Türk Mitolojisinde Umay

950
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

Tanrıça ya da dişi ruh olarak ele alabileceğimiz Umay hakkındaki en erken belgeler Orhun Abideleri’dir. Tonyukuk yazıtının 38. satırında düşmanın çokluğu karşısında geri dönmek isteyenlere Tonyukuk’un verdiği cevabın bir bölümünde Umay zikre­dilmektedir:
“Buralara kadar gelenler “geliş zordu” dediler, ama pek de zorluk hissetmediler. Galiba, Tanrı Umay, Kutsal Yer ve Su ruhları bize yardımcı oluverdiler. Niye kaçıyo­ruz? “

Tonyukuk’un ikna edici konuşmasından sonra Göktürkler savaşı kazanan taraf olur. Kültigin yazıtının doğu cephesinin 31. satırında da Umay’dan bahsedilmektedir:
“Umay misali annem Hatun’un kutu sayesinde, kardeşim Kültigin erkeklik adını elde et­ti. Onaltı yaşında, amcam Hakan’ın devleti için şöyle başarılar kazandı …. “

Sözü edilen bu parçada Gök Tanrı’yı temsil eden hükümdarın hanımının da Umay’ı temsil ettiği anlaşılmaktadır. Kutunu aslında Umay’dan alan Hatun onun yardımıyla Kültigin’i dünyaya getirmiş, Kültigin de bu kut sayesinde zamanı geldiğinde erkek­lik adına sahip olmuştur. Burada Dede Korkut’ta da görülen bir erkeğin adının son­radan yararlılık ya da kahramanlık gerektiren bir iş yaptıktan sonra konulması geleneğinin eski bir şeklini görüyoruz; çünkü burada erkeklik adı bir şaman ya da ozan sayesinde değil Umay sayesinde elde ediliyor. Bu ifadelerden açıkça Umay’ın kadın (anne) ve çocuklarla ilgili bir tanrıça ya da ruh olduğu belli olmaktadır.

İlk olarak Samoiloviç’in neşrettiği Göktürk devrine ait Ulan-Bator kiremit yazı­tında da Kögmen, Mukaddes Yer-Su ve Han Tanrı sıralamasında dördüncü olarak Umay Hatun sayılmaktadır. Burada bir derecelendirme belli belirsiz sezilmektedir. Umay, Orhun yazıtlarında dişi bir ruh olarak anılırken, Altın Köl l. yazıtında adı Bey (beg) olarak geçer: “bu bizim adımız Umay beğdir.” Fakat, bu durum da normal sayılabilir; çünkü söz konusu olan tanrıça ya da dişi ruh insanların doğu­muyla ilgilenmektedir. Bu nedenle bu yüce varlığın ismi erkek olsun dişi olsun in­sanlara verilebilir. Nitekim Türk kültüründeki ad vermeyle ilgili geleneklerde, bir isim bazen anlamından dolayı kadına da erkeğe de verilebilir.

Divanü Lugat-it-Türk’te Umay’a tapıldığında oğlan çocuk doğumunun gerçekleşti­ği ifade edilmekte, ayrıca onun doğumdan sonra çıkan ‘son’ (plasenta) olduğu belir­tilmektedir. P. Roux’ya göre, Kaşgarlı Mahmud’un Umay olduğunu ileri sürdü­ğü plasentayla insan ruhu aras nda sıkı bir ilişki vardır. Van der Leeuw’in görüşünü kabul eden bu araştırmacı, plasentanın doğumdan hemen sonra vücudu terk etmesi­ne rağmen bu varlığa bağlı kalmayı sürdüren ruh özünü oluşturduğunu belirtir. Ona göre bu ruhla Kaşgarlı’nın belirttiği, Umay aynı tanrıdır.

Böylece yeni doğan çocuk, muhtemelen ana karnındaki eşine ya da ‘son’ olarak belirtilen plasentaya, ya­ni Umay ismindeki tek bir ruha sahiptir.Umay günümüzde kadınları ve çocukları koruyan bir ruh biçimini almış olup, Tunguzlar ile birlikte Güney Sibirya ve Altay Türklerinde görülür. Buralardaki inançlara göre, Umay her zaman çocukla beraberdir; ancak onun çocuğu terk ettiği zamanlar da olur. Bu ayrılma uzun sürdüğü zaman çocuk hastalanır. Umay’ın ço­cukla beraber olduğunun işareti, çoçuğun uykudayken gülmesidir. Ağladığı zaman sözü edilen koruyucu ruhun gittiği düşünülür. Çocuk hastalandığında Umay’ı getir-mesi için kam çağırılır. Bazen çocuğun doğmadan önce ruhunu koruduğu varsayılan Umay; Sagaylar, Şorlar ve Beltirler arasında üç yaşına gelene kadar çocuğun ruhunu temsil etmektedir.

Umay hakkında geniş bilgi veren Seyidov, Umay’ı bir yandan güneşle ilişkilen­dirirken, bir yandan da dişil unsur olan yerle ilgili görmektedir. Kutsal Yer’in (Ötüken) Türk topluklarına yardım etmesi gibi Umay da yalnız çocukları değil, bü­tün Türk halklarını, hatta bütün insanları koruyan, onlara kut veren bir tanrıçadır. Bu nedenle Kırgızlara göre Umay, aynı zamanda bol mahsul almaya mal ve mülkün artmasına da yardım eder. Seyidov’a göre Umay’ın Ötüken kültüyle ilişkisi de var­dır. Ona göre Ötüken; devleti, hakimiyeti koruyan bir ilahedir. Bu tanrıça, hakanla­ra ıdukluk, bolluk ve kut verirdi. Bu özelliği Umay’ınözellikleriyle çakışır ya da en azından paralel düşer.

Ötüken daha genel olarak düşü­nüldüğünde Yer kültü (doğa ana) ile ilgilidir. Böylece toprağın ana olması fikriyle Umay düşüncesi uyuşur. Öte yandan her şeye hayat veren güneşin de Umay’la ilgisi vardır. Güneşin sarı rengi yüzünden Türk halklarında Umay’a Sarı Kız da denilmektedir. Güneşin ısı vermesi dolayısıyla Umay, ateş ve ocak kültleriyle de ilişkilendirilir. Ay sözcüğü de umay sözcüğüne yakın durmaktadır. Türk mi­tolojisinde agaçların insanın türemesiyle ilişkisi de bu konuyla ilgilidir.

P. Roux, Umay’ın çocukları ve kadınları korumasıyla ilgili olarak onun lohusalık hummasını temsil eden bir ruh ya da şeytan olarak algılanan Al Karısı’nın (Al­bıs) düşmanı olup olmadığını öğrenmenin ilginç olacağını söylüyor. Fakat Seyi­dov’un dediği gibi, Albıs gerçekten güneşin, ateşin, mahvedici sıcaklığın timsaliyse onun Umay’dan ayrı bir ruh olacağını düşünmek de hata gibi görünüyor. Öte yandan, Umay’la ilgili uygulamalarda onun za­man zaman kötü nitelikli bir hale geldiği de düşünülürse, Al Karısı belki de Umay’ın ta kendisidir ya da onun kötülüğü temsil eden bir şeklidir. Nitekim Türk topluluklarında Umay ‘ateş ruhu’ olarak da kabul görmüştür.

Sinor’un aktardığına göre, Umay’la ilgili gizli ve tehlikeli bir uygulama da yapılıyordu. Şaman vasıtasıyla yapılan bir törende, sağlıklı bir bebeğin ruhu nakle­dilerek kısır bir kadının çocuk sahibi olması sağlanmaya çalışılıyordu. Tören sonu­cunda kadının gebe kalması umuluyor, ancak ruhu nakledilen, yani Umay’ı getiren bebek ölüyordu. Görüldüğü gibi Umay kültü zaman zaman tehlikeli ve iyiliğin yanında kötülük getirici bir uygulamaya dönüşebilmektedir.

Bazı topluluklardaysa Umay (Imay) ateş ruhu, bazen de ölüm meleği olarak ka­bul edilmiştir. Umay kültü Yakutlarda yerini zamanla ayısıt denilen ruhlara bırak­mıştır. Bunlar bereket ve refahı sağlayan ruhlardır. İnanca göre Yakutların Ogo Imı­ta, ‘çocuk ımısı’ dedikleri bu ruh bir kuş şeklinde çocuğun başı üzerinde öter ve bu­nunla çocuğun neslinin bereketli olacağını haber vermiş olur. İlginçtir ki, Türk-İs­lam kültüründe karşımıza çıkan ve daha çok talih kuşu olarak algılanan Hüma ile il­gili Çeşitli inanışlar bu ruh ya da ruhlar için söylenenlere az ya da çok uyar. Hüma kuşunun benzer türden başka uçar hayvanlarla ilişkisi vardır.

Uno Harva, Ayısıt ya da Ayisit denilen ruhtan ayrıntılı olarak bahsetmektedir. Ayisit aslında dişi bir ilahedir; Yakutlar onu Kotun (Katun/ Hatun) olarak anarlar. Belirtildiğine göre o eski efsanelerdeki gök tanrının karısıdır. Yakutlar lohusayı üç gün sonra terk eden Ayisit’in çocuğu korumak ve ona bakmak­la görevli olduğunu kabul ediyorlardı.

Başka bir efsanedeyse doğum sancıları geldiğinde kadının göğe dua ettiği ve gökten iki ayisitin gelerek kadına erkek çocuğu doğururken yardım ettiği ifade edil­mektedir. Harva ayrıca bazen doğum esnasında beyaz bir hayat sıvısı akıtabi­len tek bir doğum ilahesinden bahsediyor. Bir dua bunu göstermektedir:

“Ey halik benim için lütfet, sen ki ilk günde orta makamda (yani arzda) iken hayat ma­yiini bana akıtır ve dersin: Sen sürekli nefese ve ölmez hayata nail olacaksın ve bu sana sağılan inekten gelecek, bunun sayesinde doğan çocukların çoğalacaktır. “

Yine Harva’nın ifadesine göre, Altay Türkleri de aynı şekilde çocuk ruhunun (ya­ni kutunun) gökte bulunduğunu kabul ediyorlardı. Anohin, Teleütlerin göğün dör­düncü katında oturan Enem Yayuçi’nin (Yayuçi Ana) çocuğa ruh verdiğine inandıkla­rını söylemektedir:

“Doğum ilahesi o anda doğacak çocuğun ömrünün uzunluğunu hususi bir kitaba kay­detmek suretiyle tayin eder. Teleütlerin anlattıklarına göre, kitaba kaydedilen an geldi­ği zaman ruh (sür) vücudu ebediyyen terk etmek mecburiyetindedir. Eğer kundak ço­cuğu ölürse Teleütlü anne göğüslerindeki sütü sağarak Enem Yayuçi için etrafa saçar. Teleütler bunun hayvanların ruhlarının (kut) bir gök hediyesi olduğuna da ina­nıyorlar. Anohin’e göre hayvanların ruhunu veren Erman-Kan göğün üçüncü katında oturuyor. Altaylıların dini telakkilerini inceleyen Radloff en yüksek yaratıcı Kuday Ya­yuçi’nin beşinci gök katında oturduğunu anlatıyor ve aynı şekilde Verbitskiy de ço­cukların yaratcısı olan kudretli melek Yayuçi’nin göğün beşinci katında oturduğunu söylüyor. Verbitskiy’in tetkik ettiği şaman şarkılarında Yayuçi kadın ilahe olarak Enem Yayuçi, Yayuçi anne olarak görülüyor. Şaman göğün beşinci katına, seramoni ile vasıl olduğu zaman ilaheyi bu isimle selamlar. Ara sıra bu ilaheyi Khan Anne Yayuçi diye de isimlendirir. Fakat bunu takip eden en enteresan şey şaman tarafından söylenen şu şarkıdır: ” Anne Yayuçi beşinci gök katında, napak olanı paklayan süt beyaz gölde / Ey Tapkay! Göbek bağını çözersin / Sana yalvarıp yakarıyorum ey Yayuçi Khan. ”
Süt beyazı göl süt ak göl cennet bölgelerinden biridir. İnanılan birçok tabirlerde çocuk ruhunun semavi cennetten yeryüzüne geldiğini gösterir.”

Bir mezar ya da pınar başındaki ağacın dallarına Allah’tan çocuk dilemek üzere küçük bez salıncak-beşiklerin asılması, İslamiyetten önceki Umay kültünün izleri olarak değerlendirilebilir.

Türk sanat tarihi kapsamına giren bazı hey­kel ve kaya resimlerinin Umay’ı tasvir ettiği ileri sürülmüştür. Göktürk devrine ait bazı heykeller, Kazakistan’ın Taraz (Cambul) şehrin­deki bölge müzesinde bulunan Göktürk devri kaya resmi, yine Göktürk sanatının bir örneği olan Kudirge kaya resimlerindeki kadın tasvir­lerinden büyük ebatta yapılmış olanı, Umay olarak kabul edilmiş ve saygı görmüştür. Gü­nümüz Orta Asya’sının el sanatlarında nazarlık olarak kullanılan farklı nitelikteki Umay tasvir­li dokumalara da rastlanmaktadır.

Kaynak : Yaşar Çoruhlu- Türk Mitolojisinin Ana Hatları.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER