Rama Ve Şita

379

“Şita, Lakşmi’dir ve sen insanların koruyucusu Krişna ve Vişnu’sun. ”

Ramayana, VI. 119.

Şita, Rama’yı bekleyen kaderi işittiği zaman, onunla bir­likte ormana gitme niyetini bildirdi. Rama, karısının karşı­laşacağı zorluklara ve tehlikelere işaret ederek, kendisiyle birlikte gelmesini önlemek için elinden geleni yaptı . Fakat sadık kadın kocasının kendini küçümsemesi için ne yaptığı­nı sordu. Bir kadının eşine karşı görevlerinin ne olduğunu biliyordu.

Hiç bir kadın, kocasını hiç bir zaman terk etmeyi düşünmemeli idi. Kocasından ayrı sığınacağı ya da koruna­cağı hiç bir yer yoktu. Onunla gidiyordu; dahası kocasının ilerlemesini engelleyecek ot ve dikenleri ayakları ile çiğne­yerek yol açmak için önde gidecekti. Ailesi onu iyi yetiştir­mişti, ve o, bir kadının yerinin kocasının yanı olduğunu bi­liyordu. Kocası yanında olduğu sürece orman saraydan da­ha iyiydi, onsuz cennetten daha iyiydi.

Orada serin ilkbahar sularında yıkanarak, meyve ve balla beslenerek, dağ, ırmak ve denize bakarak çok mutlu olacaklardı. Bu sadece on dört yıllık bir sürgün idi. Bin yıl sanki bir günmüş gibi geçecek­ti. Karısı ile ilgilenmesi konusunda endişelenmesi gerek­mezdi. Karısının hayattaki tek arzusu onunla birlikte olmak­tı ve eğer Rama sürgünlüğünü onunla paylaşmasına izin vermezse Şita ölebilirdi.

Rama, Şita’nın kararını değiştir­mek için elinden gelen her şeyi yaptı. Bir kez daha orman yaşamındaki tehlikeleri dile getirdi. Karısının tarif ettiği zevkler hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Sürüngenler yü­zünden uyku hemen hemen imkansız olacaktı. Sayısız haşe­reler, akrepler ve yılanlar vardı. Yaprak yatakları biraz ra­hatlık verebilirdi. Ve yiyecek için oldukça zor durumda ka­lacaklardı. Meyveye gelince, rüzgarın ağaçlardan kopardık­ları ile yetinmek zorunda kalacaklardı. Ayrıca dini ayinleri, oruç tutmayı , dualar okumayı yerine getirirken münzevileri ve misafirleri ağırlamak zorunda kalacaklardı.

Şita, bu tar­tışmalara karşı kulaklarını kapadı. Kocasının ona yeterince anlattığını daha fazla anlatmasına gerek olmadığını söyledi.Kocasının aşkından uzak kalmaktan başka hiç bir şeydenkorkmadığını söyledi. Kocası ile birlikte olduğunda kendi­sini cennette hissediyordu. Kocasının olmadığı yerde ise ce­hennemdeydi sanki.

Böyle bir yalvarışa karşı, Rama daha fazla itiraz edeme-di. Karısına olan sevgisinden dolayı onu maruz kalacağı tehlikelerden korumak isterken o ana kadar Şita’nın kocası­nı ne kadar çok sevdiğini fark etmediğini söyledi. Fakat ar­tık onun gelmesine razı olmuştu ve daha fazla gecikmeme­liydiler. Kendisine güneş batmadan başkentten ayrılması söylenmişti. Ve böylece yaşlı krala ve Rama’nın annesine uğurlar olsun dedikten sonra üç sürgün orman kıyafeti için­de yola koyuldular. O ana kadar bütün kent yaklaşan felake­tin farkında olmuştu.

Yollar, çatılar ve evlerin pencereleri gözyaşı döken halk yığını ile dolmuştu. Özellikle havadaki ruhların bile göremediği şekilde yüzü gizlenen Şita’nın kentteki yollarda yürüdüğü ve bunun herkes tarafından gö­rüldüğü gerçeğini feryat ettiler. Halk öylesine heyecanlan­mıştı ki, sürgüne gidenlere eşlik etmeye ve sürgünlüklerini paylaşmaya karar verdiler ve Rama’nın onları evde kalma­larına ikna etmesi oldukça zor oldu.

Sürgüne gidenler, en azından bir süre için kalmaya karar verdikleri inziva yerine vardıkları zaman yöredeki sofular onları içten bir şekilde karşıladılar. Yaşlı bir kadın Şita’yı özel bir samimiyetle karşıladı ve kocasına böylesine bağlı bir kadınla tanışmaktan çok mutlu olduğunu ifade etti. Ve bir kadının, karakteri ya da tutumu her nasıl olursa olsun, kocasını daima bir tanrı olarak görmesi ve ona gösterebile­ceği her türlü saygıyı göstermesi gerektiğini söyledi.

Bu ka­dının düşüncesine göre bir kadının evin yönetimini eline al­maya çalışmasından daha utanç verici bir şey yoktu ve şim­diye kadar kocalarına hükmeden, onları emirlerine itaat et­meye zorlayan iffet duygusundan yoksun kadınlar olduğu­nu işitmişti. Bu şekilde hareket eden hiç bir kadın cennete gitmeyi ümit edemez. Prensin ve Şita’ nın sürgün günlerini nasıl geçirdikleri hakkında çok az şey anlatılır. Belirli bir yerde bazen bir yıl, bazen birkaç ay, bazen de birkaç gün ka­larak bir yerden bir yere gezindiler. Belirli bölümlerde Ra­ma’nın,münzevi kişilere zulmeden ve onları dini ayinlerin­de rahatsız eden çok sayıdaki şeytanı nasıl kılıçtan geçirerek öldürdüğü anlatılır, ancak ormandaki yaşamları genellikle tehlikeden ve çatışmadan uzak, huzur doluydu. Bununla bir­likte on üçüncü yıl içinde durum değişmeye başladı. Bu sü­re içinde Orta Hindistan’a varmışlardı ve çok güzel ve hu­zur verici bir yer bulup sürgün yaşamlarının kalan aylarını burda geçirmeye karar vermişlerdi.

Ama yerleşme­lerinden sadece birkaç gün sonra çirkin bir dişi şeytan Ra­ma’yı gördü ve şiddetli bir şekilde ona aşık oldu. Arzuları­nı öyle şiddetle dışa vurdu ve Şita’ ya karşı öyle kabaydı ki, bir kadını öldüremeyen Rama onu kulaklarını ve burnunu keserek cezalandırmaya karar verdi. Yaralanmış olan ve üzerinden kanlar akan şeytan, erkek kardeşinin ve binlerce şeytanın kamp kurduğu yere kaçtı ve onlara olanları anlattı.

Onun yalvarışlarına uyan şeytanlar Rama’ya saldırdılar, fa­kat hepsi Rama tarafından öldürüldü. Ancak o şeytanlar, yok edilmesi için Vişnu’nun dünyaya gönderildiği (doğdu­ğu), Seylan’ın on başlı hükümdarı olan Ravana’nın hizmet­karlarıydılar. Ve Ravana buyruğu altındakilerin yok edildi­ğini işittiği zaman savaş için hazırlıklar yaptı . Fakat danışmanları Rama’yı savaşta yenmeyi düşünmesinin delilik olacağını söylediler. Ravana bu tür bir ifadeye çok kızdı.

En büyük tanrılarla karşılaşmış ve onları yenmişti, ve ona kar­şı zafer elde edemeyeceği söylenen bu Rama’nın kim oldu­ğunu bilmek istedi. Yine de iknalarına boyun eğdi ve danış­manların önerdiği şekilde hareket etmeye karar verdi. Bu öneri, Şita’yı mahkum olarak Seylan’a götürmekti. O, kadın türünün en tatlısıydı. Cennette onun ile kıyaslanabilecek birtanrıça yoktu. Şita’dan mahrum bırakılır bırakılmaz Rama kederden ölürdü.

Bu öneriye uyarak Ravana uçağına bindi, kısa süre için­de inziva yöresine vardı. Şeytanın bazı izdeşçilerinin hile ve tuzaklarıyla önce Rama ve daha sonra erkek kardeşi orma­nın daha da derinliklerine girmeleri için kandırıldılar. Böy­lece yalnız bırakılan Şita, yakın arkadaşlık kurdukları bir akbabanın korumasına emanet edilmişti. Ama akbaba alt­mış bin yaşında idi ve nöbetteyken uykuya daldı. Sonuç ola­rak, Ravana Şita’yı yakaladı ve yardım haykırışları ile akba­bayı uyandırmadan önce uçağına yerleştirdi. Yine de yaşlı kuş ölümcül yaralar alıp yere düşmeden önce kahramanca savaştı ve uçağı parçalamayı başardı ve Ravana’nın berabe­rindekileri öldürdü. Ve böylece Ravana Şita’yı Seylan’a uçağında değil kollarında taşıdı.

Rama döndüğü ve aşkını kulübede bulamadığı zaman kederden çılgına döndü. Yayına bir ok yerleştirerek tanrıla­rın, Şita’nın kaçırıldığı yeri açıklamamaları halinde üç dün­yayı yok edeceğine dair yemin etti. Eğer karısını ona geri vermezlerse güneşi, ayı ve yıldızları, dağları, ırmakları ve ormanları, her çeşit uhu, iyiyi ve kötüyü, şeytanları ve in­sanları olduğu gibi yok edecekti. Geçmiş günlerde yardım­sever, nazik biriydi ve bu nedenle tanrıların onu hakir gör­düklerini düşündü. İnsanların yalnızca şefkatli ve nazik ol­duğu için Yaradan’a saygı göstermediklerini gözlemişti.

Ama konu kendisi olunca gelecekte artık farklı bir yol izle­yecekti. Kesinlikle acımasız olacaktı ve hayatta artık tek amacı vardı, o da kaybolan suçsuz karısının intikamını almaktı. Dünyanın bir gün tümüyle yok olacağını biliyordu ve bu korkunç gün eğer tanrılar ikinci bir güneş batmadan ön­ce Şita’yı geri getiremezlerse içinde bulunan her şey ile birlikte üç dünyanın varoluştan silineceği gün olacaktı.

Lakşmana kardeşine sakin olması ve böylesine aptalca konuşmaması için rica etti. Bilinmeyen bir kişi Şita’yı ka­çırdı diye üç dünyayı cezalandırmanın adaleti neredeydi? Suçlunun yerine masum birinin ıstırap çekmesini önlemek kralın özel bir göreviydi, ve ne tanrıların ne de şeytanların, ne dağların ne de ırmakların maruz bırakıldıkları hatadan sorumlu olmadıklarına emindi. Lakşmana, bu öğütlere di­ğerlerinin de bunu yapmayacak kadar akıllı olduklarını ek­ledi. Kardeşi ıstırabın, dünyaya gelen her insanın tayin edil­miş kaderi olduğunu unutmamalıydı.

Eğer Rama üzerine düşen kedere tahammül edemezse, sıradan bir ölümlü insan felaket saldırılarına nasıl dayanabilirdi? Ve daha yukarı ba­karak, tanrıları düşünmesini istedi. Bu kudretli varlıklar da kaderin yönetimindeydiler ve yine onlar için, hiç kimse saf mutluluğun onların kaderi olduğunu söyleyemez. Bu yüzden ona gereksiz üzüntüden kaçınması ve o anda yapılması gereken görevi yerine getirmesi için rica etti, ve çok dikkat­li bir araştırma yapmak için yardım etmesini istedi.

Karde­şinin nasihatlarına uyan kalbi kırık kocanın kan kaybından ölmek üzere olan akbabayı bulmak için fazla uzağa gitmesi gerekmedi. Neyse ki kuş halen konuşabiliyordu ve Şita’nın Seylan’ın şeytan hükümdarı tarafından götürüldü­ğünü prense söyleyebildi. Buna rağmen karısını geri götür­me arzusu, prenslerin vefat eden arkadaşlarının cenazesini dinsel törenle kaldırmalarını engellemedi.

Yakacak şeyler topladılar, ölüleri yakmaya mahsus odun yığınını oluşturdu­lar ve akbaba sanki kendi kastlarının bir üyesiymiş gibi ken­di elleri ile odunu ateşe verdiler. Aynı zamanda duruma uy­gun kutsal metinleri okudular ve beden tamamen yandığı zaman ölünün ruhuna sunular sundular. Bu amaçla ava gittiler ve bir kaç geyik avladılar ve etlerini dua ederek kutsal otların üzerine saçtılar, böylece ölen kişi cennete bir giriş el­de edebilirdi. Tören, suyun adak olarak tanrılara sunulması ile bitirildi. Her şey bittiğinde kahramanlar, inziva yerlerinin yanından akan Godavari nehrinde yıkandılar.

Dini görevlerini yerine getirdikten sonra prensler, Rava­na’nın seyahat ettiğinin görüldüğü yönde yola koyuldular. Onları yeni maceraların beklediği balta girmemiş bir çok or­mandan geçtiler ve sonunda güzelllikleri, Rama’nın kalbin­de Şita ile olan birlikteliğindeki mutluluğu hatırlatan çok hoş bir gölün kıyısına yaklaştılar. Eğer kardeşinin yalvarış­ları olmasaydı, Rama karısını tüm geri getirme ümitlerini kaybedecekti. Nihayet, tanrıların dölü olan maymunların kralı ve onun üstün komutanı Hanuman ile karşılaştılar. Ra­ma’nın hikayesini işittikleri zaman, ona yardım etmeye ve tüm maymun ırkını onun emrine vermeye söz verdiler.

Viş­nu’nun, Rama olarak dünya üzerinde görünmeye söz verdi­ğini, ve tanrıların ve diğer göksel varlıkların, ayılar ve may­munlarla birlikte Ravana ile yapacağı savaşta ona yardımcı olacak bir ordu oluşturacaklarını hatırlayınız. Ve böylece beklenen oldu. Rama’nın sancağı altında toplanan milyon­larca ayı ve maymunların tamamı tanrısaI kökenliydiler. Ancak onları biraraya toplamak birkaç ay aldı, ve Rama, onları Güney Hindistan kıyılarında sıra halinde dururken görmeden ve onlarla Seylan arasındaki denizin karşısına bakmadan evvel sabırsızlıktan kalbini yıpratmıştı.

Oraya vardıklarında sorun yedi yüz millik (yaklaşık 1150 km) boğazların karşı kıyısına nasıl geçileceği idi. Bu mesafeyi ge­çebilecek iki ya da üçten fazla maymun yoktu. Fakat sonun­da bir köprü inşa edildi. Köprü beş günde tamamlandı. Bu köprüden ziyade maymun ve ayıların kökünden çıkarıp denize attıkları dağ ve ağaçlardan oluşmuş bir toprak yığma­sıydı. Rama ve ordusu köprüden karşıya yürürlerken, tanrı­lar kişisel olarak göründüler. Her biri kahramana kutsal su serptiler ve Ravana ile olan savaşında zafer getireceği ümidini ifade ettiler. Yapılan savaşları tekrar saymanın bir an­lamı yoktu. Ravana’nın ve sayıca milyonları bulan ordusu­nun tamamının yenildiğini ve öldürüldüğünü söylemek ye­terlidir. Savaş o kadar şiddetliydi ki, Rama ve kardeşinin ağır yaralar alması kaçınılmazdı. Bir seferinde onların öl ­dükleri düşünüldü.

Fakat Hanuman, Himalayalar içindeki belirli bir dağda yetiştiği bilinen çok güçlü bir iyileştirici bitkiyi aramak için gitti. Maalesef şifalı bitki, Hanuman’ın geleceğini biliyordu ve kendisini görünmez yaptı. Ama Ha­numan bitkinin yetiştiği dağı kökünden çıkardı ve üzerinde­ki ağaç ve fillerle birlikte, olduğu gibi taşıdı. Seylan’a ge­ri döndüğü zaman dağı Rama’nın ve kardeşinin burun delik­lerine tuttu ve onların tüm yaraları iyileşti ve hemen ayağa kalktılar. Daha sonra dağ, aynı şekilde savaşta öldürülen ayı ve maymunların burun deliklerine tutuldu ve aynı mucize gerçekleşti.

Ravana öldüğüne göre Rama’nın hemen Şita’nın hapis bulunduğu eve gideceği düşünülürdü. Fakat bunun yerine Rama’nın ruh durumunun değiştiğini görüyoruz. Şita’nın huzuruna getirilmesi için soğukça emir verdi. Ve Şita gö­ründüğünde Rama tek bir sevgi lafı bile etmedi. Karısına sa­dece, görevi gereği adına sürülen lekeyi temizlediğini ve bu ayıba neden olan kişiyi öldürdüğünü söyledi. Fakat artık o­nunla birlikte olamayacağını ve dilediği yere gidebileceğini söyledi.

Kendisine saygısı olan hiç bir erkek bir başkasının evinde uzun süre yaşayan karısını geri alamazdı. Ravana onu kolları arasında tutmuş ve ona şehvetli gözlerle bakmış­tı. Şita bu insafsız konuşmaları dinlerken gözyaşlarını sildi. Fakat kendisini gayretli bir şekilde savunmak için cesarete ve akla sahipti. Eğer kocasının ona olan aşkının bittiğini bil­seydi intihar edebilirdi. Herkesi büyük bir sorundan kurtara­bilirdi ve daha az hayat kaybedilebilirdi. Bu ona gösterdiği tüm aşk ve bağlılık için zayıf bir karşılıktı. Onun kalbi sa­dece ve sadece Rama’nındı.

Rama hüküm veren karaktere sahip olduğunu açıkça itiraf etti; ama Şita’nınkinden haber-sizdi. Başka kadınlarla birlikte olmuştu ve onlara güvenme­mişti. Bütün kadınlara güvenmemek için bir neden olabilir miydi bu?

Bu cesur savunmayı söyledikten sonra Lakşmana’ ya döndü ve ölüleri yakmaya mahsus bir odun yığını inşa et­mesini istedi. Başka bir seçeneğinin olmadığını söyledi. Ko­cası şöhretini böylesine layık olmadığı şekilde küçük düşür­düğü için artık daha fazla yaşama arzusu yoktu. Lakşmana, araya girer ümidi ile Rama’ya baktı, ama yaptığı tek şey Şi­ta’nın talebine uyulması gerektiğini gösteren bir hareketti.

Ayılar ve maymunlar üzüntüden ağladılar, ve aynı şekilde Rama’nın da çoketkilendiği açıktı. Gözleri yaşla doluydu ve tek bir kelime bile konuşmadı. Ateş hazırlandığı zaman Şita dokunaklı bir yalvarışla “Kalbimin hiç bir zaman Ra­ma’dan uzaklaşmadığını bilen ey ateş, insanların şahidi, sen beni koru” diyerek alevlerin içine girdi. Fakat Şita yok ol­madı. Doğaüstü yardımcılar onun yanındaydı. İndra’nın, Şi­va’nın ve göksel varlıkların büyük çoğunluğunun eşliğinde yaratıcı tanrı Brahma, arabasını sürerek olayın geçtiği yerde göründü.

Ellerini şaşkınlıkla havaya kaldırarak, dünyanın koruyucusu ve bilge olan prense, karısına neden böylesine inanılmaz bir biçimde davrandığını ve ateşe girmesine izin verdiğini sordular. Kendisinin tanrıların ilki olduğunu ve üç dünyanın yaratıcısı olduğunu bilmiyor muydu? Bu sorulara karşılık olarak Rama, “Ben kendimi Rama, bir erkek, Daşa­rata’nın oğlu olarak bilirim. Kim olduğumu ve nereden gel­diğimi bana Brahma söylesin” diye cevap verdi.

Bu talebe karşılık Brahma, Rama’ya bir kez daha kim olduğunu, tüm yaratıkların, ineklerin ve Brahmanların içinde kendini gös­teren bin ayağa, bin kafaya ve bin göze sahip olan, kutsal OM harflerinin sahibi, Veda’ların önde geleni büyük tanrı Vişnu olduğunu söyledi. Değişik genedoğumlarla dünyada görünmüştü, ve şimdi Ravana’yı yok ederek dünyaya bir başka iyilik daha yapmıştı. Şita’ya gelince, o cennetteki eşi tanrıça Lakşmi idi.

Brahma söylevini bitirdiğinde, ateş tanrısı. Şita ile b irlikte alevlerden yükseldi ve prense hitap etti. Kelimeleri, Şita’nın iffetli olduğu üzerineydi. Ravana’nın sarayında aylarca yaşadığı doğruydu, ama o her zaman ko­casına karşı düşünceleriyle, sözleriyle ve eylemleriyle sadık olmuştu. Rama, bu rahatlatıcı sözleri duymaktan hoşnuttu. Fakat kendisine karşı adaletli olabilmek için Şita’nın bazı arınmalara maruz bırakılması gerektiğini söyledi. Eğer bu yapılmazsa, insanlar Şita’nın adına leke atarlardı ve kendi­nin de ahlaki taleplere karşı duyarsız olduğunu söylerlerdi.

Şita, kendi yaşamı kadar değerliydi onun için ve kalbinde hiç bir şeytanın onun yanına bile yaklaşamadığını biliyordu ve bunu her zaman bilmişti. Güneş ışınlarının güneşe ait ol­duğunu bildiği gibi Şita’nın da kendine ait olduğunu bili­yordu. Böylece karı ve koca mutlu bir şekilde barıştırıldık­larında, Şiva ve İndra tebriklerini eklediler. Tanrıların lüt­fuyla Rama’nın babasına, oğulları ve gelini ile kısa bir gö­rüşme yapma izni verildi. Gelinine, kocasına kızgın olma­masını söyledi. Katı bir şekilde hareket etmişti , fakat diğer kadınlara da ders oldu bu ve onlara kocanın bir tanrı oldu­ğunu hatırlamalarına yardımcı oldu.

Tanrılar cennete geri döndükleri zaman Rama hemen Hindistan’a dönmeye karar verdi. On dört yıllık sürgün süresi bitmişti ve Ayodha’ya dönmemeleri için hiç bir ne­denleri yoktu. Uzun ve zorlu bir yolculuktu. Fakat Rava­na’nın üvey kardeşi olan zenginlerin tanrısından çaldığı ha­rika bir uçağa sahip olduğu hatırlanacaktır. Uçak çok bü­yüktü, bir çok harika odası vardı ve çok güzel koltuklar ve yastıklarla döşenmişti. Bir dağın büyüklüğü kadardı, ve Ra­ma ayıları ve maymunları kendisi ile birlikte gitmeleri için davet etti. Havadaki yolculukları esnasında Rama Şita’ya boğazları karşıdan karşıya geçmek için inşa ettikleri köprü­yü gösterdi, ve ikisi birlikte sürgün yıllarını geçirdikleri yerlere göz attılar.

Uçak maymunların kralının başkentin­den geçerken Şita, kocasına alçalmasını ve maymunların eş­lerini onlarla birlikte Ayodhya’ya gelmeleri için davet etmesini rica etti . Bu yerine getirildi, ve kendilerine katılan bu arkadaşlar ile, kardeşler ve Şita sonunda güneş ırkının kale­si, babalarının başkentinde göründüler. Rama’yı karşılayan insanların mutluluğu kelimelerle tarif edilemezdi. Cennet­ten bile işitilebilecek kadar yüksek bir ses çıkardılar. Her er­kek ve kadın krallarını karşılamak ve hoşgeldin diyebilmek için oraya gelmişlerdi.

Vvler ve caddeler bayrak ve çiçekler­le donatılmıştı. Ve hiç kimse, araya giren yıllar sırasında Rama’nın adına ülkeyi idare eden asil ruhlu ve cömert kar­deşi Barata kadar mutlu olamazdı. Rama’nın taç giyme tö­reninin hiç vakit geçirmeden yapılması gerektiğinde ısrar eden de yine Barata’ydı . Taç giyme töreni bittikten sonra, ayılar ve maymunlar kendi yerlerine döndüler, Rama egemenlik görevini üzerine aldı. Kardeşleriyle mutlu bir şekilde yaşadı ve boş zamanla­rında yanında Şita ile birlikte sarayın bahçesinde gezindi.

Aylar geçtikçe, Rama karısının durumunda bir değişiklik fark etti ve Şita mutlu bir gecede Rama’ya bir çocukları ola­cağını söyledi. Bu habere çok sevinen kral Şita’ya, onu memnun edebileceği herhangi bir arzusu olup olmadığını sordu. Şita, onu hiç bir şeyin ormandaki inziva yerlerini zi­yaret etmekten daha fazla mutlu edemeyeceğini söyledi. Ganj nehri kıyısındaki o yerde geçireceği bir gece bile ona büyük bir mutluluk verebilirdi . Rama onun arzusunu yerine getirmekten oldukça mutluydu, ve hemen ertesi günü git­mesi gerekli hazırlıkları yapmaya söz verdi. Bu sözü verdik­ten sonra Rama geceyi bakanlarının ve arkadaşlarının ko­nuşmalarını dinlediği sarayın dış avlusuna geçti.

Rama, o gece, buyruğu altındakiler tarafından sık sık eleştirildiğini ve suçlandığını gözlemledi. Hiç kimsenin onu suçlayıp suç­lamadığını merak etti. Ve böylece, birlikte olduğu kişiler­den birine dönerek, “Hiç kimse beni şimdiye kadar suçladı mı?” diye sordu. Doğrudan doğruya sorulan böylesi bir so­ruya karşılık vermekten kaçınmak zordu, ve hitap ettiği ki­şi, “Evet, aynı zamanda siz de suçlanıyorsunuz. İnsanlar sizi Şita’yı geri kabul etmekle suçluyorlar. Onun Ravana’nın başkentinde bir mahkum olduğunu ve şeytanın onu kolların­da tuttuğunu ve sizin bunu önemsemediğinizi söylüyorlar. Oldukça mutlusunuz ve kıskançlığın izinden eser yok. Dav­ranışınızı anlayamıyorlar, ve bu hareketinizin eşleri üzerin­de kötü bir etki bırakacağını düşünüyorlar” dedi.

Rama, bu gözlemleri duymaktan müthiş rahatsız oldu ve gruptaki di­ğer kişilere böyle eleştiriler olup olmadığını sorduğunda ay­nı cevabı aldı, etrafındaki kişilerin gitmelerine izin verdi ve kendi dairesine çekildi. Fakat şimdiden ne yapması gerektiğine karar vermişti. Kardeşlerini çağırttı, onlara ne işittiğini söyledi. Şita’nın fa­ziletini sorgulamak bir an bile aklından geçmiyordu ve Ra­vana’nın ölümünden sonra, Şita’nın karakterinin lekesiz ol­duğuna dair kesin ispat aldıklarını biliyordu.

Tanrılar bizzat görünmüştü ve onun iffetinin kesin güvencesini vermişler­di. Fakat insanların söyledikleri karşısında Şita’yı reddet­mek zorunda olduğuna karar vermişti ve böylece Lakşma­na’dan onu uzak bir yere götürmesini ve ikinci günü onu orada bırakmasını talep etti. Büyük bir talih olarak, bir ge­celiğine inziva yerlerinden birini ziyaret etmesi için şimdi­den hazırlıklar yapılmıştı. Bu kısa geziden çok etkilenen Şi­ta’ya Valmiki ‘nin inziva yerine kadar eşlik etmek Lakşma­na’nın göreviydi.

Şita inziva yerine varır varmaz, geri dön­memesi gerektiğini söylemek yine onun görevi olacaktı. So­nunda Rama, kardeşlerine hiç bir surette kararına karışmaya ya da değiştirmeye çaba göstermemelerini söyledi. Bunu yapmaya çalışmaları halinde, onlarla bir daha hiç bir zaman konuşmayacaktı. Bu son cümlesini söyledikten sonra kral ayağa kalktı ve odayı terketti. Bir fil gibi içini çekti ve göz­leri yaşla doldu.

Şafak söktüğünde kaderinden habersiz Şita, ormana yolculuk için hazırdı. Lakşmana refakatçisi olarak onu bek­liyordu. Rama’nın onun ayrılışında hazır bulunacağına ya da Şita’nın kocasını görmesi ve ona hoşçakal deme arzusuna dair hiç bir şeyden bahsedilmedi. Şita’nın sağ gö­zü titreşme yapmaya başladığında fazla yol katetmemişler­di, ona sıkıntı veren kötü bir işaretti bu. Ama Lakşmana onun korkularına gülüp geçti , ve ona endişelenmesi için hiç bir neden bulunmadığını söyledi. İkinci gün, bütün günahla­rı temizleyen kutsal suları olan Ganj nehri kıyılarına vardı­lar. Ve şimdi teselliye ihtiyacı olan Lakşmana idi, bize söy­lendiği üzere ağlamaya başladı ve onu teselli eden Şita idi.

O nedenin Rama ile ayrılışları olduğunu biliyordu. Ve bu ayrılığı onun kadar hissetmişti. Fakat Lakşmana çok fazla canını sıkmamalıydı. İnziva yerinde yalnız bir gece geçire­cek ve daha sonra eve döneceklerdi. Bu arada onları ırma­ğın karşısına geçirmek üzere bir kayık hazırlatılmıştı. En uzak kıyıya vardıklarında ve Şita Valmiki ‘nin inziva yerine doğru ilerlediğinde, Lakşmana Şita’yı durdurdu ve ona ye­rine getirmek zorunda bırakıldığı çok kasvetli bir görevi ol­duğunu söyledi. Bu konudaki görevini çok isteksiz yaptığı­nı anlamasını arzuladığını fakat Rama’nın emirlerine uy­mak zorunda olduğunu söyledi. Konuşmasının bu bölümün­de prens ağlamaya başladı ve başka tek bir söz bile söyleye­medi. Fakat sonunda yarım yamalak Rama’nın onu bir kez daha reddetmeye karar verdiğini açıklayabildi.

Şita’nın suç­suz olduğuna kesinlikle inanmasına rağmen kocası, Ayodh­ya halkının arzularına uyarak Şita’nın Valmiki ‘nin bakımı­na bırakılmasına karar vemişti. Şita kederden bayılarak ye­re yığıldı. Kendine geldiğinde, mutlu bir aşk ve efendisinin şefkati ile yaşadığı orman hayatının geçmişteki hatıralarını çok dokunaklı bir şekilde anlattı. Fakat şimdi yalnız yaşa­mak zorundaydı. Bu düşünceye tahammül edemezdi .

Onun doğal arzusu, kendisini Ganj nehrine atmak ve ölmekti. Fa­kat kocasının ırkının sona ermesini engelleyecek çocuğu karnında taşırken bunu yapamazdı. Bir kadının kocası onun tanrısıydı. Bu nedenle onun görevi, kendi yaşamını kaybet­mesi pahasına olsa bile kocasının iyiliği için çalışmaktı. Ra­ma onun suçsuz olduğunu biliyordu. Karısını şerefini korumak için terk etmişti. Bu sebepten Şita, kocasını tüm lekeler­den korumak için onun çabalarını destekleyecekti.

Ancak Ayodhya halkının böylesine merhametsiz ve adaletsiz ol­masından üzgündü. Hemen ayrılmalarının her ikisinin de iyiliğine olacağını anlayan Lakşmana kayığa tekrar bindi . ve karşı kıyıya ulaştığında iki tekerlekli savaş arabasına bi­nerek mümkün olduğu kadar çabuk olarak oradan uzaklaştı. Fakat her ne zaman arkasına baktıysa, zavallı kraliçenin hu­zursuzca ve ızdırap nöbeti içinde nehir kıyısı boyunca koştu­ğunu gördü. Sonunda haykırışları Valmiki ‘nin öğrencileri­nin dikkatini çekti , hemen efendilerinin yanına gittiler ve tanrıça kadar güzel, hüzünlü, terk edilmiş ve yalnız bir kadın gördüklerini söylediler.

Valmiki büyük bir sofu idi ve elde ettiği değerlerin fazileti ile cennette, dünyada ve cehennem­de olan biten herşeyi biliyordu. Şita’nın üzerine düşen fela­keti de biliyordu ve Şita’nın onun inziva yerine geleceğin­den haberdardı. Bu nedenle, şefkatli sözlerle kraliçeye yak­laştı ve ona hüzünlenmemesini söyledi. Bu yeri kendi evi gibi görmeliydi. Orada yaşayan herkes, ona sanki kendi öz kızlarıymış gibi davranacaklardı. Bunu söyledikten sonra Valmiki, kraliçeyi diğer sofuların eşlerinin bir arada bulun­dukları yere götürdü ve onu bu yaşlı hatunların bakımına emanet etti.

Zamanla Şita iki oğlan doğurdu ve onlara Kuşa ve Lava isimlerini verdi. Fakat Rama ne iki oğlu olduğun­dan haberdar edildi, ne de kendisi karısının gelişimi ve mut­luluğu hakkında bilgi talebinde bulundu. Bununla birlikte, eğer Rama’nın neden böyle gaddarca cezalandırıldığını so­rarsanız, Lakşmana’nın merhametli kalbine büyük tatmin ve rahatlık oluşturan şu açıklamayı dinleyin. Bir zamanlar seçkin bir bilgenin karısı , tanrıların gazabından kaçan bazı şeytanlara barınacak yer verdi. Onun bu suçunu cezalandır­mak için Vişnu, kadının kafasını kesti. Bilge, karısının ölü bedenini gördüğü zaman, Vişnu’ya lanetli bir söz söyledi.

Söylediği söz şuydu: “Karımı öldürdüğün için seni, ölümlü insanlar arasında doğmaya mahkum ediyorum. Ve beni onun varlığından mahrum bıraktığın için, sen de uzun yıl­lar eşinin varlığından mahrum bırakılacaksın.”

Şita’nın iki oğlu on iki yaşına geldiklerinde, inziva yeri­ne Rama’nın at kurbanı kutlaması yapmak üzere olduğu ha­beri geldi. Araya giren yıllar sırasında Valmiki büyük lirik destanı, Rama’nın şerefli krallık hayatını ilhamlı mısralarla zikreden destan olan Ramayana’yı yazmakla meşguldü ve bunu iki çocuğa da öylesine dikkatlice öğretti ki çocukların her ikisi de destanı başından sonuna kadar ezberden söyle­yebiliyorlardı. Şefkatli bir kalbe sahip olan bilge, sonunda fırsatının geldiğini biliyordu. Çocuklarla birlikte Ayodha’ya gidecekti. Şiirin ezberden söylenmesi için onlara bir fırsat sağlamak kolay olurdu. Ve onlara Rama’nın huzuruna çık­tıkları ve Rama onlara kim olduklarını sorduğu zaman “Val­miki’nin öğrencileriyiz deyin ve başka hiç bir şey söyle­meyin” diye öğütledi.

Her şey babalıklarının planladığı gibi oldu. İki genç Rama’nın huzuruna getirildiler ve lirik desta­nı ezberden söylemeleri istendi. İnanılmaz bir şekilde Ra­ma’ya benzemeleri orada bulunan herkes tarafından açıkça görülebiliyordu ve hiç kimsenin yüzlerinde ya da vücut şe­killerinde en uak bir farklılığı ayırd edemeyeceği herkesin uyuştuğu bir düşünce idi. Ancak babaları hiç bir yorumda bulunmadı. Ama geceler süren ezbere söyleme tamamlandı­ğı zaman Rama, Valmiki’yi çağırttı ve “Eğer Şita suçsuz ise ve ormanda lekesiz bir hayat sürdürdüyse, Ayodha’ya gelsin ve suçsuz ve lekesiz olduğunu ispatlasın” dedi.

Val­miki, bir kadının kocasının onun en büyük tanrısı olduğunu bilen ve inanan Şita’nın, kocasının emrine kesinlikle itaat edeceği şeklinde cevap verdi. Rama’nın bu şekilde konuş­ması harika olarak değerlendirildi ve bakanları ona başka hiç kimsenin böylesine nazik ve cömert bir şekilde davran­mayacağını söylediler.

Duruşma ertesi günün sabahı için kararlaştırıldı. Müthiş bir kalabalık bu görülmedik olaya şahit olmak için toplandı . Şita ve Valmiki kurban verilen yerde göründüklerinde her­kes çok duygulanmıştı ve tam bir sessizlik hakimdi. Şita, “Rama’yı düşünerek” ellerini birbirine kenetlemiş ve gözle­ri yaşlı olarak başı öne eğik ilerledi. Sessizlik, birdenbire yerini hayranlık ve merhamet tezahüratlarına bıraktı. Bazı­ları Rama’ya, bazıları Şita’ya ve bazıları da her ikisine dua etti.

İlk konuşan Valmiki oldu ve sadece Şita’nın iffetini de­ğil aynı zamanda Kuşa ve Lava’nın Rama’nın öz oğulları olduğu gerçeğini de açığa vurdu. Gerçeği konuştuğuna dair yemin etti. Hiç bir zaman hayatında düşünceyle, sözle ya da eylemle bir kez bile günah işlememişti. Ama eğer yalan söylüyorsa, binlerce yıl boyunca katı sofulukla elde ettiği tüm değerleri kaybetmesine dair dua etti. Bu ifade karşılı­ğında Rama, Valmiki ‘nin gerçeği söylediğine dair kesinlik­le emin olduğunu söyledi, fakat buna rağmen Şita’nın iffe­tine herhangi bir leke sürülmediğine dair kanıt göstermesi gerekiyordu. Seylan’dan ayrılmadan önce tanrılar araya gir­mişlerdi ve en tatmin edici güvenceyi vermişlerdi.

Fakat in­sanlar o zamandan beri ona iftira atmışlardı, ve sonuç ola­rak onu uzağa göndermeye zorlandırılmıştı. Çocukların kendi öz oğulları olduğunu biliyordu. Fakat herkesin iyiliği için meclis önünde Şita’nın kendi şahitliğini yapması daha iyi olurdu. O ana kadar tanrılar ne olup bittiğini öğrenmiş­lerdi ve Brahma başlarında olmak üzere tanrıların büyük ço­ğunluğu orada zuhur etti. Tanrıların gelmesi ile havada far­kedilir bir değişiklik hissedildi. Zevk verici serin bir rüzgar esti; insanlar o ana kadar hiç böylesine zevk verici bir tec­rübe yaşamadıklarını söylediler. Bu altın çağında esen bir rüzgar türüydü.

Şita çok kısa bir cevap verdi; “Ben hiç bir zaman Rama dışında hiç kimseyi düşünmedim bile ve bu fazilet gücü ile toprak tanrıçasından bana bir yer vermesini istiyorum. Ben her zaman Rama ‘nın iyiliği için olan düşünce, iş ve eylem­ler yaptım. Ve buna ispat olarak, toprak tanrıçasından beni almasını istiyorum” dedi. Bu arzusunun karşılığını hemen elde etti. Toprak onun önünde açıldı ve başlarında çok gü­zel bir taht taşıyan yılan tanrıları zuhur etti. Toprak tanrıça­sı onlar ile birlikte geldi. Zavallı prensesi kollarına alarak onu tahtın üzerine oturttu ve taht onun ile birlikte toprak al­tına battı ve gözden kayboldu.

Tanrılar övgülü sözleri ile Şi­ta’nın yaptıklarını desteklediklerini gösterdiler. Ram ‘ya gelince, kederle doldu. Fakat kederinin yerini öfke aldı ve toprağın Şita’yı onun kollarına geri getirmemesi halinde, dalgaları ile tüm dağları ve ormanları su altında bırakacağı­na dair yemin etti. Onu Ravana’nın hapishanesinden geri getirmişti. Onu cehennemden bile geri getirmeye yemin et­ti. Bu şekilde konuşmaya devam ederken, Brahma, ondan kendisini kontrol altına almasını istedi. Tanrı Vişnu olduğu­nu hatırlamalıydı. Şita yılan tanrılarının diyarına gitmişti ve Rama onun ile tekrar cennette karşılaşacaktı.

Teselli eden bu sözcüklerle Rama, iki oğlunu yanına alarak çok sevdiği kraliçesine yas tutarak geceyi geçirdiği sarayında inzivaya çekilirken Brahma ve kardeş tanrıları oradan ayrıldılar. Bin­lerce yıl yaşamasına rağmen hiç bir zaman bir başka kadın­la evlenmedi ve dini törenlerini yerine getirirken daima Şi­ta’nın altından yapılmış bir tasvirini yanına aldı .
Ramayana.

AÇIKLAMALAR :

VALMİKİ : Ramayana’nın yazarı. Brahma’nın emri üze­rine bu eseri yazdı ve gerçek olmayan tek bir şey yazma­yacağına dair söz verdi. Yoga gücü nedeniyle şair eserin­deki karakterleri görebiliyordu: “gülen, konuşan ve gerçek yaşamda kendilerini algılayan.”

ŞİTA’NIN İKİNCİ REDDEDİLİŞİ : Şairin kahramanına karşı neden böyle alçak ve katı bir tavır aldığını anlamak zor. Rama’nın olağanüstü ünü sonradan böyle değersiz bir elin destana ekleme yapmasının nedenini biraz açıklıyor. Tulsidas eserinde bu ikinci reddedişi görmezden gelir.

LAKŞMANA: Her zaman böyle yüksek karakterli ola­rak anlatılır. Vişnu’yu lanetleyen bilge Brigu başka bir olayda Şiva’yı da lanetlemişti.

Kaynak: J.M. Macfie- Hint Efsaneleri.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER