Gılgamış Destanı-VII.Bölüm-8

472
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

                                               VII. Bölüm

(Utanapiştim, Gılgamış’a büyük tufanı anlatır: Tufan nasıl meydana geldi? Neye benziyordu? Ve kendisi nasıl sağ kaldı?..)

Gılgamış Çokuzak’a şöyle dedi: “Senin sonu olmaksızın günlerce yaşayabileceğini biliyorum Utanapiştim, fakat senin görüntün benimkinin aynısı gibi görünüyor, senin hiçbir farklı yanın yok. Her yönden bana benziyorsun. Senin savaşmak isteyeceğini ummuştum, fakat buradasın ve sırt üstü tembelce uzanıyorsun. Kılıç ve yay yarışmalarına artık ilgisiz görünüyorsun. Söyle bana, sonsuz yaşama nasıl sahip oldun? Göksel tanrıların meclisine nasıl katıldın?”

Utanapiştim yanıtladı: “Sana tanrıların bir sırrını açıklayacağım Gılgamış” dedi ve hikâyesine başladı:

Sen Fırat Nehri’nin kıyısındaki Şurippak kentini bilirsin. Hem kentin kendisi hem de kentteki tanrılar yaşlanınca büyük bir tufan ortaya çıkarmaya karar verdiler. Bütün tanrıların yöneticisi Enlil hepsini meclise toplantıya çağırdı.

“Bu geniş topraklar üzerinde yaşayan insanlar sayılamayacak derecede arttılar ve çok gürültü yapıyorlar” diye yakındı. “Dünya vahşi bir öküz sürüsü gibi böğürüyor, insanlarının gürültüsü beni uykumda rahatsız ediyor. Bu nedenle Adad’ın, dünyanın üzerine gece gündüz şiddetli bir yağmur yağdırmasını istiyorum. Büyük bir tufanın dünyanın üzerine bir hırsız gibi gelmesini, bu insanlann yiyeceklerini ve hayatlarını mahvetmesini istiyorum.”

îştar, Enlil’in bütün insanları yok etme isteğini destekledi ve daha sonra bütün tanrılar onun planını onayladılar. Buna rağmen Ea kalben aynı fikirde değildi. O, insanoğluna zengin otlaklar ve tarlalar yaratarak dünya üzerinde yaşamaları için yardım etmişti. Onlara toprağın nasıl sürüleceğini ve nasıl tahıl yetiştirileceğini öğretmişti. Onları sevdiği için akıllıca bir plan uydurdu.

Ea, Enlil’in planını duyunca bana bir rüyada göründü ve dedi ki: “Sazdan kulübenin duvarının yanında dur, ben seninle orada konuşacağım. Benim sözlerimi kabul et ve sana öğreteceklerimi dikkatlice dinle. Sana bir görev vereceğim.”

Ea’nın mesajı zihnime kazınmış olarak birden uyandım. Tanrının emretmiş olduğu gibi sazdan kulübeye indim ve kulağımı duvara dayadım. Bir ses “Utanapiştim, Şurippak’ın kralı” dedi, “sözlerimi dinle ve onlara dikkat et. Göksel tanrılar büyük bir yağmur fırtınasının güçlü bir tufana neden olmasına karar verdiler. Bu tufan tapınakları yutacak ve bütün insanları yok edecek. Kralların ve onların yönettiği insanların sonları felaket olacak. Enlil’in emriyle tanrılar meclisi bu kararı aldı.”

Ea, “Bu nedenle” diye devam etti, “kendi hayatını korumak için dünya mallarını terk etmeni istiyorum. Kendi evini parçalamak ve dev bir gemi, ‘yaşamın koruyucusu’ adını vereceğin bir tekne inşa etmelisin.”

Ea “Geminin en ve boyunun eşit Ölçülerde olmasına dikkat et” diye öğüt verdi. “Onu sert kerestelerden inşa et ki, Şamaş’ın ışınları içine girmesin. Yapıyı iyi kapatmaya özen göster. Karım, aileni, akrabalarını ve kentin esnafım gemiye al. Tahıllarını ve bütün mallarını ve yiyeceklerini getir. Hem vahşi hayvanları hem de gökyüzünün kuşlan gibi yaşayan her şeyin tohumunu gemiye al. Sonra sana ne zaman gemiyi suya indirip kapıları kapatacağını söyleyeceğim.”

“Efendi Ea, emrettiğin gibi yapacağım, fakat ben hiç gemi inşa etmedim. Benim için toprak üzerine bu teknenin bir tasarımını çiz, böylece bu planı takip edebileyim. Ayrıca, Şurippak halkı bana ne yaptığımı sordukları zaman, nasıl karşılık vereceğim” diye yanıt verdim.

Ea, ben kuluna yanıt verdi: “İstediğin gibi senin İçin toprağın üzerine geminin tasarımını çiziyorum. Şurippak’ın insanlarına gelince onlara şöyle de, ‘Enlil’in benden nefret ettiğini öğrendim, bu nedenle artık ne sizin kentinizde yaşayabilirim, ne de tanrıların topraklarına ayağımı basabilirim. Bu nedenle ‘De-rin’e gideceğim ve efendim Ea ile yaşayacağım. Fakat Enlil size bolluk yağdırmayı amaçlıyor. Fırtınalı bir akşamdan sonra en alışılmadık kuş ve balıkları bulacaksınız ve topraklarınız zengin ürünlerle dolacak’.”

Şafağın ilk parıltılarıyla dev gemimi inşa etmeye başladım. Şurippak halkı büyük bir ilgiyle çevreme toplandı. Diğerleri tahtaları ve İhtiyacım olabilecek her şeyi getirirlerken küçük çocuklar sıvama malzemeleri taşıdılar. Sıkı çalışılan beşinci günün sonunda gemim için bir iskelet oluşturmuştum. Taban alanı tam bir dönümdü. Uzunluk, genişlik ve yüksekliğin her biri 6 m. uzunluğundaydı.

Geminin yüksekliğini, içinde yedi kat olacak şekilde böldüm ve her katı da dokuz odaya ayırdım. Su tapalarını yerlerine çaktım ve yiyeceği depoladım. Gemiyi su sızdırmaz hale getirdim. Her gün insanlar için sığır ve koyun kestim ve işçilere kırmızı şarap, beyaz şarap ve yağlarla Fırat’ın suyuymuş gibi ziyafet çektim. Her günü sanki o gün büyük bir bayrammış gibi kutladık.

Sonunda yedinci gün hazırlıklarımı tamamladım ve gemiyi suya indirdim. Geminin üçte ikisi suya girdiği zaman yanıma almayı düşündüğüm ne kaldıysa gemiye yükledim. Bunlar sahip olduğum altın ve gümüşler ile canlılardan oluşuyordu. Ailemi ve akrabalarımı gemiye aldım. Esnaf ve işçileri gemiye aldım. Hem vahşi hem de evcil olmak üzere hayvanları gemiye aldım,

Ea, bana hazır olmam için zaman vermişti. Bana şöyle demişti: “Adad, korkunç fırtına bulutlarıyla gökyüzünü kararttığı zaman gemiye bin ve girişi kapat.”

Ben de gökyüzünü dikkatle seyrettim. Gökyüzünü yaklaşan fırtınanın karanlığıyla korkunç bir görüntü sardığı anda gemiyi yüzdürdüm ve girişleri kille kapattım. Fırtınanın bütün şiddetiyle üzerimize gelmesinden çok önce gemimizin halatlarını attık ve denizin bizi götürebileceği herhangi bir yere taşıması için hazırlandık.

Adad, ışık saçan her şeyi karanlığa dönüştürürken, halk şaşkın bir şekilde olanları izledi. Güçlü güney rüzgârı kasırgayı, hortumu ve şiddetli fırtınayı birleştirerek esmeye başladı. Ülkeyi topraktan yapılmış bir kap gibi parçalayarak ve gittikçe artan bir şiddetle bütün bir gün boyunca esti.

Felaketi izlemek için göksel tanrılar meşalelerini kaldırdılar ve böylece yeryüzü ışıklarla aydınlandı. Ancak fırtına rüzgârı çılgın bir şekilde, bir savaş gibi yeryüzü üzerinde esti. Beraberinde dağları gömen ve insanlan kefenleyen bir tufan getirdi. Hiç kimse başka birini göremedi ve göklerden aşağı bakan tanrılar da onları göremediler. Fırtınanın gelişi ile bütün canlılar öldüler ve geri kalan ne varsa parçalandı, yeryüzü harap oldu.

Göksel tanrılar tufan sularının yeryüzünü basışını ve dünyada yerleşmiş olan her şeyi harap edişini izlerken kendileri de dehşete düştüler. Anu’nun göğüne, en yüksek gök katlarına sığındılar. Dış duvarın dibine çömelip köpekler gibi korku içinde titreyerek bekleştiler. Ana Tanrıça Nintu yeryüzündeki insanlar için ağladı.

Tanrıça İştar, doğum sancıları çeken bir kadın gibi, tufan kurbanları için ağladı. “Eski günlerde yeryüzünde var olan her şey şimdi toprak oldu” diye yas tuttu. “Mecliste sesimi Enlil’inkine kattığım için her şey mahvoldu. Onlara kendim can verdiğime göre nasıl halkıma saldırılmasına ve yok edilmesi emrine katılabildim? Şimdi cesetleri, denizi tıpkı balık yumurtaları gibi dolduruyor!”

Yaptıkları işin aşırı derecedeki büyüklüğünden burunları sürtülünce göksel tanrılar da lştar’la birlikte ağladılar. Yedi gün yedi gece boyunca yeryüzünde büyük tufan koparan güney fırtına rüzgârı dünyaya dehşet saldı. Her gün ve her gece fırtınalar dev gemimi tufan sularından oluşan kargaşa içinde denizde sallayıp durdu. Sekizinci gün tufan getiren güney rüzgârı geri çekildi ve tufan suları sakinleşti. Işık saçan Şamaş bir kez daha ortaya çıktı. Güneş ışığını yukarıdaki göklerin üzerine ve aşağıdaki yeryüzüne yaydı ve yıkımı ortaya çıkardı.

Gemimin sallantısı biraz hafifleyince bir ambar kapağını açmanın ve neler olup bittiğini görmenin güvenli olacağım düşündüm. Dünya tamamen sakindi ve denizin yüzeyi düz bir çatı gibiydi. Bizim dışımızdaki tüm insanlar toprağa dönmüştü. Tufan sularının yayıldığı alanı, kıyıyı görebilmek için taradım, fakat başarılı olamadım.

Şamaş’ın geminin içine ışık ve sıcaklık getirmesiyle evrenin güçlerinin önünde yüzümü toprağa doğru eğdim. Onlar yeryüzünü yok etmiş, fakat gemimi kurtarmışlardı. İyileştirici ışınlanyla insanları besleyen Şamaş’ın huzurunda itaat ve saygı duygularıyla eğildim. Yaşamda kalmaktan duyduğumuz minnetle, göksel tanrılara bir öküz ve bir koyun kurban ettim. Sonra oturdum ve gözyaşlarımı serbest bırakarak ağladım.

Gemim on iki gün boyunca suların üzerinde yol aldı. Sonra ambar kapağını açıp dışarıya baktığımda çok uzaklarda on dört bölgenin her birinde çevreyi saran suların içinden bir dağ sırası yükseldiğini gördüm. Zamanı gelince gemim Nisir Dağı’nın eteklerinde sabit ve güvenli bir şekilde kaldı.

ilk yedi gün, Nisir Dağı gemimi sabit tuttu ve hareket etmesine İzin vermedi. Yedinci gün, bir güvercin saldım ve onu uzaklara gönderdim. Güvercin konabileceği ve dinlenebileceği bir yer bulamadı, gemiye geri döndü. Sonra bir kırlangıç saldım ve onu uzaklara gönderdim. Kırlangıç konabileceği ve dinlenebileceği bir yer bulamadı ve o da gemiye geri döndü. Sonra bir kuzgun saldım ve onu uzaklara gönderdim. Kuzgun sulann çekilmiş olduğunu gördü, böylece havada daireler çizdi, fakat gemime geri dönmedi.

Sonra bütün canlıları serbest bıraktım ve göksel tannlar için bir kurban sundum, Dağm tepesine on dört sunak kabı yaptım. Bu kaplara kamışlar, sedir kerestesi ve mersin yığdım ve tanrılar için İçki saçtım. Tatlı özsuyunun kokusunu aldılar ve sinek gibi çevresine üşüştüler. Anu ve Eniil’in önünde secde ettim.

Sonra iştar geldi. Babası Anu’nun, onu memnun etmek için için yaptığı büyük mücevherlerle süslü gerdanlığı kaldırdı. “Göksel tanrılar, bu mücevherli gerdanlığın boynumda durduğu ne kadar kesinse, bu büyük tufanı asla unutmayacağım da o kadar kesin. Enlil dışındaki bütün tannlar kurbana gelsin. Nedensiz yere halkını yok eden tufanı ortaya çıkardığı için Enlil gelmemeli.”

Enlil gemimi gördüğü zaman Öteki tanrılara çok öfkelendi. “Bazı insanlar kurtuldu mu?” diye bağırdı. “Hiç kimsenin tufandan kurtulamayacağı düşünülüyordu! Buna kim izin verdi?”

Savaşçı tanrı Ninurta, Enlİl’e şöyle dedi: “Bize kızma. Her şeyi sadece Ea biliyor. Sadece o böyle bir plan düzenlemiş olabilir.”

Sonra Ea Enlit’e şöyle dedi: “Sen tanrıların efendisisin ve bilgesin. Nasıl nedensiz yere böyle bir tufan yaratabildin? Günahı için günahkârı sorumlu tut, karşı gelenlerin cezasını ver. Fakat ölüp yok olmaması için hoşgörülü ol! Tufanlara neden olmaktansa, bir aslan ya da bir kurt yaratıp insanlara saldırtsaydın ve bu şekilde sayılarını azaltsaydın daha iyi olurdu. Bir tufan yaratmaktansa bir hastalık yaratarak insanlann üzerine salıp onların sayılarını azaltsaydın daha iyi olurdu! Yeryüzüne egemen olmak İçin tufan yerine kıtlık yaratsaydın daha iyi olurdu. Bu, insanları zayıf düşürür ve sayılarını azaltırdı.”

“Büyük tanrıların sırrını açıklayan ben değildim” diye kurnazca yanıt verdi Ea: “Utanapiştim, insanların en akıllısı, senin tufanından nasıl kurtulunabileceğini keşfettiği bir rüya gördü. Enlil, şimdi onunla nasıl başa çıkabileceğini düşün.”

Eniil’in önünde başımı korku ve itaat duygularıyla toprağa doğru eğdim. Elimi tuttu ve birlikte gemime bindik. Sonra Enlil karımı da gemiye aldı ve yanımda diz çöktürdü. Kendisi de aramıza yerleşti ve bizi kutsamak için alınlarımıza dokundu.

“Şimdiye kadar” dedi Enlil, “Utanapiştim ve karısı insan olarak yaşadılar. Şu andan itibaren tanrılar gibi yaşayacaklar. Yukarıdan, göksel tannlar gibi sonsuz günler boyunca yaşayabilmeleri için, onlara sonsuz nefes getirdim. Şurippak kralı olan Utanapiştim, insanlık ve bitki tohumlarını ve hayvan yaşamını sakladı. O ve karısı dağlık ülke Dilmun’daki nehrin ağzında, güneşin doğduğu yer olan doğuda, çok uzaklarda yaşayacaklar.”

Utanapiştim macerasının hikâyesini tamamladı: “İşte benimle karımın nasıl göksel tanrılara dönüştüğümüzün ve hiç bitmeyen günler boyunca yaşayacağımızın hikâyesi. Eniil’in kendisi bize sonsuz yaşam bağışladı. Ama Gılgamış, sen sağlam surlu. Uruk kentinin kralı olmana karşın, aradığın sonsuz yaşamı bulabilmen amacıyla senin hatırın için göksel tanrıları kim toplantıya çağıracak?”

Utanapiştim, Gdgamış’tan bir hafta boyunca uyumamayı denemesini ister. Gılgamış bunda başarısız olunca Utanapiştim, sihirli bir bitki verir ve onu evine gönderir. Gılgamış Uruk’a gelmeden önce bitkiyi kaybeder, ancak eve sağ salim döner.)

Utanapiştim, yani Çokuzak, Gılgamış’a şöyle dedi: “Eğer göksel tannlar gibi olmak ve sonu olmayan günler boyunca yaşamak istiyorsan önce bir tanrının gücüne sahip olmalısın. Güçlü olmana rağmen, bir insan gibi zayıf olduğunu göstereceğim sana. Bu geceden başlayarak, ayakta durup yedi gece ve altı gün boyunca uyanık kalmanı istiyorum.”

Gılgamış itaat ederek yere çömeldi ve uyanık kalmayı denedi. Çok istemesine rağmen uyku üzerine yumuşak bir sis gibi çöktü ve onu yenik düşürdü.

Utanapiştim karısına, “Sonsuz yaşam isteyen şu kahramana bak! Uyku yumuşak bir sis gibi onu sarmış” dedi.

Karısı Utanapiştİm’e tavsiyede bulundu. “Gılgamış’a dokun da uyansın ve sağlam surlu Uruk kentine güvenli bir şekilde dönsün. Geldiği yoldan ülkesine geri dönebilmesine ve çıktığı kapıdan geçmesine yardımcı ol!”

Çokuzak yanıt verdi. “Zamanı gelince dediğini yapacağım. Bu arada, Gılgamış hiç uyumadığını söyleyerek seni aldatmaya çalışacaktır. Gerçekten ne kadar zayıf olduğunu ona göstermek için uyuduğunu kanıtlamalıyız. Her gün, senden bir so-mun ekmek pişirmeni ve başının yanına koymanı, arkasındaki duvara her gün bir işaret atarak ne kadar uyuduğunu kaydetmeni istiyorum.”

Böylece Gılgamış’ın uyuya kaldığı her gün, Utanapiştim’in karısı başının yanına bir somun ekmek koydu ve o gün için arkasındaki duvara bir işaret çizdi. Yedinci günün sabahında Gılgamış hâlâ uyuyordu. Başının yanında altı somun ekmek dizilmişti ve duvarda da altı tane işaret vardı. İlk ekmek kurumuş, ikinci ekmek bozulmuş, üçüncü ekmek sırılsıklam olmuş, dördüncü ekmeğin kabuğu beyazlamış, beşinci ekmek küflenmiş, altıncı ekmek hâlâ tazeydi ve yedinci ekmek fırından yeni çıkmış olduğundan sıcaktı.

Utanapiştim, kansı yedinci ekmeği de diğerlerinin yanma koyarken Gılgamış’a dokundu. Gılgamış uyandı ve “Bana dokunup uyandırdığında daha uykuya dalmamıştım” dedi.

Utanapiştim yanıt verdi, “Gılgamış başının yanındaki ekmek somunlarını say ki kaç gün uyuduğunun farkına varabile-sin! Birinci ekmeğin kupkuru olmuş, İkincisi bozulmuş, üçüncüsü sırılsıklam, dördüncüsünün kabuğu beyazlamış, beşincisi küflenmiş, altıncısı hâlâ taze ve karım başının yanına fırından yeni çıkmış sıcak yedinci ekmeği koyduğunda ben seni uyandırdım.”

Gılgamış teslimiyet içinde inledi ve şöyle dedi: “Şimdi ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Hırsız ölüm şimdi kol ve bacaklarımdan tutuyor, ölümün yatak odamda saklandığını ve hiçbir zaman ondan kaçamayacağımı biliyorum! Ayağımı nereye atsam ölüm orada benimle birlikte olacak! Asla göksel tanrılar gibi olamayacak ve sonu olmayan günler boyunca yaşayamayacağım!”

Utanapiştim yanıt verdi: “Kalbinin umutsuzluğa kapılmasına izin verme Gılgamış! Göksel tanrıların senin de tıpkı bütün diğer insanlar gibi sonu olmayan günler boyunca yaşayamayacağına karar verdikleri doğru. Sonsuza dek yaşama yeteneği ihsan etmediler sana. Ama Anu, Enlil ve Ea sana başka armağanlar bağışladılar.”

“Sana ihsan ettikleri üstesinden gelinemeyecek bir güç. Sana bağışladıkları güreş yeteneği. Sana ihsan ettikleri kılıç, hançer, yay ve balta kullanma yeteneği. Sana ihsan ettikleri savaşta tahrip edici tufan gibi olma gücü. Sana ihsan ettikleri hiç kimsenin elinden kurtulamayacağı saldırılar yapma gücü.”

“Sana kahramanlıkta rakipsiz olma gücünü bağışladılar. Sana göklerin boğasını yakalama ve katletme gücünü bağışladılar, sana Canlılar ülkesindeki Sedir Ormam’na gidip, Humbaba’ yı yenme ve öldürme, sedir ağaçlarını kesip devirme gücü bağışladılar. Sana benimle görüşmek üzere uzun, zor ve tehlikeli yolculuğu yapman için güç bağışladılar.”

“Ve sanki olağanüstü güç ve kahramanlık yeterli birer armağan değilmiş gibi, sana insanlar arasında üstün olma gücü

bağışladılar. Sana halkını bir kral olarak yönetme ve önderlerin en büyüğü olma gücünü bağışladılar. Sana halkın üzerine ışık veya karanlık getirme gücünü bağışladılar. Sana insanları serbest bırakma ya da köle etme gücünü bağışladılar. Sana insanlarına hocalık yapma ve onları bilgeliğe götürme gücünü bağışladılar.”

“Bunun için” diyerek öğüt verdi Utanapiştim, “korku ve üzüntüyü at içinden. Göksel tannlar seni sevdikleri ve yüzüne güldükleri için kalbini neşelendir.”

Sonra Utanapiştim sandalcısına döndü ve şöyle dedi: “Urşanabi, Gılgamış’ı temizlenmesi için yıkanma yerine götür, uzun saçlan kar gibi temiz olana kadar yıkansın. Hayvan postlarını çıkarsın ve derin denizler onlan uzağa taşısın. Yakışıklılığı yeniden ortaya çıksın. Başına yeni bir bant taksın ve çıplaklığını örtmek için yeni elbiseler giyinsin. Sonra da sağlam surlu Uruk’a doğru dönüş yolculuğunda ona eşlik et.”

Urşanabi, Çokuzak’ın emrettiği gibi Gılgamış’la ilgilendi. Gılgamış temizlenip yeni elbiseler giydiğinde, ikisi birlikte Ur-şanabi’nin sandalına bindiler ve uzaklara yelken açmaya hazırlandılar.

O zaman Utana piştim’in karısı şöyle dedi: “Gılgamış seninle görüşmek için uzun, zor ve tehlikeli bir yolculuk yaptı. Onun bu çabasını takdir ederek kentine götürmesi için nasıl bir armağan vereceksin?”

Utanapiştim, Urşanabi’den sandalı kıyıya yaklaştırmasını istedi. Sonra şöyle dedi: “Gılgamış, benimle görüşmek için uzun, zor ve tehlikeli bir yolculuk yaptığın için, seni sağlam surlu Uruk kentine göksel tanrılar tarafından yaratılmış gizli bir şeyle göndereceğim. Orada, derin sulann içinde yetişen gül gibi bir bitki görüyorsun. Onu almak istediğinde dikenleri ellerine batacaktır. Bununla birlikte, eğer bu bitkiyi toplayabilirsen, ellerinde sonsuz gençlik armağanını tutuyor olacaksın. Bu bitki seni sonsuza dek yaşatmaz, fakat seni yaşamının her günü genç ve güçlü tutar.”

Gılgamış yanıt verdi: “Eğer bana iki tane ağır taş verirsen bitkiyi toplayabilirim.” Ayaklarının her birine bir taş bağladı ve hançerini dişlerinin arasına yerleştirdi. Sandalı derin denizin içine, bitkinin yakınlarına doğru itebilmek için bir sırık kullandı ve suya atladı. Taşlar Gılgamış’ın gövdesini derin suların içinde bitkiye ulaşabileceği yere kadar çekti. Etlerine batmasına rağmen bitkiyi başarılı bir şekilde kopardı. Sonra ağır taşların iplerini kesti ve suyun kendisini denizin yüzeyine taşımasını sağladı.

Gılgamış bir kez daha sandala çıktı, bitkiyi güvenli bir şekilde yerleştirdi ve Urşanabi İle yola koyuldular. Ölüm sularını başarılı bir şekilde geçtiler. Üç günde, başka bir teknenin bir buçuk ayda alacağı mesafeyi aştılar.

Zamanı gelince Siduri’nin küçük kulübesini gördüler ve yolculuğun ilk bölümünün geride kaldığını anladılar. Yorgun ve aç oldukları İçin, sandalı davetkâr bir kıyıya doğru yönelttiler ve karaya çıktılar.

Gılgamış bitkisini korumak için sandaldan aldı ve yanında taşıdı. Sert topraklar üzerinde hareket edebilmenin ve bacaklarını germenin özgürlüğünden tat alarak çevrede dolaştı. Bir tatlı su akıntısını, gölcük oluşturduğu yere dek takip etti. Orada bitkiyi elbiseleriyle birlikte toprağın üstüne koydu ve kendine gelmek için suya girdi.

Suyun içindeki yılan bitkinin çekici kokusunu aldı. Sudan dışan doğru kaydı, yine kayarak kıyıyı aştı, bitkiyi ağzıyla tuttu ve onu suyun içine taşıdı. Suyun içine geri döner dönmez derisini düşürdü ve daha genç, daha taze bir görünüme sahip oldu.

Gılgamış olan bitenin farkına vardığında, bitkiyi kurtarmak için çok geçti. Oturdu ve ağladı. Sonra Urşanabi’nin elini tutup şöyle dedi: “Ellerim kimin için çalıştı? Kalbimin kanı kimin için dolaşıyor? Kendim için hiçbir şey elde edemedim. Yalnızca yılana yardım ettim. Şimdi akıntı bitkiyi denizin derinliklerine geri götürecek!'”

Gılgamış kendini topladıktan sonra devam etti: “Bitkiyi geri getirmek mümkün olmadığına göre kaybıma boyun eğmeliyim. Planladığımız gibi sandalı kıyıda bırakalım ve yolculuğumuza sağlam surlu Uruk’a doğru devam edelim.”

60 mil yürüdükten sonra, yemek yemek için durdular. 90 mil daha yürüdükten sonra geceyi geçirmek için hazırlandılar. Pek çok gün ve gece sonra uzakta Uruk’un sağlam surlarını gördüler. Kente doğru yürürlerken, Gılgamış Urşanabi’ye bir açıklama yaptı: “Uruk dört bölümden oluşur: Kent, bahçeler, sınır bölgesi, Anu ve İştar Tapınağı bölgesi.”

Kapılardan İçeri girerken Gılgamış şöyle dedi: “Urşanabi, kentimiz Uruk’un sağlam surlarına dikkat etmeni istiyorum. Bu duvarları, ülkemize büyük bilgiler getiren yedi bilge tarafından eski zamanlarda yapılan bir temel üzerine inşa ettim. Dış surlarımızın tepesi, bir bakır parlaklığıyla ışıldar, fakat pişmiş tuğladan yapılmıştır. Şimdi kentimizin İç surlarını incele. İnce tuğla işçiliğine dikkat et. Bu surlar da diğer bütün surlardan üstündür! Bir kral bile olsa hiçbir insan, benim kentimiz Uruk için inşa ettiğim surlardan daha etkileyici surlar yapamayacaktır. Şimdi görkemli Anu ve İştar Tapınağı’na yaklaş. Bir kral dahi olsa hiçbir ölümlü benim yarattığım kadar güzel bir yapı inşa edemeyecektir. Uruk’un surlarına tırman ve üzerlerinde yürü. İnce tuğla işçiliğini incele. Görkemli Anu ve İştar tapınağına hayranlık duy. Bir insanın üstün başarısına bak!”

Gılgamış bu seyahatleri ve düşüncelerini taş tabletler üzerine kaydetti ve halkının bilgelik kazanabilmesi, kendisini anımsaması için tabletleri Uruk’un sağlam surlarına yerleştirdi.

Kaynak: Donna Rosenberg – Dünya Mitolojisi

PAYLAŞ
Önceki İçerikGılgamış Destanı-VI.Bölüm-7
Sonraki İçerikBelçika
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER