Krişnanın Ölümü

144

“Tüm evren, yaratıcısının arzusuna göre hareket eder. fakat Kader etkisinin kontrolü altında bu hareketini sürdü­rür. Özgür değildir. ”
Mahabharata, II.57. 4.

“Alın yazısı ve insan çabası birbirlerine bağlıdırlar. Yü­ce gönüllü kişi iyi ve büyük eylemler yapar. Kadere yalnız harem ağaları tapar. ”
Mahabharata, XII. 139. 81 .

“Alın yazısı, fazilet ve doğruluğu elde eden insanın işi­ne engel olmaz. Çaba göstermeyen insan hiç bir zaman hoş­nut değildir, alın yazısı yanlış yolda giden insanın yo­lunu değiştiremez. Alın yazısının tabiatında güç yoktur. ”
Mahabharata, XIII. 6, 29, 47.

Üç seçkin bilge, Krişna’nın ve Balarama’nın memleketi olan Dvaraka’yı ziyaret etti. Varışlarından hemen sonra, kraliyet evinin genç üyelerinden bazıları, sarhoş bir durum­da iken, Krişna’nın oğlu Şamva’yı bir kadın gibi giyindirdi­ler ve kılığı değiştirilmiş arkadaşlarını bu kutsal insanlara götürdüler. “Bu bayan bir oğlan doğurmak istiyor. Sizin ona yardım edebileceğinize ve bunu isteyerek yapacağınıza ina­nıyoruz. Çocuğun ne zaman doğacağını ve nasıl biri olaca­ğını bize söyleyin ve dua edin” dediler. Bu bilgeler, böyle­sine aptalca işlerle aldatılmak için çok akıllı ve kudretliydi­ler, ve aynı zamanda kızgındılar da. Bu nedenle, çok sert bir şekilde, ”Evet, bu genç adam, arzu ettiğiniz şekilde doğum sancılarına tutulmuş olacak, fakat doğuracağı şey bir çocuk olmayacak. Yirmi dört saat içinde, sizi ve Yadu ırkına men­sup herkesi yok edecek bir demir yıldırımı doğuracak” diye­rek cevap verdiler.

Bu bilgeler kehanetlerini gizlemek için en ufak bir çaba bile göstermediler, hemen Krişna’nın sara­yına gitmek için yola koyuldular ve ona saray mensupları­na karşı beyan ettikleri laneti söylediler. Krişna bu bilgiyi sakin bir şekilde dinledi. Evrenin efendisi ve her şeyi değiş­tirebilir olmasına ve hatta bir Brahman’ın lanetini bile de­ğiştirebilir olmasına rağmen bunu yapmayı seçmedi. O, ebediydi, günahsız inek çobanıydı, solmayan görkemin tan­rısıydı, fakat bir Brahman’ın sözünün doğru olmadığını is­patlamayı arzulamadı.

Hemen ertesi günü, Krişna’nın oğlu bilgelerin önceden söyledikleri gibi bir yıldırım doğurdu. Olması yakın felake­ti belki önler ümidi ile Dvaraka kralı, yıldırımın öğütülerek toz ve kül şeklinde denize atılmasına neden oldu. Rişi’leri aşağıladıklarında genç erkeklerin sarhoş olduklarının far­kında olan kral kuvvetli içeceklerin üretimini yasakladı, ve herhangi birinin bu uyarıya uymaması halinde ölümle ceza­landırılacağını beyan etti. Fakat bu önlemler boşunaydı.

Ölüm Dvaraka sokaklarında gezindi ve her meskene girip çıktı. Binlerce okçu tarafından kovalandı, fakat oklar Ölüm’ün derisini sıyırmadı bile ve zararsız bir şekilde yere düştüler. Meydana gelecek olayın korkunç habercileri de görüldüler. Güneş gün ortasında karardı. Gökyüzünde ba­şsız insan bedenleri göründü. Evler ve sokaklar, uykuda bu­lunan erkek ve kadınların tırnaklarını ve saçlarını kemiren sıçanlarla ve akreplerle dolup taştı. İnekler merkepler ve katırlar doğurdu. Keçiler çakal gibi uludu, leylekler baykuş gibi öttüler.

En taze ve en dikkatli bir şekilde pişirilen yiyecek­ler üstünde kurt ve haşereler kaynıyordu. Kısa zamanda meydana gelen bu felaket habercisi işaretler halkın sinirle­rini bozmaya başladı, ve hiç bir şeyin kaderlerini durduramayacağını fark ederek ihtiraslarına kapıldılar ve kendileri­ni her türlü günaha verdiler. Karı ve kocalar evlilik yemin­lerinden vazgeçtiler. İnsanlar öğretmenlerine ve yaşlılara karşı saygısızca hitap ettiler. Tanrılara ve ölülerin ruhlarına tapınmayı bıraktılar. Brahman’lara hor görücü şekilde dav­randılar.

Kaçınılmaz sonu çabuklaştırmak için sabırsız olan Kriş­na, kadın akrabaları ile deniz kenarına gidip okyanusta yı­kanmalarını önerdi. Ancak oraya gitmeden bir önceki gece, erkek ve kadınlar korkunç bir rüya ile taciz edildiler, ve en kötüsü, denize doğru giderlerken Krişna’nın sürekli olarak taşıdığı disk gökyüzüne uçtu ve iki tekerlekli savaş arabası­nın ve atlarının okyanusta kaybolduğu görüldü.

Deniz kenarında geçirdikleri günlerde, her çeşit yiye­cekle beslendiler ve içki kullanımını yasaklayan kurallar as­kıya alındı. Ve uzun süre geçmemişti ki vahşi sarhoşluk sahneleri birbirini takip etti. Prensler, bu delilikleri içinde, Brahman’lar için hazırlanan ve kenara konulmuş yiyecekle­re şarap karıştırdılar, ve maymunlara verdiler. Sarhoşluktan kavga etmeye ve yumruklaşmaya başladılar. Krişna’nın kardeşi Balarama at yarışları turnuvasına katıldı. Kavga edenler arasında Krişna’nın oğlu, kadın olarak giydirilen genç, başı çekiyordu ve sonunda öldürüldü.

Oğlunun ölü­münü gören Krişna, eline bir avuç dolusu ot aldı ve ot bir si­laha dönüştü ve bu silahla yanına yaklaşan herkesi öldürdü. Bunu hemen diğerleri de yaptılar. Onlar da ellerine bir avuç dolusu ot aldılar, ve Krişna’da olduğu gibi bu otlar da de­mirden yapılmış silahlara dönüştü. Bunu korkunç bir katli­am izledi. Oğullar babalarını öldürdü; babalar oğullarını öl­dürdü. Onlar öylesine sarhoştular ki ne yaptıklarını bilmi­yorlardı. Okyanus kıyılarında yapılan bu yok edici piknikte beş yüz bin insan öldürüldü. Krişna ve Balarama, diğer iki kişi ile birlikle sağ kaldılar.

Katliam bittiğinde, Balarama, yakın bir ormanda inzi­vaya çekildi ve kendisini yoga uygulamasına verdi. Fakat Krişna Dvaraka’ya, babasının evine döndü. Kendi sonu­nun yaklaştığını biliyordu, ve arzusu babasına veda etmek­ti. Fakat aynı zamanda, sağ kalan diğer iki kişiden birini Pencap’taki kuzenlerine göndermeye ve kuzenlerinden bi­rinin gelmesi ve dulların ve çocukların bakımlarını üzeri­ne alması için ricada bulunmaya karar verdi. Bu iki görev yerine getirildiğinde ormana gidip kardeşine katılmaya ni­yetliydi.

Fakat Balarama’nın bulunması gereken yere gel­diğinde, ağzından çıkan büyük bir yılan gördü. Bin tane başı ile bir dağ büyüklüğünde olan bu yaratık, süratle ok­yanus yönünde kaydı, ve orada büyük bir tanrı grubu ve az ya da çok tanrısal varlıklar tarafından samimi bir hoşgel­dinle karşılandı, onların çoğunluğu yılan ırkının üyeleri idiler.

Gelene olduğu üzere, sıhhatini sordular, ayaklarını yıkamak için su getirdiler, ve her zaman bir misafir önün­de hazır olması gereken sunularını arz ettiler. Krişna gibi, Vişnu’nun tek tel saçından doğan Balarama ‘nın ruhu böy­le görkemli bir biçimde dünyadan ayrıldı ve cennetteki gerçek yerini aldı. Krişna, düşünceye daldı, ormanda ora­ya buraya avare bir şekilde gezindi. Sonunda o da kendisi­ni Kader’in iradesine bırakmaya karar verdi.

Yıllar önce bilge Durvasa’yı gücendirmişti, ve o sinirli bilge, onu aya­ğından aldığı bir yara ile ölmesi için lanetlemişti. O, şim­di bu lanetin yerine gelmesine izin verecekti. Bunu yap­makta başarısız kalması halinde üç dünyanın temeli sarsı­lacaktı. İnsanların, yapılan her eylemin uygun meyveleri­ni doğuracağını görmeleri sağlanmalıdır. Ve böylece, ev­renin efendisi ve tanrıların tanrısı olan o, yoga duruşunda çıplak toprağın üzerine oturdu. Bunu yapmakla bedeninin tek yaralanabilir yeri olan sol ayak tabanını bilgenin lane­tine maruz bıraktı.

Uzun süre beklemesi gerekmedi. Bir avcı yaklaştı ve Krişna’yı bir geyikle karıştırarak, tam onun ayağına gelen bir ok attı. Avcı, yaptığı bu aptalca ha­tayı fark ettiğinde çok kederlendi, fakat Krişna ona keder­lenmemesini ve korkmamasını söyledi. Bu teselli söz­cükleri Krişna’nın dünyadaki son sözleri idi. Ruhu, bede­ninden ayrıldı ve cennete doğru yükseldi. Göksel dünya­dakiler onu kabul etmek için bekliyorlardı. Onun evrenin efendisi, görkemli enerjinin sahibi Vişnu Narayana, herşe­yin yaratıcısı ve yok edicisi olduğunu söyleyerek tapınma ve sevgi ile onun önünde eğildiler. Bu şekilde sevgi ve hayranlıkla karşılanan o, insan bilgisinin ya da anlayışının ötesinde bulunan kendine mahsus meskenine geçti.

Ulak Pencap’a vardığında ve Yadu ırkının üzerine dü­şen büyük felaketi anlattığında, Krişna’nın kuzenlerinden biri olan Arjuna hiç vakit kaybetmeden, dullara ve çocukla­ra yardım götürmek için yola çıktı. Vardığında Krişna’nın babasını ölürken buldu, ve ilk görevi yaşlı kahraman ve iki oğlu için cenaze törenlerini yerine getirmek oldu. Yaşlı ada­mın eşlerinden dördü Sati’yi yerine getirmek için ölülerin yakıldığı yere çıktılar, ancak Krişna’nın on altı bin karısı bu onuru gerçekleştirmek için görünmediler. Yine de onlar ve eşleri ve ölülerin çocukları, sayıca milyonlarcası, Arju­na’nın refakati altında kuzeye doğru uzun ve yorucu yolcu­luklarına başladılar.

Kent halkı ve çevre eyaletlerdeki halk da onun ile birlikteydi, ve daha önce söylenene aykırı olarak, çok sayıda savaşçının katliamdan kurtulduklarından ve birlikte sürgüne gittiklerinden bahsedilir. Yürüyüşe başla­dıklarında başka bir kötü işaret zihinlerini kötü bir önsezi ile doldurdu. Okyanus suları kaçakların ayak izlerini hemen yok edecek biçimde yükseldi. Ama yine de Pencap sınırları­na ulaşana kadar büyük bir rahatlıkla seyahat ettiler. Ancak orada onlara hırsızlar saldırdı. Yadu ırkının savaşçıları çok kötü savaştılar. Saldırganlar, onların arasında yalnız bir er­kek gördüklerini söylediler ve o da Arjuna idi.

Kader’in ye­nilmesi mümkün olmayan bir güç olduğunu o da anladı. Es­ki günlerde tek başına bütün bir ordunun üstesinden gelmek onun için kolay bir görevdi. Fakat şimdi ellerinin marifetini kaybettiğini anladı, meşhur yayının ipini bile geremiyordu. Bir zamanlar yanına belli muhteşem silahları çağırmaya muktedirdi, ve o silahlar onun emrine uyarak gelirlerdi. Bu durumda ise silahların gelmelerini istediğinde, silahlar orta­ya çıkamadılar. Arjuna, utançla darbe yemiş bir şekilde, hır­sızların Yadu ırkının binlerce şef eşlerini götürdüklerini gördü.

Diğerleri, daha perişan olanlar, kendi istekleri ile git­tiler. Büyük bir zorlukla, ve Dvaraka’dan yola çıkan kudret­li ordudan kalan bir kaç kişinin eşliğinde Arjuna sonunda kendi memleketine ulaştı. Vardıklarında Krişna’nın eşlerin­den beşi Sati’yi (sati: eşi öldüğünde, kadının kendini yakarak hayatına son verme eylemi.) uygulama arzularını iade ettiler. Diğerleri, en azından Krişna’nın on altı bin eşinden sağ kalanlar, orman yaşamını benimsediler, ve kalan günlerini Tanrı’ya karşı hürmet ve bağlılık çalışması ile geçirmeye karar verdiler.

Krişna’nın kuzenlerinin ölü onuruna icra ettikleri cena­ze törenleri ile ilişkili olarak, Brahman’lara muhteşem altın, cevher, giyecekler ve köyler, atlar ve arabalar, ve bunun ya­nı sıra yüzbinlerce dişi köleden oluşmuş hediyeler verildi.

Mahabharata, XVI.

AÇIKLAMALAR :

BALARAMA: Yaradılış dönemlerinde Vişnu Şeşa’ya dayanır. Tanrıların okyanusun çalkalanması sırasında yardım aldık­ları Şeşa veya Vasuki idi.

NARAYANA: Özgün olarak bu isim Brahma’nın sıfatıy­dı ve Vişnu tarafından uygun görüldü, çünkü sular (nara) onun ilk yaşadığı (ayana) yerdi.
(Manu Kanunları,I. 10)

Kaynak: Hint Efsaneleri- J.M. Macfie.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER