bir avcı gibi oradan oraya dolaşacağım. Ey Urşanabi, beni Utanapiştim’e götür.”

Urşanabi yanıt çerdi: “öfkeli ellerin deniz yolculuğunu yapmamıza engel oldu. Öfke anında. Ölüm sularına değmeden derin denizi geçmemi sağlayan kutsal heykelcikleri tahrip ettin.Ormana git, her biri 2 m. uzunluğunda yüz yirmi adet sırık kes, bana getir.”

Gılgamış kemerinden hançerini aldı, baltasını havaya kaldırdı ve ormana gitti. Sırıklarla birlikte Urşanabi’nin yanına gelince, iki adam sandala bindiler, derin denizin dalgalarına atılıp oradan uzaklaştılar. Üç günde başkalarınca bir buçuk ayda alınabilecek bir uzaklığa vardılar. Sonra kendilerini ölüm sularında buldular.

Urşanabi Gılgamış’a şöyle dedi: “Sırıklardan birini al ve bizi ileriye doğru it! Fakat elinin ölüm sularına değmemesine dikkat et!”

Gılgamış ellerinin ıslanmaması için her sırığı ancak bir kez kullanabiliyordu. Böylece yüz yirmi sırığın tamamını kullanması fazla uzun sürmedi. Sonra gömleğini çıkardı ve yukarı doğru kaldırarak yelken gibi kullandı.

Ölüm sularının üzerinde yol alırken Utana piştim çok uzaklardan onları gözlüyordu. “Neden sandalın kutsal heykelcikleri kırıldı?” diye sordu kendi kendine. “Neden sandalı aslında onun ustası olmayan biri kullanıyor?”

Sandal kıyıya yanaşınca Utanapiştim, yani Çokuzak, Gılgamış’a baktı ve şöyle dedi: “Sen kimsin ve neden buraya geldin? Ve söyle bana neden yanakların bu kadar solgun ve yüzün bu denli zayıf! Neden çok uzaklardan gelen ve yeryüzünde sıcağın tahribatını ve soğuğun kuruluğunu taşıyan bir gezgin gibi görünüyorsun? Niçin kalbin acıyla parçalanıyor ve korku mideni kemiriyor? Ve neden yeşil ovalarda ve kavurucu çölde rüzgârın evini arayarak oradan oraya dolaşıyorsun?”

Gılgamış yanıt verdi: “Benîm adım Gılgamış ve sağlam surlu Uruk kentinin kralıyım. Güneşin doğduğu gibi dağları doğudan aştım ve çok uzun bir yoldan geliyorum. Yanaklarım neden solgun olmasın ve yüzüm neden çökmüş olmasın?! Neden çok uzaklardan gelen ve yüzünde sıcağın tahribatlarını ve soğuğun kuruluğunu taşıyan bir gezgine benzemeyeyim?! Neden kalbim acıyla parçalanmasın ve korku midemi kemirmesin?! Ve neden yeşil ovada ve kavurucu çölde rüzgârın,evini arayarak oradan oraya dolaşmayayım?!”

“Tepelerin vahşi yaratıklarını ve ovadaki panterleri kovalayan, dağlara benimle tırmanan, benimle birlikte her türlü güçlüğe göğüs geren ve bana her şeyin üstesinden gelmemde yardım eden, göklerin boğasını yakalamamda ve katletmemde, Sedir Ormanı’nda Humbaba’yı yenmemde ve öldürmemde bana yardımcı olan çok sevdiğim arkadaşım Enkidu da bütün insanlarla aynı kaderi paylaştı?”

Gılgamış devam etti; “Yedi gün yedi gece Enkidu’nun cesedinin üzerinde ağladım. Üzüntümün ve yakarışlarımın onu sonsuz uykusundan uyandırmasını umut ettim. Arkadaşımın ölümü kalbimi ağır bir yük altında bırakıyor. Enkidu öldüğünden beri Karanlık ve Toz Evi’ne doğru olan yolculuğunda benim yaşamımı da yanında götürdüğünü hissettim.”

“Enkidu öldüğü için kendi ölümümden korkmaya başladım. Bu durumda nasıl sakin olabilirim? Nasıl sessiz olabilirim? Çok sevdiğim arkadaşım toprak oldu! Zamanı gelince benim de yıldızların ve güneşin olmadığı toprağın kalbine başımı yaslayıp sonsuzluk uykusuna dalmam mı gerekiyor?”

Gılgamış sözlerini şöyle tamamladı: “Gözlerim çok az uyku görebildi ve eklemlerim çok fazla acı hissetti. Yeşil ovalar, kavurucu çöller dahil avcı gibi her yeri dolaştım. Utanapiştim, seninle yüz yüze gelebilmek için yüksek dağları ve çarpıntılı denizleri aştım. Seninle yaşam ve ölüm hakkında konuşmak istiyorum. Senin sonsuz yaşamı bulduğunu ve tanrılar meclisine katıldığını biliyorum. Ben de yeryüzünde sonsuza dek yaşamak istiyorum. Bana ne biliyorsan anlat ki ben de senin gibi yaşayabileyim.”

Utanapiştim, yani Çokuzak şöyle yanıt verdi: “Ey Gılgamış hiç sonsuza dek ayakta kalacak bir ev inşa edebiliyor muyuz? Tartışmaları sonsuza dek sürdürebiliyor muyuz? Kardeşler malvarlığını sonsuza dek eşit paylar halinde bölebiliyorlar mı? Nefret sonsuza dek sürüyor mu? Hiç nehir sonsuza dek taşıyor, kıyılarını basıyor mu? Bir kimse ölümü deneyebilir mi hiç? Eski zamanlardan beri hiçbir şey kalıcı olmadı. Çoban ve soylunun kaderleri aynı: ölüm!”

Utanapiştim şöyle bağladı: “Göksel tanrılar mecliste toplandıkları zaman biitün insanların kaderine karar verirler. Tanrılar her insan için yaşamı ve ölümü belirler, fakat hiç kimsenin ölüm gününü açıklamazlar.”

Kaynak: Donna Rosenberg-Dünya Mitolojisi

PAYLAŞ
Önceki İçerikGılgamış Destanı-V.Bölüm-6
Sonraki İçerikGılgamış Destanı-VII.Bölüm-8
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER