Harika İnek

206

“Bir Brahman’ı vurmakla tehdit eden bir insan, yüz yıl cehennemde kalacaktır. Bir Brahman’ın kanını emen her toz parçası için o anın akışına sebep olan insan cehen­nemde bin yıl harcamak zorundadır. ”
– Manu Kanunları, XI. 207-208, IV. 165-168.

Bu harika inek, ya da diğer bir deyişle bolluk ineği ok­yanusun çalkalanmasında, tanrıların koruma altına aldığı birçok üründen biri idi. Bu inek Surabhi, ya da Kamdhenu olarak isimlendirildi, ve rişi Vasishtha’nın (Vasişta) malı oldu. Bu inek, talihli sahibine arzuladığı her şeyi verebile­cek yetenekteydi. Ne olduğu önemli değildi; yiyeceğin her çeşidi, yiyecek şeyler ve içecek şeyler ve yudumlanacak şeyler ya da emilecek şeyler ve giyecekler olduğu kadar de­ğerli taşlar. Onun talihli sahibi her ne zaman ağzından ‘ver’ kelimesini çıkarırsa inek bu talebi hemen karşılamak için o­radaydı.

Tabii bu harika varlığı gören ya da duyan herkesin kalbinde kıskançlık ve hırs oluşmuştu. Bir gün büyük kral Vishvimitra (Vişvamitra) adamları ile birlikte bir avcılık seferine çıktı ve bu sefer onu Vasishta’nın inziva yerine gö­türdü. Bu kutsal insan, hükümdarı, yalnızca çok uygun bir nezaketle karşılamakla kalmadı, aynı zamanda kral ve ava­nesini eğlendirebilmek amacı ile en muhteşem ziyafeti üret­mesi için ineğe seslendi.

Yiyecek ve içeceğin her çeşidi, giysiler ve değerli taşlar sonu olmayan bir akarsu gibi inek­ten çıkarlarken, hükümdarın kalbi haz ve mutluluk ile dolu idi. Ama, kralın kalbinde başka duygular da uyandı, ve “ormandaki bir keşiş neden böylesi sonu olmayan bir re­fah kaynağına sahip olsun ki?” diye sormaya başladı. Eğer çok olan ve anında yerine getirilmesi gereken kendi ihtiyaç­ları için bu varlık onun elinde olursa çok daha mantıklı olur diye düşündü.

Böylece rişiye bolluk ineği karşılığında on­ bin inek teklif etti. Kutsal adam bu teklifi reddettiğinde, hükümdar­ ona bütün krallığını teklif etti. Ama kutsal adam i­neğin yalnızca adakları için gerekli şeyleri sağlamakla kal­madığını, aynı zamanda buna benzer bir nedenle tanrılara ve ölülerin ruhlarına da gerekli şeyleri sağladığını bir mazuri­yet olarak göstererek kral tarafından verilen bu inanılmaz teklifi reddederken kral şu karşılığı verdi: “Benim bir kral olduğumu ve savaşçı kastının bir üyesi olduğumu hatırlamı­yor musun, ve kralların her istediği şeyi güç kullanarak al­dıklarını bilmiyor musun?”

Vasishtha mütevazi bir şekilde cevap verdi. Hayatını çilekeşliğe ve Veda çalışmasına ada­mış bir Brahman olduğunu söyledi. Brahmanlar silahlı kuv­vetlerin kuvvet ve güçlerine karşı koymaya kalkışmazlar. Ve karşı koymanın ona göre olmadığını söyledi. Kralın a­damları diledikleri her şeyi yaptılar, diledikleri her şeyi al­dılar, ve bir anlık bir düşünme payı bile vermediler. Konuş­ma kralın ineğin boynuna bir ip geçirip onu oradan uzaklaş­tırmaya başlaması ile neticelendi.

Zavallı hayvan gitmeye hiç istekli değildi. Dokunaklı gözlerini rişi’ye çevirdi ve bir santimlik bir adım bile atmayı reddetti. Kral, bir sopa ile bir­kaç kez onun kafasının üstüne vurdu. Bilge bir süre için tek bir kelime bile söylemedi, ama sonunda konuştu ve: “Benim sevgili ve müşfik ineğim, ağlayışını duyuyorum, seni kay­betmeyi arzulamıyorum. Ama ne yapabilirim ki? Bir kral tam olarak güç sahibidir. O, seni güç kullanarak benden alı­yor, ve onu engelleyemem. Sabırlı ve affedici olmak, bir Brahman’ın görevidir” dedi. İnek bu sözleri işitir işitmez kralın elinden kurtuldu ve koşarak geldi ve rişi’nin ayakla­rına kapandı. Haykırarak “Gitmemi arzuluyor musun?” de­di. “Bana karşı olan sevgin tamamen yok mu oldu? Kralın bana kötü davranıp davranmayacağı seni hiç endişelendirmiyor mu?Beni tamamiyle terk mi ettin? .
.
İnanılmaz sabra ve kendine hakim olmaya sahip bu kutsal adam bu sözlere karşı cevap verdi: “Ne söyleyebilirim ki! Bir savaşçının gü­cü uygulayabildiği güçte yatar; bir Brahman’ın gücü ise, gösterdiği affetme ruhundadır. Onunla gitmek istiyorsan, git. Ama seni kesinlikle terk etmiyorum. ” İnek “İyi öyley­se! ” diye haykırdı, “beni terk etmediğini söylüyorsan, bu be­nim için yeterli. Zorlukla götürülmeyeceğim.” Bunu söyler söylemez ineğin tüm görünüm ve safhaları inanılmaz bir değişime uğradı. Gözleri birden ateş gibi parladı. Kafası ve boynu inanılmaz bir boyutta büyüdü, ve krala ve adamları­na saldırdı. Ama daha harika olan birşey vardı, kuyruğun­dan büyük yakıcı kömür yağmurları çıkmaya başladı, ve bu yakıcı kömürler yalnız kuyruğundan değil, aynı zamanda memelerinden ve böğürlerinden hatta kıçından ve dışkısın­dan bile ve ağız köpüğünden de çıkmaya başladı ve bu ya­kıcı kömürler askerleri kovaladı.

Sayılamayacak kadar çok olan askerler birçok memleketlere ve insan ırkına aitti. Bun­ların arasında Yunanlılar, Hunlar, İskitler, Partlar, Çinliler, vahşi yerliler, barbarlar ve kast dışı olanlar vardı, ve kıy­metli taşlar takıştırmışlardı, kendi memleketlerine ve ırkla­rına özgü silahları vardı. Etrafa saçılırlarken, kral ve adam­larına büyük bir şiddetle saldırdılar. Ama onlara iyi bir kor­ku vermekten hoşnuttular. Çünkü bize, her ne kadar Vishva­mitra ve adamlarını yetmiş yedi mil (128 km) kadar kovala­dılarsa da hiç birini öldürmedikleri söylendi.

Vishvamitra rahat nefes almaya başladığında artık de­ğişmiş bir insandı. Kralların diledikleri her şeyi yapabile­cekleri konusunda övünmüştü. Fakat kralların Brahman’la­ra kıyasla zayıf kişiler olduğunu fark etti. Buna dayanarak, “Çilecilik gerçek olan tek kuvvettir” dedi. Böylece krallığı­nı terk etti ve bir ormanda yaşamaya gitti. Tanrıları, onu bir Brahman yapmaya zorlanabileceğine karar vermişti. Ve so­nunda uzun çilekeşlik yıllarından sonra, imkansız olan bu görevini başarıyla tamamladı. Bütün dünya onun şöhreti ile doldu, ve cennete gittiğinde tanrı İndra ile birlikte Soma iç­kisi içti.

Bu Mahabbarata’nın hikayeyi nasıl mutlu sonlandırdığı­nı gösterir. Ama, Ramayana bize, yenilgiyi kabul etmeden önce, Vishvimitra’nın bilgenin gücünün üstesinden gelebil­mek için bir başka ve daha şiddetli çaba gösterdiğini söyler. Aynı zamanda, her iki taraf için de de çok fazla kan dökül­düğünü iletir, ve ineğin son zaferi sağlamadan önce büyük ve özel bir çaba göstermesi gerektiğini söyler. Yine de so­nunda zafer sonuçlandı ve tamamlandı.

Vasishtha, bugüne kadar çok büyük bir orduya ulaşan kralın adamlarını ayak­larının altında ölü olarak görmekten memnundu. İstisna o­lan tek şey Vishvamitra ve onun tek kurtulan oğluydu. Sa­vaş ateşinde hükümdarın yüzden az olmayan oğulları bilge­yi kılıçtan geçirip öldünneye çalıştılar, ama bilge kızgın ba­kışlarıyla onların tamamını kül haline getirdi. İntikam ateşi ile yanan Vishvamitra, krallığı evvelce bahsi edilen oğluna verdi, ve büyük tanrı Şiva’nın sevgisini kazanmak için uzun yıllar Himalayalara çekildi. Sonunda, Şiva gelip ona ne is­tediğini sorduğunda, o, yalnızca tanrılar ve rişiler değil, iyi niyetli ya da kötü niyetli olsun ya da olmasın her çeşit ruh tarafından hiç bir zaman kullanılmamış olan her silahın kul­lanımını ona açıklaması için tanrıya yalvardı.

Şiva yalnızca hükümdarın yalvarışını işitmekle kalmadı, ona bir yığın göksel silah da temin etti. Bunların isimleri detaylı olarak verilir. Onlar muhteşem bir güçle bezenmişlerdi, ve böylesi büyük bir tanrının malı olarak kral, hiç kimsenin ona karşı koyamayacağı konusunda kendinden emindi. Ve böylece Vasishtha’nın inziva yerine acele olarak gitti. İlk yaptığı iş bu inziva yerini ateşe vermek oldu. Bilgenin öğrencileri pa­nik içinde idiler, ve ustalarını sığınacak bir yer bulması için zorladılar. O, tepeden bakarak, bu isteği yerine getirmeyi reddetti. Bunu yapmak yerine onlara beklemelerini ve yan­gını çıkaranları nasıl cezalandıracağını izlemelerini emretti.
,
Ama kalmak istemediler. Her yöne doğru kaçtılar. İneğe ne olduğu bize söylenmedi, fakat paniğin komşu ormanlardaki hayvanlara ve kuşlara yayıldığı söylendi ve sonuç olarak Vasishtha tamamiyle yalnız bırakılmıştı. O ise hiç korkmu­yordu. Kralla karşılaşmak için ilerledi. Elinde tek silahı o­lan Brahman değneğini taşıyordu. Kralın ne tür bir budala­lık tasarladığını öğrenmeyi talep ettiği zaman Vishvamitra bilgeye silahlarını birbiri ardına mızrak gibi atarak cevap verdi. Ama bu silahların her biri ve tamamı Brahman’ın ka­tıksız yükselen değneği tarafından kendi güçleri ile yok e­dildi.

Azizin üzerine yağmur gibi döküldüler; ama Brah­man’ın değneği onları sıra ile yuttu. Vishvamitra’nın henüz kullanmaya cesaret etmediği tek bir silah kaldı. Bu hepsin­den daha güçlü olan Brahman oku idi. Gerçekte, bu en kor­kunç silahtı. Hükümdar bu silahı eli ile havaya kaldırırken tanrılar korku içinde idiler. Onu ileri doğru attığında üç dünya sallandı. Fakat bu da başarısızlıkla sonuçlandı. Bir Brahman’ın gücüne karşı ne yapabilirdi?

Bu özel anda bil­genin görünümünde büyük bir değişim oluştu. O harika ve korkunç birşeydi. Bedeninin her noktasından büyük ateş kı­vılcımları parladı, ve ateş ve duman ile sarılmış gibi görün­dü. Değneği bunlara eşit bir şekilde görkemliydi. Brahman okunun üstesinden gelip onu yakıp yok etttiğinde, evreni vi­ran eden kader ateşine benzeyen alttaki dünyanın tanrısı Ya­ma’nın asası gibi parladı. Bütün bu olanlardan sonra Vish­vamitra yenilgiyi gerçek anlamı ile kabul etti. Brahman’ın değneği, büyük tanrı Şiva’nın hükmettiği her silahı alt et­mişti. Bir savaşçının gücü Brahman’ınkiyle kıyaslandığında hiç bir şeydi. Ve böylece çilekeşliğin kudreti ile bu azamet­li zirveye (Brahmanlık) ulaşabileceğine karar verdi.
Mahabharata, I. I 77.
Ramayana, I. 51-55.

AÇIKLAMALAR :

VASİSHTA : Manu Kanunları’na göre yedi büyük ri­şi’den ve Prajapatiler’den (varlıkların tanrısı) biridir. İki babası olduğu söylenir, tanrı Varuna ve tanrı Mitra. Rig-Veda törenlerinin çoğu ona adanmıştır. 27 nesil boyunca Rama’nın din adamı olarak görünür.

DÖRT KAST : Brahmanlar (din adamları). Şatriyalar (sa­vaşçılar), Vaişyalar (çiftçi ve tüccar sınıfı) ve Şudralar (hizmetçi sınıfı). Ramayana, III. 14, Kaşyapa’nın karısı Manu’nun çocukları olduğunu söyler. Brahmanlar Ma­nu’nun ağzından, savaşçılar göğsünden, Vaişyalar baldı­rından ve Şudralar ayağından doğmuştur. Daha yaygın ina­nış bu dört kastın yaratıcının (Brahma’ nın) ağzından, göğ­sünden, baldırından ve ayağından doğduğu yönündedir. (Mahabbarata,XII. 297)
Bu efsane Rig-Veda’daki yaratılış törenine atıfta bulunur. Buna göre tanrılar, hayvanlar ve insanlarla birlikte evrenin Puruşa’nın bir parçası olduğu varsayılır.

YUNANLILAR : Büyük İskender’in ardıllarıdırlar. Hin­distan sınırlarında krallıklar oluşturmuşlardr.

BARBARLAR : Yunanca barbaroi.

HUNLAR: Hindistan’da yerleşmişlerdir.

ÇİNLİLER : Kuzey Hindistan’daki bir kavim.

PARTLAR: l .yy’da Belucistan ve Kandahar’da egemen­diler.

YAMA: Alt dünyanın hükümdarı ve ölümün hakimi. Ve­dalarda ölen ilk insan olarak geçer, kötülüğün cezalandırıl­ması ile ilgisi yoktur. Destanlarda ve Puranalarda ölünün ruhu onun karşısına gelir ve yaptığı işlere göre ceza veya ödül alır.

Kaynak : J.M. Macfie- Hint Efsaneleri.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER