Hint Mitolojisi

2307

Hindistan, tarihlerin, medeniyetlerin, ırkların, dinlerin ve dillerin kavşağı olan bir ülkedir. Bu yüzden Hint kültürü uçsuz bucaksız bir düşüncenin, uçsuz bucaksız bir belleğin ürünüdür. Hint medeniyeti yeryüzündeki en eski medeniyetlerin başında gelmektedir. Pencap’taki Harappa ve Sind’deki Mo­hejen Daru (bu bölgeler bugün Pakistan sınırı içerisindedir) kent kalıntıları gösteriyor ki Hint medeniyeti en aşağı beş bin yıllık bir geçmişe sahiptir. İ.Ö. 3000 yıllarından itibaren bu bölgelerde yerleşik yaşam süren hakların varlığı bilin­mektedir. Böyle köklü ve eski bir medeniyetin hiç kuşkusuz edebiyatı da o ölçüde zengin bir yapıya sahiptir.

Hint kültürünün, Hint edebiyatının geçirdiği aşamaları genel hatlarıyla sıralamak gerekirse şöyle diyebiliriz:
1 – Vedalar Dönemi
2 – Destanlar Dönemi
3 – Metinler Dönemi (Başta Puranalar olmak üzere Tantra Metinleri, şiir, tiyatro v .b metinler diğer öğre­tilere (Budacı, Jainist v.b) ait metinlerdir.

hindular

a) Vedalar Dönemi:

Veda metinleri Hindistan’ın din­sel/ kültürel yapısının temelini oluşturur. Günümüzde de Hindistan’ın en yaygın dini olan Hinduizmin kaynağıdır. İ.Ö. 2000 -2500 yılları arasında Hindistan, işgal eden Ari’lerin diniydi Vedalar. Bu dinsel inancın kökeni, kaynağı Zerdüşt öncesi İran’a kadar dayandırılmaktadır.

Veda kültü, Veda dini kurban törenlerine dayanırdı. Kurban eyle­mi en üst aşamada Ateş’e verilen adaklardır. Kurban tören­leri Brahman rahipleri tarafından yönetilirdi. Kurban olarak verilen şeyler ise tarım ve hayvancılık ürünlerinden, bir hayvanı adak olarak vermeye kadar geniş bir yelpazeyi içer­mekteydi. Kurbanı tanrıya iletme aracı olarak ateş kullanı­lır, adakların bir kısmı ateşe atılır, bir kısmı da rahiplerle, kurbanı adayan tarafından tüketilirdi.

Veda dininin en büyük özelliği rite, törene dayanması­dır. Dinsel bir “iman” unsuru yoktur. İman, yalnızca ayinle­rin doğruluğuna ve başarısına duyulan güvenden kaynakla­nırdı. Kılı kırk yararcasına yapılan dinsel törenlerde en önemli şey ayinin doğru yapılmasıdır. Bu yüzden de ayin sı­rasında okunan metinlere ve ayin işlemine çok özen göste­rilirdi.

Veda dönemine, Veda dinine ait dinsel metinler çeşitli tarihlerde yazılmış ve yorumlanmışlardır. Dört ayrı bölüme ayrılır bu metinler: Rig Veda, Yajur Veda, Sama ve Atharva Veda. Vedaların diğer bir adı da samhita (dört derleme) dir. Vedalara daha sonraki dönem­lerde açıklamalar yazılmıştır. İlk açıklamalara Brahmanalar adı verilir. Bunlar Vedalar’daki karışık ritüalizmi en ince ayrıntılarına kadar ilahiler biçiminde açıklarlar. Kurban tö­renlerini ve diğer ayinleri pratik yönden ele alırlar.

Brahma­nalar içerisinde çok az felsefi düşüncenin izlerine rastlan­maktadır. Brahmanalara açıklama niteliğinde eklenmiş me­tinlere Aranyakalar adı verilir. Bu metinler özellikle orman içindeki büyük Aşram ‘larda yaşayan Rişiler (Azizler) tara­fından yazılmışlardır. Aranyakalarda dini düşünüşten felse­fi düşünüşe geçişin ilk izlerini görürüz. Aranyakaları ta­mamlayan, bütünleyen metinlere, eserlere Upanişadlar adı verilir. Upanişadlar tamamen felsefi ve ruhsal öğretileri içe­rir.

Upanişadların diğer bir adı Vedanta (Veda-anta) yani Vedaların sonudur. Veda düşüncesinin en üst düzeyini teş­kil ederler. Ortodoks Hindu düşünürlerine göre Vedalar Tanrı Brahman’ın ağzından çıkmış olan sözlerdir (vaç). Vedaların bize verdiği bilgi değişmez, ebedi ve gerçek bilgidir. Veda­ları felsefi yönden tartışmak, değerlendirmek doğru değil­dir.

hindu-tapinagi

b) Destanlar Dönemi:

Octavia Paz bir denemesinde “Destansız bir toplum olmaz, çünkü onda kendisini görece­ği, tanıyacağı bir kahraman, bir varoluş vardır”der. Bu söz Hint insanı için geçmişte olduğu gibi günümüzde de diğer toplumlara nazaran bir kat daha gerçek, bir kat daha belirle­yicidir. Hint edebiyatı aslında iki büyük destana; Mahabharata ve Ramayana destanlarına dayanır.

Gerçi üçüncü büyük bir destan, Mahabharata destanının devamı niteliğinde yazılmış olan Harivamşa adında bir des­tan daha vardır, ancak Mahabharata ve Ramayana destanla­rı Hint toplumunun dinsel /sosyal /kültürel yapısına damga­sını vurmuştur. Bu iki büyük destandan biri olan Mahabha­rata destanı dünyanın en büyük kitaplarından birisidir. O çok zengin Sanskrit dilinin temel yapıtı olarak kabul edilir.

Şiirsel bir dili vardır ve yüz binden fazla kıtayı içerir. Bu destan bugün bile Hindistan’daki günlük yaşamı etkileyen binlerce inancın, düşünce tarzının, efsanenin, alınacak ders­lerin kaynağını oluşturur. Bir Hint geleneğinde söylenen şu söz bu destanın boyutunu ve içeriğini anlatması açısından önemlidir. “Mahabharata’da bulunan her şey başka yerde vardır. Orada olmayan şey hiç bir yerde de yoktur.”

Mahabharata destanının ana örgüsü, ana konusu Panda­valarla kuzenleri Kuruvalar arasında geçen savaştır. İç içe geçmiş sayısız olaylar vardır bu destanda. Bilinmeyen kral­ların hanedan öykülerinden kılı kırk yaran felsefi tartışma­lara kadar her şey vardır Mahabharata destanında. Yine bu destanın içinde Hindu ahlakının, Hindu dhar­masının ruhu kabul edilen Bhagavadgita adlı bölüm bir tür kutsal kitap niteliğindedir.

Öteki büyük Sanskrit destanı olan Ramayana destanında ise Rama’nın başından geçen olağanüstü olaylar anlatılır. Hindular (Brahmanlar) Rama’yı idealleştirmiş ve onu Tanrı katına yükseltmişlerdir. Bu destan Mahabbarata destanın­dan daha kısa ancak dil bakımından daha iyidir. Her iki des­tanda geçen efsaneler İ.Ö. 5. yy’dan itibaren bilinmektedir ancak bu efsanelerin kaynakları çok daha eskilere dayan­maktadır.

antik-hint-sembolu-swastika

c) Metinler Dönemi :

Bu dönemlerde yazılmış metinle­rin başında Puranalar ve Tantralar gelir. Hint kültürünün / Hint mitolojisinin en kapsamlı kaynaklarıdır Puranalar. Bir tür dinsel yapıtlardır. On sekiz tane büyük-ki bunlar Vişnu, Şiva ve Brahman geleneğine göre düzenlenmişlerdir-ve sa­yısız küçük Purana’lardan oluşur bu külliyat. Puranalar özünde geleneksel dinsel metinlerden etkilenmekle birlikte işledikleri konuları yorumlama biçimleri değişiktir.

Purana edebiyatı i. S. 1 . yy’dan başlayıp 12. yy. kadar sürmüştür. Tantra metinlerinin içeriği ahlak, ruhsal özgürleşmeyi amaç edinen yoga öğretisi, simgesel ayinler ve tapınma gi­bi konulardır. Hinduizmin yazın kaynaklarındadır ve günü­müze kadar yazıya, kaleme alınmışlardır.

Bu yazın türleri dışında Hint kültüründe başta öyküler ve romanlar olmak üzere bir çok lirik, didaktik şiir ve tiyat­ro eserleri yazılmıştır. Yazım dilleri Sanskritçe’dir. Bunun dışında Budist ve Jainistlerin kendilerine ait destan, efsane ve masal edebiyatları vardır. Ancak bu yapıtların çoğu Brahman yazıtlarına benzer.

Hint kültüründe Sanskrit dili dışında değişik yerel diller­de de eserler üretilmiştir. Ancak üretilen eserlerin çoğu din­sel içerik taşımaktadır.
Yukarıda saydığımız dönemlerin genel bir tarih sıralamasını vermek gerekirse. Vedalar dönemi’nin başlangıcı; Rig Veda İ.Ö 1 .200 yıllarında , Brahmanalar : İ.Ö. 900-700 ,Upanişadlar: İ.Ö. 7. yy. ,Mahabbarata : İ.Ö. 300 – İ.S. 300 Ramayana : İ.Ö. 200 – İ.S. 200 yıllarında ve MetinlerDönemi’nin belirleyicisi olan Purana’lar içinde en eski pu­ranalar olarak kabul edilen Brahmanda, Harivamşa. Matsya gibi puranaları İ.Ö 1 .yy’dan itibaren insanların kulakları işitmektedir. Ancak yine de bu tarih sıralamasını kesin olarak kabul etmek zordur. Çünkü eski Hintliler kut­sal metinlere, onları tarihlendirmemize olanak sağlayacak bir kayıt, bir tarih düşmemişlerdir.

hint-tanrilari

Hint kültüründe, Hint dinsel inancında Veda dönemle­rinden destanlar dönemine geçerken çok önemli oluşumun da başladığını görürüz. O da tanrıların ve yeni fikirlerin or­taya çıkmasıdır. Yeni tanrılar ve yeni düşünceler destanların belirleyici özelliğidir. Veda kitaplarının en eskisi olan Rig Veda “Otuzüç tanrı vardır”der. Rig Veda’dan bir kaç yüzyıl sonra oluşturulmuş olan Şatapata Brahmana’da “Otuz üç tanrı vardır ve Prajapati otuz dördüncüsüdür”der. Mahabha­rata destanında ise Prajapati için “Otuz üç tanrısının efendi­si” diye söz edilir. Hindu panteonunda otuz üçten çok daha fazla varsa da geleneksel olarak otuzüçü eski Veda tanrıları olarak anılır. Destanlarda geçen bir efsanede “Otuz üç tanrı sahte bir bağlılığa, sahte bir varoluşa maruz kalırken Hindu dininin geleceğini oluşturan üç yeni tanrının ortaya çıktığı söylenir. Bunlar Prajapati’nin varisleridir: Brahma, Vişnu ve Şiva.

Bu üç tanrı birlikte varolurlar (trimurti). Okuyucu bu efsaneleri, eski anlatıları okurken bir çok şey garibine gidebilir. Bunun başında efsanelerde geçen bir çok Tanrı’nın adı, yaptıkları işler ve oynadıkları rol gelir. Hiç kuşkusuz Hint dininin en belirleyici özelliği çok tanrılı oluşu, tek bir kutsal kitabı ve tek bir mabedi olmayışıdır. Tanrıların en büyük özelliklerinin başında doğup ölebilecekleri gelir. Tanrılar çok özel anlamda “ölümsüzdür”ler.

Hint Tanrıları, insanlar, hayvanlar ve bitkilerin gerçek olduğu gibi gerçektirler. Onların hiçbiri ölümsüz değildir. Ancak çok uzun süre yaşayabilirler. Brahman’ın bir günlük yaşamı dört milyon yıldan daha uzun bir süreye eşittir. Brahma va­roluşunu yüzyıl sürdürmektedir. Diğer tanrılar da genellikle Brahma’nın bir günü kadar yaşarlar.
.
Evrenin yok olması ile yaşamları son bulur. Yaratılış yeniden başladığında tekrar doğarlar. Ancak bu doğuş bir Tanrı olarak da olabilir veya varoluşun herhangi bir biçiminde de olabilir. Ancak bu var­dır ki o hiçbir zaman yeniden doğmaz. O Brahma’dır, çün­kü o evreni yaratıp kendisine düşen görevi yerine getirmiştir.

Brahma; tanrıların ve insanların zor durumlarında yar­dımcı olması, onlara bir tür yargıçlık ya da hakimlik yapma­sı gibi nitelikleriyle tanınır. Bu tanrı olağanüstü güçlerle do­natılmıştır. Brahma’nın, bazen en utandırıcı dileklerin oluş­turulmasına, gerçekleştirilmesine onay verdiğini görüriz. Bu da kendisinin yok edici arzusu içinde oluşur. Ancak bu dilekler gerçekleştiği zaman Tanrılar katındaki diğer tanrı­lar ve göksel varlıklar Vişnu’yu bozulan düzeni, evrenin dengesini, ahengini yeniden kurmak için görevlendirirler. Ve Vişnu da kendisine verilen bu görevi her zaman yetkin bir biçimde yerine getirir.

Vişnu bu görevini yerine getirir­ken yeryüzüne değişik formlarda, değişik biçimlerde iner. Kimi zaman dünyayı kurtarmak için bir yaban domuzu olur kimi zaman bir kaplumbağa. Su altında kalan dünyayı kur­taran Vişnu’dur. Brahma’nın düşüncesizce verdiği bir söz yüzünden Rama biçiminde dünyaya inip yenilmez güçlerle donanmış olan Şeytan’ı öldüren yine Vişnu’dur. Gerçekte koruyucu tanrının bir yüzü, bir oluşu olan Vişnu’nun dokuz­dan az olmayan genedoğumu vardır. Ve her bir dünyaya ini­şi çok önemli bir görevin yerine getirilmesi içindir.

Aynı şey Şiva için de geçerlidir. Gerçi Ramayana des­tanında, bu tanrı hakkında söylenmiş, yazılmış fazla bir şey yoktur. Söylencelerin, efsanelerin büyük bir kısmı Vişnu’ya adanmıştır. Ama Mahabbarala destanında Vişnu her ne ka­dar görkemli bir tanrı biçiminde tasvir ediliyor gözükse de Şiva’dan daha fazla söz edilmiş, ona büyük övgüler düzül­müştür. Puranalarda ise Vişnu ve Şiva’dan tek bir tanrı ola­rak söz edilmiştir.

Hint kültüründe, Hint dinsel inancında Brahma, Vişnu ve Şiva’nın dışında önemli rol oynayan pek çok küçük tan­rıdan söz edilir. Destanlarda ve Puranalarda onlardan sık sık söz edilir. Küçük tanrıların yetkileri, varoluş önemleri diğer büyük Tanrılara nazaran daha azdır. Bunların da ken­dilerine göre gökte bağlı bulundukları yazgıları, felaket ve­ya mutlulukları vardır. Ancak bu tanrılar içinde bir İndra vardır ki Hint Tanrılar penteonunda oldukça önemli bir ye­ri vardır. Cennetin kralı olarak bilinir. Yazıya dökülen efsa­nelerde, söylencelerde, masallarda çok önemli bir yer teşkil eder. İndra sık sık insanlara önemli mesajlar vermek için yeryüzüne iner ya da gerektiğinde cennet ordusuna komu­tanlık yapar.

Şu da bir gerçektir ki İndra ve diğer Vedik Tanrılar za­man zaman yaptıkları işlerde başarısız olurlar, yenilgiye uğ­rarlar ve uğradıkları bu yenilgi düzeltmek, yaptıkları hatayı ortadan kaldırmak Vişnu’ya düşer. Veda dinlerindeki küçük tanrıların zamanla varoluş nedenleri ortadan kalktığı için önemleri azalmıştır. Brahma, Vişnu ve Şiva tanrı olarak öne çıkmışlar ve önemleri artmıştır. Ve bu üç tanrı Hindu dini­nin bel kemiğini oluşturmuştur. Ancak zamanla Brahma’nın da kendisine düşen görevi, evreni yaratma görevini yerine getirmesiyle önemini yitirdiğini görüyoruz.

İnsan Hint düşüncesinin, Hint inancının neden bu kadar çok kadere bağlı bir düşünce yapısı oluşturduğunu merak eder. Büyük bir olasılıkla bunun nedeni Hindu dininin sü­rekli bir ruh göçü inanışına ve onunla birleşen karma öğretisine bağlı olmasındandır. Bireysel ruh hiç bir zaman öl­mez. Bedenden bedene, şekilden şekile geçer ve yaşadığı her bir yaşam bir önceki doğumunda yerine getirdiği amel­lere, eylemlere bağlıdır.

Kişi yaptığı eylemlerin sonucuna göre bir sonraki yaşamının yapısını, durumunu belirler. Bu yaşam anlayışı karma inancının, karma düşüncesinin özü­dür. Ruh varoluş derecesinde yükselebilir veya düşebilir. Düşük bir kasta sahip bir insan, eğer o yaşamı içinde güzel eylemlerde, amellerde bulunmuşsa bir sonraki doğumunda daha iyi bir kastla doğabilir. Her ne kadar destanlarda Brah­man rahibi gibi en yüksek bir kastta doğması için milyonlar­ca yıl geçmesi gerektiği söylense bile, kişi sürekli iyilikler­de bulunarak , kendi doğduğu kastın görevlerini eksiksiz ye­rine getirerek yaşarsa böyle bir gene doğuma, böyle bir va­roluşa hak kazanabilir. Hatta belki zamanla bir Tanrı olma­yı da ümit edebilir. Ancak kişi diğer taraftan kast dışı bir de­recede doğabilir.

Bu durum insan varoluş formu dışında dört ayaklı bir hayvan, bir şeytan ya da bir ağaç biçiminde de olabilir. Bu inanış eski Veda’lar döneminde yoktu. Ve­da dönemlerinde yaşayan insanlar öldükten sonra tanrılarla birlikte mutlu bir şekilde yaşamaya gittiklerine inanırdı. Gerçi bu inanış halen daha varlığını sürdürektedir. Hindu inancına sahip bir kişi kurbanlarının ve dindarlığının müka­fatı olarak cennete kabul edileceğine halen inanır. Ancak cennette bile sonsuza kadar yaşamayacağını bilir.

Yaptığı iyi ameller tükendiği zaman doğum-ölümün usandırıcı dön­güsüne yeniden başlamak için bir kez daha dünyaya dön­mek zorundadır. Destanlar, ruhun bu doğum-ölüm döngüsü­nün sayısız yıllarına tahammül etmek, katlanmak zorunda olduğundan söz eder. Bu doğum-ölüm döngüsünün ise se­kiz milyon dört yüz bin kezden daha az olmadığını kabul eder modern Hindu düşüncesi.

Bundan kurtulmanın, doğum­- ölüm döngüsünden azad olmanın tek yolu ise benliğin mü­kemmel bütüne kavuşup birleşmesi ve varolan herşeyin özünü oluşturan Atman’la bütünleşmesidir. Kişi Atman’ı anladığnda kurtuluşa erişecektir. Bu düşünce başta Upani­şad dönemi düşünürlerinde olmak üzere bir çok öğretinin paylaştığı düşünce olmuştur.

Kaynak : J.M. Macfie Hint Efsaneleri.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER