Sümer Mitolojisi

2861

Sümerlerin metinlerinin sadece belli kesitleri günümüze kadar ulaşabildiği için hikayelerini bir araya getirebil­mek meşakkatli bir iştir. Çivi yazısı alfabeleri 19. yüzyıla kadar çözülememiştir fakat bu metinler bize bu eski me­deniyetin (kimisi gerçek, kimisi mitsel) kralları, tanrıları ve kozmolojisi hakkında bilgi verir.

Metinlerin bir kesitinde, başka birçok inanç siste­miyle benzeşen bir evrenin yaratılışı başlangıcı tasviriyle karşılaşırız. Sümerler sayıca epey çok tanrı yaratmışlardır. Mitle­rinde göğe, toprağa, denize, Ay’ a ve savaşa adanmış tanrılar gibi diğer mitolojilerdeki tanrılarla da akraba olan pek çok karakter vardır.

Sümer metinlerinden çözümleyebildiğimiz kesitler, kurucu tanrılardan bahseder ve onları büyük şehir dev­letlerinin ilk kralları olarak tasvir eder; daha sonra şe­hirleri yöneten aileler de onların soyundan gelmiştir. Bu, kralların mümkün olan en yüksek mertebeye yerleşme­sini sağlar ve yöneticileri yarı-ilah statüsüne yükseltmek için dahiyane bir yoldur.

sumerler-2

Dumuzi ile İnanna Mitosu :
Dumuzi, daha bildik adıyla Tammuz’ un Sümer­ce’deki biçimi iken; İnanna, aynı biçimde, Sami dilindeki İştar’ ın, yani ” göğün kraliçesi ” nin Sümerce’ deki karşılığı­dır. Dumuzi, ölen, ilkbaharda yeniden doğan bitkilerle bir­likte yeniden dirilen bitkiler dünyası tanrılarının önörneği­dir. Mitosun Tammuz ayinlerinin temelini oluşturan biçi­minde, tanrının yeraltı dünyasında tutsak tutuluşu, öykü­nün baş motifini oluşturup, İnanna’ nın yeraltı dünyasına inişinin nedeni olarak görünür.

Bilinmeyen nedenlerle, göğün kraliçesi İnanna, ölüler ülkesine, üzerinde kız kardeşi tanrıça Ereşkigal’ in egemen­lik sürdüğü “dönüşü olmayan ülke” ye inmeye karar verir. Ölüler dünyasında uğrayabileceği her­hangi bir kazaya karşı hazırlıklı olmak için İnanna, veziri Ninşubur’ a, üç gün içinde dönmezse kendisi için yas tö­renleri yapmasını ve daha sonra, üç büyük tanrıya, Nippur kentinin tanrısı Enlil’ e, Ur kentinin ay-tanrısı Nanna’ ya, Babilonya’ nın Eridu kentindeki bilgelik tanrısı Enki’ ye git­mesini ister ve kendisinin öteki dünyada öldürülmesini engellemek yolunda işe karışmaları için, onlara yalvarması buyrultusunu verir. Bundan sonra İnanna, kraliçelik giysi­lerini üzerine geçirir, değerli takılarını takar ve ölüler dün­yasının kapısına varır. Burada, ” yedi kapı ” nın bekçisi Ne­ti’ nin kendisine meydan okumasıyla karşılaşır. Ereşkigal’ in buyruklarıyla ve ölüler dünyasının yasalarına uygun ola­rak, İnanna, yedi kapıyı geçerken, geçtiği her bir kapıda giysilerinin bir parçasını çıkardıktan sonra, Ereşkigal’ in ve ölüler dünyasının yedi yargıcı olan yeraltı dünyası Anun­naki’ sinin karşısına çıkarılır. Bunlar, ” ölümün gözleri ” ni onun üzerine çevirince, İnanna bir ceset olur ve bir kazı­ğın üzerine asılır. Üç gün geçmesine karşın geri dönme­yince, veziri Ninşubur, İnanna’ nın kendisine söylediklerini yapar. Enlil ve Nanna işe karışmaya yanaşmazlar; ama Enki, bazı sihirsel işlemlere başvurarak, İnanna’ yı yeniden canlı duruma getirecektir. Bunun için, elinin parmakları­nın tırnaklarından çıkardığı kirden, ” hurgarru ” ve ” halaturru “adında iki acayip yaratık yaratır; adlarının ne anlama gel­diği bilinmeyen bu yaratıklarla ölüler dünyasına ” yaşam yiyeceği ” (hayat ekmeği) ve “yaşam içeceği” (hayat suyu, abu hayat) ile gönderir. Kendilerine, yaşam yiyeceğini ve ya­şam içeceğini, İnanna’ nın cesedi üzerine altmış kez serp­meleri söylenmiştir. Söylendiği gibi yaparlar ve tanrıça ya­şama geri döner.

Yerine bir başkasını bulup koymadıkça hiç kimsenin oradan geri dönemeyeceği kuralı, ölüler dünyasının yasalarından biridir. Bu nedenle mitosta, İnan­na’ nın, ölüler dünyasına kendi yerine sağlayacağı kimseyi alıp götürmek üzere yanında gelen iki cin ile birlikte diri­ler dünyasına çıkışının anlatılmasına geçilir. Cinler, önce İnanna’ nın veziri Ninşubur’ u, sonra Umma kenti tanrısı Şara’ yı, ve daha sonra Badtibira kenti tanrısı Latarak’ ı, İnanna yerine alıp götürmek isterlerse de, bunlar İnanna tarafından kurtarılırlar. İnanna, kendisine eşlik eden cinlerle birlik­te kendi kenti olan Erek’ e gelir ve orada kocası Dumuzi’ yi bulur. Dumuzi, daha önceki üç kişinin yaptığı gibi İnan­na’ nın önünde eğilip kendisini aşağılamaz; ve bu nedenle İnanna onu ölüler dünyasına kendi yerine götürmeleri için cinlerin eline verir. Bunun üzerine Dumuzi, kendisini kur­tarması için güneş-tanrı Utu’ ya yakarır; ve mitosun parçası burada kesilir.

Aynı mitosun farklı bir versiyonunda; İnanna, ölüler dünyasına kocası ya da kardeşi olan Dumuzi’ yi ölümün elinden alıp getirmek için inme­mektedir. Tam tersine ve söz konusu mitosun daha sonra­ki tüm anlatılış biçimlerine ters düşen bir tutumla, İnan­na’ nın kendisinin yeraltı dünyasına inişinin nedeni açık­lanmadan bırakılırken, cinlerin Dumuzi’ yi kendisinin yeri­ne karşılık olarak ölüler dünyasına alıp götürmelerine izin verenin lnanna olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte, Sümer dönemine ait olan Tammuz ayinlerinde bile, mitosun bu daha sonraki biçimiyle kar­şılaşırız. Söz konusu ayinlerde, Tammuz’ un ölüler dünya­sına inmesi üzerine ülkenin içine düştüğü kargaşa ve dar­madağınıklık anlatılmakta; İştar’ ın ağlayıp sızlamalarından ve Tammuz’ u ölüler dünyasının yetkililerinin elinden kur­tarmak için oraya inişinden söz edilmekte; ayin, Tam­muz’ un diriler dünyasına zaferle geri dönüşünün betim­lenmesiyle sona ermektedir.

Öte yandan, söz konusu ayin­lerin mevsimlerle ilgili bir ritüelin bir parçasını oluştur­duklarını da biliyoruz; bu durumda, İnanna ile Dumuzi mitosunu bir ” ritüel mitosu ” olarak sınıflandırmak yanlış olmaz. Mitosun, özgün biçiminden uzaklaşmasının olası bir nedeni, Sümerlilerin deltaya inmeleri üzerine çobanlık­tan tarımsal bir yaşam biçimine geçme süreci içinde bu­lunmaları olgusunda aranabilir. Ayinlerde Tammuz ve İştar, sık sık, erkek ve dişi çam (köknar) ağacı altında can­landırılırlar; ve çam, Dicle-Fırat deltasında bulunan bir ağaç olmayıp, Sümerlilerin geldikleri dağlık bölgeye özgü bir türdür.

Ayrıca, göklere yükselen “ziggurat” yapıların Sü­mer tapınak mimarlığının bir özelliğini oluşturması da, ay­nı dağlık yöne bir işaret olarak yorumlanmıştır. Bu durum­da, mitosun özgün biçiminin, Sümerlilerin deltaya yerleş­meleri üzerine benimsemek zorunda kaldıkları tarımsal yaşam biçiminden çok farklı yaşam koşulları içinde doğ­muş olabileceği söylenebilir.

sumer-tanrilari

Sümer Yaratılış Mitosu :
Kozmogoni mitosunun (evrenin oluşumu mitosu­nun) burada tek bir ana biçimiyle, ünlü Enuma Eliş ile, gü­nümüzde genellikle kullanılan adıyla söylemek gerekirse, “Yaratılış Destanı” biçiminde bulunduğunu göreceğiz.
Anlatış kolaylığı sağlaması bakımından Sümer Yaratı­lış mitosları, ” evrenin kökeni ” , ” evrenin düzene konması” ve ” insanın yaratılışı ” olarak üç başlık altında toplanabilir.

Evrenin Kökeni:
Sümer tanrılarının bir listesini veren bir tablette, adı ” deniz ” için kullanılan ideogramla yazılan tanrıça Nammu, ” Gök’ü ve Yer’i doğuran ana” olarak be­timlenir. Öteki mitoslardan, gökyüzünün ve yeryüzünün, başlangıçta, tabanı yer, tepesi gök olan bir dağı oluştur­dukları anlaşılıyor. Gök, tanrı An; yer, tanrıça Ki olarak kişileştirilmiştir; onların birleşmelerinden de hava-tanrı En­lil doğmuştur; Enlil ise Gök ile Yer’ i birbirinden ayırmış, evreni, gökle yerin birbirinden hava ile ayrıldığı bir varlık biçimine sokmuştur. Sümer mitolojisinde ilksel denizin kökeni hakkında ise herhangi bir açıklama verilmemekte­dir.

Evrenin Düzenlenmesi:
Yaratılış motifinin evrenin dü­zene sokulmasıyla ilgili yönü, göksel cisimlerin ve Sümer uygarlığının çeşitli öğelerinin nasıl var olduklarını açıkla­yan birçok mitos ile anlatılmıştır. Söz konusu mitoslardan ilki, ay-tanrı Nanna’ nın, ya da öteki adıyla Sin’ in doğuşuyla ilgilidir. Sümer panteonunun yüce tanrısı olan, sunağı Nippur kentinde bulunan Enlil’ in tanrıça Ninlil’ e tutulması ve bu tanrıça, Nunbirdu Irma­ğı’ nda yelken açmış seyrederken onun ırzına geçmesi doğ­rultusunda gelişir. Enlil bu ağır suçundan dolayı yeraltı dünyasına sürülür; ama karnı iyice şişmiş olan Ninlil geri­de bırakılmayı kabul etmez ve Enlil’ in ardından ölüler dünyasına gitmeyi isteyip bu isteğinde direnir.

Böyle bir durum, Ninlil’in çocuğu ay-tanrı Nanna’ nın, göklerin ışığı olmak yerine, karanlık ölüler dünyasında doğmasına yol açınca, Enlil, Ninlil’ in ölüler dünyasının üç tanrısal varlığı­nın annesi olmasını, onların Nanna yerine bırakılmalarını sağlayarak, Nanna’ nın göğe çıkmasına olanak verecek karı­şık bir plan hazırlar. Bu ilginç ve daha önce varlığından haberli olmadığımız mitosun, daha önce sözünü ettiğimiz Tammuz-İştar mitosunun uğradığı değişikliğin bir ipucu­nu verdiği açık. Tammuz ayinlerinde “Enlil” sözünün sık sık Tammuz’ un sanı olarak yer aldığını ve aynı biçimde İş­tar için “Ninlil” adının kullanıldığını görürüz; öyle ki, İnanna’ nın ölüler dünyasına inişine ilişkin Sümer mitosu­nun en eski biçiminde açıklanmadan bırakılmış olan iniş nedeni, İştar’ ın yeraltı dünyasına inişinde, ay-tanrı Nan­na ‘ nın doğuşuyla ilgili bu mitosta bir açıklamaya kavuş­maktadır.

Sümer panteonunda ay-tanrı Nanna, öteki adıyla Sin, tanrıların en büyüğüydü ve güneş-tanrı Utu, Narına ile eşi tanrıça Ningal’ in çocuğu sayılıyordu. Daha sonraki İbrani kozmogonisinde bu durum tersine çevrildi ve klasik çağ mitolojisinde olduğu gibi, güneş ışık saçan tanrıların en büyüğü konumuna gelirken, ay, bir tanrı değil tanrıça sa­yıldı. Sümerliler, Nanna’ nın bir gaffeh, yani Fırat üzerinde ulaştırmacılıkta kullanılan yuvarlak kayık içinde, kökenle­ri açıklanmış olmayan yıldızlar ve gezegenler eşliğinde yol­culuk ettiğine inandılar.

Enlil gökyüzünü yeryüzünden ayırdıktan sonra, ve göklerin aydınlanması, ay-tanrı Nanna , güneş-tanrı Utu ve öteki gezegenler ile yıldızlar tarafından sağlandıktan sonra, sıra, evrenin yeryüzü bölümünün düzene sokulma­sına gelmişti ve yeryüzü düzeninin çeşitli öğeleriyle ilgili çeşitli mitoslar geliştirildi. Pek de mantığa uygun olmayan bir biçimde, tanrıların kentlerinin ve tapınaklarının, evre­nin düzeninin kurulmasıyla ilgili çeşitli tanrısal etkinlikle­rin sonuna konan ” insanın yaratılması ” olayından önce var oldukları düşünüldü. Bitkiler dünyası, sığırlar, tarım araç­ları ile uygarlığın çeşitli zanaatları, Enlil’ in buyruklarını yerine getiren küçük tanrılar eliyle dolaylı olarak var edil­miş olsalar da, Enlil’ in bunların asıl yaratıcısı olduğuna inanıldı. Yeryüzüne sığır ve tahıl sağlamak için, Babilonya­lı bilgelik tanrısı Ea’ nın önerisiyle, Enlil, iki küçük tanrı olan sığır-tanrı Lahar ve tahıl-tanrıça Aşnan’ı, tanrılara yi­yecek ve giyecek sağlamaları amacıyla yaratır. Mitosta bunların yeryüzünde yarattıkları bolluk anlatılır; ne var ki şarap içip sarhoş olan bu iki küçük tanrı, tartışmaya, kav­gaya başlayarak görevlerini unuturlar; öyle ki, tanrılar ge­reksinimleri olan şeyleri elde edemez olurlar.İnsan, işte bu duruma bir çare bulmak için yaratılır. :

” O günlerde, tanrıların yaratış odasında, onların Dulkug evinde Lahar’a ve Aşnan’a biçimleri verildi; Lahar ve Aşnan’ ın yapılışında, Dulkug Anunnaki’si yediler ama doymadılar; katkısız koyun sütlerini … ve iyi şeyleri, Dulkug Anunnaki’si içtiler, ama kanmadılar; katışıksız koyun sürülerinin sağlayacağı iyi şeyler hatırına insana nefes verildi. “

Yiyecek ve giyecek sağlanmasıyla ilgili mitoslar yanı sıra uygarlığın öteki öğeleriyle ve evrenin düzene sokulmasına ilişkin öteki öğelerle ilgili çeşitli mitoslar da vardır. Büyük bir bölümü bugüne dek aydınlatılamamış uzun bir şiirde, ” kazma ” nın Enlil tarafından yaratılışı ve bu değerli aracın evlerini ve kentlerini kurabilmeleri için ” kara başlı halk “a armağan edilişi anlatılmaktadır. Bir başka mitosta, Enki’ nin Sümer’ e uygarlığın gerekli öğelerini sağlamak için yaptıkla­rı betimlenmektedir.

Bu mitos, Enki’ nin, Sümer’ den başla­yarak, tanrıların evrene düzen getirmeleriyle ilgili yaratıcı etkinlikleri anlamına gelen Sümerce terim ile ” yazgıları saptayarak ” , dünyanın çeşitli bölgelerini nasıl dolaştığını anlatmaktadır. Bu yolda Enki, önce Ur kentine, oradan, olasılıkla Mısır’ı belirtmek için kullanılan Meluhha’ ya, sonra, içlerini balıklarla doldurduğu Dicle ve Fırat ırmaklarına gider ve daha sonra Basra Körfezi’ne uğ­rar. Uğradığı tüm bu ülkelerin üzerlerine, onların yöneti­mini üstlenecek birer tanrı ya da tanrıça atar. Bu ilginç mi­tosun Kramer tarafından yapılmış çevirisinin bir pasajı bize, Enki’ nin söz konusu uygarlaştırıcı etkinliklerinin neler olduğunu gösterecektir:

” Enki sabanı ve boyunduruğu sürdü; Büyük Prens Enki öküzleri .. , katışıksız ürünlere haykırdı, sağlam duran tarlada tahıl yetiştirdi; ovanın efendisi kıymetli taşı ve süsü, Enlil’in … çiftçisi Enkimdu’ ya, tanrısı olduğu kanalların ve setlerin bakımı görevini verdi. Efendi sağlam duran yeri çağırdı, ona çok tahıl ürettirdi. Enki onun küçük ve büyük taneli fasulyelerini çıkarmasını sağladı… tahılını ambar için öbek yaptı. Enki ambara ambar kattı, Enlil ile birlikte, O, ülkede bolluğu artırır; Kafası şöyle yüzü böyle olan ülkenin kudreti, karabaşlı halkın sarsılmaz desteği, her şeye güç veren … hanımefendi (tanrıça) Aşnan’ ı Enki görevlendirdi. “

Enki daha sonra kerpiç-tanrı Kabta’ yı, kazma ve kerpiç ka­lıbı işlerinin başına getirir. Temeller atar; evler kurar ve onları ” Enlil’ in büyük yapıcısı ” Muşdamma’ nın yetkisi altı­na koyar. Ovayı bitki ve hayvan yaşamıyla doldurur ve üzerine ” dağın kralı ” Şumugan’ ı görevli bırakır. Ve son olarak Enki, koyun ağılları ve ahırlar kurup, onları koyun çobanı çoban-tanrı Dumuzi’ nin yönetimi altına verir.

Üzerinde duracağımız diğer mitos, evrenin örgütlendiri­lip düzene konmasıyla ilgili olup tanrıça İnanna’ nın, öteki adıyla İştar’ ın yaptıklarıyla ilgilidir. Bu mitosta İnanna, uygarlığın nimetlerini kendi kenti Erek’ e sunmak istemektedir. Bu isteğini gerçekleştirebilmek için, tanrıçanın ” mi ” denen şeyi elde etmesi gerekmektedir; ki, bu, Akadça’ da ” yazgı tabletleri ” denen şeye sahip olmakla kazanılan aynı gücü anlatan Sümerce bir sözcük olsa ge­rek. Mi’ler bilgelik tanrısı Enki’ nin elindedir. Bu nedenle İnanna, Enki’ nin oturduğu yere, tatlı suların derinliği olan Apsu’ daki evinin bulunduğu kente, yani Eridu’ ya gider.

Enki, kızını konukseverlikle karşılar ve onun için büyük bir şölen verir. Şaraptan mest olunca kızına mi’leri, yani Kramer’in deyişiyle ” Sümer kültür biçiminin temelini oluş­turan ” tanrısal kararları da dışarıda bırakmaksızın, ne is­terse armağan edeceğine söz verir. Mitosta Sümer uygarlı­ğını oluşturan yüzün üzerinde öğenin bulunduğu bir liste verilir. İnanna bu armağanları sevinerek alır ve onları bar­kasına, ” göklerin teknesi ” ne yükleyip Erek’ e doğru yel­ken açar. Enki sarhoşluktan ayılıp kendisine gelince, mi’ lerin her zamanki yerlerinde bulunmadıklarını anlar. Mi’lerin konduğu yerle ilgili sözler, bunların tabletler biçi­minde olduklarını göstermektedir. Mi’lerin yittiğini anlar anlamaz Enki, habercisi İsimud’ u onları geri alması buyru­ğuyla yollar. Bunu yedi kez yinelediği halde, her keresin­de, İnanna’ nın daha önce sözünü ettiğimiz veziri olan Nin­şubur tarafından engellenir. Böylece tanrıça uygarlığın nimetlerini Erek’e getirir. İnanna’ nın Enki’ den elde ettiği mi’ler listesindeki ilk maddeler olarak, taç, taht, ve asa gibi egemenlikle ilgili nesnelerin sayılmasından, Sü­mer’de egemenlik kurma kavgasının, evrene düzen veril­mesiyle ilgili mitosların yaratılmasının temelindeki motif­lerden birini oluşturduğu sonucunu çıkarabiliriz.

İnsanın Yaratılışı:
Söz konusu Sümer mitosu, Babilonya Yaratılış Destanı’ nda in­sanın yaratılışıyla ilgili olarak söylenenlerden azımsanama­yacak derecede farklıysa da, her iki mitostaki anlatım, in­sanın yaratılış amacı noktasında, yani insanın, toprağı sü­rüp, tanrıları geçimlerini sağlamak için çalışmak yükünden kurtararak onlara hizmet etmesi için yaratılmış olması bakımından uyuşmaktadır.
İlgili Sümer mitosunda tanrı­lar yiyeceklerini alamadıklarından yakınırlar. Tanrıların başları sıkıştığında genellikle başvurdukları tanrı olan bil­gelik tanrısı Enki uykudadır; ama ilksel okyanus, tanrıla­rın anası Nammu, onu uyandırır. Enki’ nin buyrultularıyla Nammu ile doğum tanrıçası Ninmah, Kramer’ in çevirisin­de ” iyi ve soylu yaratıcılar ” olarak nitelenen tanrısal varlık­ların da desteğiyle, ” derin suların üzerindeki ” balçığı ka­rıp, insanı var ederler.

Enki insanın yaratılmasını kutlamak için bir ziyafet verir. Enki ve Ninmah çok şarap içip sarhoş olur­lar. Ninmah ” derin suların üzerindeki ” balçıktan biraz alıp, birinin kısır kadın, ötekisinin hadım erkek olması dı­şında ne oldukları belirsiz altı farklı insan yaratır. Enki ha­dımın yazgısının kralın önünde hizmete durmak olduğu­nu bildirir. Mitos, Enki’ nin daha başka şeyler de yarattığı eylemlerini betimleyen sözlerle sürer.

Akılca ve bedence çelimsiz bir insan yaratır ve Ninmah’ tan bu acınacak yara­tığın durumunu iyileştirecek bir şey yapmasını ister; ancak Ninmah hiçbir şey yapamaz ve böyle bir varlık yarattığı için Enki’ yi lanetler.

Sümer Tufan Mitosu :
Bu mitosun odağın­daki motif, tanrıların insanlığı yok etmeye karar vermeleri­dir; bunu hangi yollardan yapacakları ikincil sorun olup, bunun tek yolu sel değildir. Öykünün anlatıldığı metnin bulunduğu fragmentin başladığı noktada, bir tanrı, insanları tanrıların üzerlerine göndermeye karar verdikleri yıkımdan kurtar­ma niyetini açıklarken görülmektedir. Tanrıların böyle bir karar almalarının nedeni verilmemiştir. İnsanlığı yok ol­maktan kurtaracak girişimlerde bulunan tanrı, Enki’ dir.

Anlaşılan, Sippar kentinin sofu kralı Ziusudra’ ya bir duva­rın kıyısında dikilmesini söylemektedir ve bu duvar yoluy­la Ziusudra’ ya tanrıların korkunç niyetlerini açıklayıp, ge­lecek tufandan kurtulmak için ne yapılması gerektiğini söyleyecektir. Metnin kayığın yapılışının anlatılmış olabi­leceği parçası yitiktir; ama böyle bir parçasının varlığı, Tu­fanın gelip Ziusudra’ nın nasıl kaçtığını anlatan bu kısımdan anlaşılmaktadır:

” Tüm fırtınalar, son derece güçlü, tek bir fırtına gibi saldırıya geçti, aynı zamanda, sel kült merkezlerinin altını üstüne getirir. Yedi gün yedi gece sürdükten sonra tufan ülkenin altını üstüne getirdi, büyük suların üzerindeki fırtınalar koca kayığı bir o yana bir bu yana salladı durdu. Göklere ve yere ışık saçan güneş-tanrı Utu göründü. Ziusudra koca kayığının bir penceresini açtı, kahraman Utu ışınlarını dev kayığın içine getirdi. Kral Ziusudra Utu’ nun önünde yerlere kapandı, kral bir öküz öldürür ve bir koyun boğazlar.
Kral Ziusudra, Anu’ nun ve Enlil’ in önünde yerlere kapandı, Anu ve Enlil hoş davrandılar Ziusudra’ ya, ona bir tanrınınki gibi sonsuz yaşam verdiler, Bir tanrınınki gibi sonsuz soluk indirdiler onun için. Sonra, kral Ziusudra’nın bitkiler dünyasının ve insanlığın soyunun adını sürdüren kişinin, karşı taraftaki ülkede, Dilmun ülkesinde, güneşin doğduğu ülkede oturmasını sağladılar. “

Enki ile Ninhursag Mitosu :
Bugünkü bilgilerimiz elverdiğince Akad mitolojisinde bir benzerinin bulunmadığını bildiğimiz ve Kramer’ in Sümer mitosları içinde en iyi koşullarda elimize geçebilenlerden biri olduğunu söylediği metin, ” Enki ile Ninhursag ” mito­sudur.

Mitosun ana çizgileri şöyledir: Sahne, Dilmun’ da açı­lır; Dilmun’ dan hem bir ülke hem bir kent olarak söz edil­mektedir ve Dilmun, çağımızın bilginlerince Basra Körfe­zi’ ndeki Bahreyn ülkesiyle özdeşleştirilmiştir. Mitosun baş kahramanları su-tanrı Enki ve toprak-ana Ninhursag’ dır. Mitos Dilmun’ un, temiz, saf, aydınlık bir yer; hayvanların birbirlerine zarar vermedikleri ve ne has­talığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülke olarak sunuluşuy­la başlar. Dilmun’ da bulunmayan tek şey içme suyudur; ve Ninhursag’ ın ricası üzerine Enki, bunu da sağlar. Mitosta bundan sonra, Enki ile Ninhursag’ ın birleşmelerinden, bit­kiler tanrıçası Ninsar’ ın, öteki adıyla Ninmu’ nun doğuşu­nun anlatılmasına geçilir. Ninhursag’ ın gebeliği, insanların gebelik süresinde her bir aya bir gün karşılık olmak üzere, dokuz gün sürmüş gösterilir. Daha sonra Enki, kendi kızı Ninsar’ ı gebe bırakır. Ninsar tanrıça Ninkurra’ yı doğurur; o da Enki tarafından gebe bırakılarak, aynı biçimde bitkile­rin tanrıçası olduğu söylenen Uttu’ yu doğurur. Uttu adı güneş-tanrı Utu ile karıştırılmasın. Sonra Ninhursag, Ut­tu’ yu Enki’ ye karşı uyarır ve Enki’ nin yaklaşmalarıyla nasıl başa çıkabileceğini gösteren bazı öğütler verir. Bu öğütleri tutarak Uttu, olasılıkla evlilik armağanları olarak, hıyar­dan, elmadan ve üzümden oluşan bir paket ister. Enki iste­nen armağanları getirir ve Uttu bunları sevinçle alır; birleş­melerinin ürünü olarak sekiz bitki çıkar; ne var ki, Nin­hursag onların adlarını ve taşıyacakları özelliklerini verme­ye zaman bulamadan, Enki hepsini yer. Ninhursag çılgına dönüp Enki’ye korkunç bir lanet okur ve oradan ayrılır.

Tanrıçanın bu davranışı karşısında diğer tanrılar dehşete düşer­ler ve Enki bedeninin yedi farklı yerinden hastalığa çarpı­lır. Tilkinin zanaatıyla (kurnazlıkla) Ninhursag dönmeye ve Enki’ nin hastalığını iyi etmeye ikna edilir. Tanrıça bu­nu, hastalığın Enki’ nin bedeninde yerleştiği her bir yer için bir tanrı olmak üzere, art arda sekiz tanrıça yaratarak ba­şarır. Her bir tanrının adı ile Enki’ nin bedeninin hastalanan ilgili yeri arasında söz benzerliklerinin, cinasların bulunduğu gösterilmiştir. Şiirin son satırları, sekiz tanrının Enki’ nin çocukları sayıldığı ve yazgılarının Ninhursag tara­fından saptandığı yolunda bazı işaretler veriyor görünür.

Dumuzi ile Enkimdu Mitosu :
Bu mitos, tarımcı ve çoban yaşam bi­çimleri arasındaki çok eskiye dayanan rekabetle ilgilidir. Mitosta İnanna, ya da öteki adıyla İştar, bir koca seçmek üzeredir. Seçimini, çoban-tanrı Dumuzi, öteki adıyla Tam­muz ile, çiftçi-tanrı Enkimdu arasında yapacaktır. İnanna’ nın oğlan kardeşi güneş-tanrı Utu, Dumuzi’ den yanadır; ama İlnanna’ nın kendisi Enkimdu’ yu yeğlemektedir. Du­muzi, koca olarak kendisini seçmesini önerir ve Enkim­du’ nun sunabileceği her şeye sahip olduğu gibi, daha fazla­sına da sahip olduğunu ileri sürer.

Enkimdu, Dumuzi’ yi bu sevdadan vazgeçirmeye çalışır ve kendisine türlü arma­ğanlar vermeyi önerir; ama Dumuzi, İnanna’ yı alma karar­lılığını sürdürür ve anlaşılan bu niyetini gerçekleştirmede başarıya da ulaşır; bunu, Du­muzi’nin çeşitli mitoslarda İnanna’ nın kocası olarak göste­rilmesinden anlıyoruz. Şiirin sonucu, Kramer’ in çevirisin­den alıntıda bulunmaya değer bir nitelik taşımaktadır. Bu­rada Enkimdu şöyle der:

” Sen ey çoban, niye bir kavga çıkarıyorsun? Ey Çoban Dumuzi niye kavga çıkarıyorsun? Benle seni, ey çoban, benle seni niçin karşılaştırıyorsun? Koyunların yerin otlarını yesin, benim otlaklarımda senin koyunların atlasın, Zabalam tarlalarında ot yesinler, tüm koyun sürülerin ırmağım Unun’ un suyunu içsin.”
Dumuzi konuşur :

” Ben, çoban diyorum ki evliliğime ey çiftçi dostum olarak girme (burnunu sokma), ey çiftçi Enkimdu, dostum olarak, ey çiftçi, evliliğimi çiğneme.”

Enkimdu yanıtlar :
“Sana buğday getireceğim, fasulye getireceğim sana, … fasulyesi getireceğim sana, genç kız İnanna ve sen neden hoşlanırsan o şeyi genç kız İnanna … getireceğim sana. “

gilgamis-gilgamesh
Sümer-Akad Gılgamış Mitosları :
Akad mitolojisinde önemli bir kişilik, Gılgamış Destanı’ na göre üçte ikisi tanrı, üçte biri insan olan Gılgamış’ tır. An­cak, Gılgamış aynı zamanda Sümer mitolojisinin bir kahra­manıdır..Bura­da, Sümer kral listelerinde, Gılgamış’ ın, Sümer tarih hesaplamasına göre Tufan’ dan sonra Sümer ülkesini yönetmiş ikinci hanedan sayılan Erek hanedanının beşinci kralı ola­rak göründüğünü belirtmeliyiz. ” The Ancient Near Eastern Texts ” içinde bulunan Gılgamış ile ilgili metinlerin ” Gılga­mış ile Agga ” adını taşıyan birincisi, erken dönem Sümer kent devletlerinin birbirleri üzerinde egemenlik kurma amaçlı çatışmalarını yansıtmaktadır.

Bu metinde, Erek kra­lı Gılgamış ile, Tufan’dan sonraki birinci hanedan olan Kiş hanedanının son kralı Agga arasındaki çatışmanın öyküsü bulunmaktadır. Çoğu satırının anlamının çözülmesi kolay olmamakla birlikte, şiir, Agga’nın, Erek kentinden kendisi­ne boyun eğmesini istediğini, Gılgamış’ ın bu isteğe karşı direndiğini Agga’ nın Erek kentini işgalini ve iki kralın so­nuçta uzlaştıklarını anlatıyor görünmektedir. Tanrıların olaya herhangi bir karışmalarının bulunmadığına göre, metin, kesin ve dar anlamıyla Sümer ” mitolojisinin ” bir parçası sayılamaz; buraya alınmasının tek nedeni, Gılga­mış kişiliğinin Sümer kaynaklarından alınmış olduğunu gösteren bir kanıt oluşturmasıdır.

Söz konusu ikinci metin, ” The Ancient Near Eastern Texts içinde ” Gılgamış ve Diriler Ülkesi” diye adlandırıl­mış olup, teması, çoğu Yakındoğu mitolojisinin temelini oluşturan bir motif olan ölümsüzlük ardında koşmadır. Ölümün insanı her yerde yakala­yabilmesi gerçeği karşısında bunalan ve kendisinin de onun elinden kurtulamayacağının bilincine varan Gılga­mış, ” Diriler Ülkesi ” denen ülkeyi aramaya karar verir.

Gılgamış’ ın, dostu ve hizmetçisi Enkidu, ken­disine, bu serüvene girişmeden önce güneş-tanrı Utu’ ya danışması öğüdünde bulunur. Utu ilkin, böyle bir serüve­nin tehlikelerinden söz ederek Gılgamış’ ı uyarmak ister; ama daha sonra, yedi dağı aşmasında ve dev Huvava’ nın oturduğu sedir ormanı olduğu anlaşılan hedefine ulaşma­sında, ona yardımcı olur. Gılgamış ve Enkidu, yaptıkları, hazırlık niteliğinde, anlamları bulanık bazı işlerden (büyü­lerden) sonra, devin kafasını keserler. Tablet bu noktada kopuk olup metin de kesintiye uğramıştır.

” Gılgamış’ ın Ölümü ” biçiminde adlandırıl­mış bulunan üçüncü fragment, ölüm temasını ve ölümsüz­lüğe kavuşma çabasını daha da geliştirerek işlemektedir. Burada Gılgamış, bir düş görmüş ve düşü tanrı Enlil tara­fından, tanrıların insanlara ölümsüzlüğü esirgedikleri, ama kendisine ün, zenginlik ve savaşta başarı bağışladıkları bi­çiminde yorumlanmış biri olarak gösterilir. Şiirin ikinci bölümü, ölenin ardından yapılan bir ritüeli anlatır görün­mektedir; metin­de Gılgamış’ ın öldüğü yolunda açık olmayan bir değinişte bulunuluyor gibidir ve metin, onu övgülere boğan bir şar­kıyla bitmektedir.

Kaynaklar : Samuel Henry Hooke- Ortadoğu Mitolojisi / Mark Daniels- Bir Nefeste Dünya Mitolojisi

1 YORUM

CEVAP VER