Uygur İmparatorluğu ve Asya Dinleri

1145

Mu’nun en büyük kolonisi ve Churchward’ın deyimiyle- “Mu’dan sonraki, insanoğlunun en büyük uygarlığı”, Uygur İmparatorluğu’ydu. Uygur İmparatorluğu hemen hemen tüm Asya’yı ve Avrupa’yı kaplıyordu. Doğuda Pasifik’ten, batıda Atlantik Okyanusu’na kadar uzanıyordu ve güneyde İran, Mezopotamya ve Hindistan’ı içeriyordu. Churchward, tüm Ari ırklarının köklerinin Uygurlara dayandığını iddia ederken, Fransız araştırmacı ve yazar Edouard Schure de, günümüzden 5 bin yıl önce, Avrupa Kıtası’nın kadim İskit ülkesi olduğunu yazıyor.52
Bu kadar geniş bir alana yayılmış olmasına karşın,Uygur İmparatorluğu’nun merkezi, Orta Asya düzlükleri idi. Tüm doğu efsaneleri, büyük tufan felaketinden önce Orta Asya’nın bugün çöller ve bozkırlarla kaplı alanlarının, son derece bereketli topraklar ve ormanlar ile örtülü olduğunu iddia etmektedirler. O günlerde güçlü bir imparatorluğa merkez olabilecek nitelikte bulunan bu topraklar, büyük tufan ile denizden gelen dev dalgaların altında kalmış ve çölleşmiştir. Gobi Çölü’nün hemen altında bol miktarda tatlı su kaynağının varolması, bir zamanlar buraların ne denli bereketli topraklar olduğunun bir işaretidir. Churchward, Uygurların beyaz tenli, renkli gözlü ve sarı veya siyah saçlı olduklarını yazıyor.53

Naacal arşivlerine göre Uygur kolonisi, 70 bin yıl önce Mu’luların kurdukları ilk kolonidir. Tabletler, Mu dininin, Uygurların tüm ülkesinde hakim olduğunu ve bağımsız bir imparatorluğa dönüşmesinden sonra da Naacal Kardeşlik Örgütü rahiplerinin, yönetici sınıf olarak varlıklarını sürdürdüklerini belirtmekte.

İngiliz araştırmacı, Mu ve Atlantis’i batıran tufan sırasında Uygur ülkesinin büyük bölümünün sular altında kaldığını ve imparatorluğun da son bulduğunu yazıyor. Churchvvard, tufandan ancak Tibet yaylalarında yaşayan Naacal Kardeşleri ile her iki okyanusa da oldukça uzakta bulunan ve bu nedenle su baskınını en az zararla atlatan Babil Kardeşlerinin kurtulabildiklerini belirtiyor. Ara Avedisyan, 1973 yılında kaleme aldığı “Evrende En Büyük Sır” adlı eserinde, Uygurların Mu ülkesinin varisleri olduğunu belirtmiştir.54 Tufandan geriye kalan bu örgütlerden Tibet’te bulunanında bilgilerin daha saf bir biçimde günümüze ulaşması, Tibet Naacallerinin, suların çekilmesinden sonra Uygur arşivlerini ele geçirmeleri ve saklamaları ile mümkün olmuştur. Rahip Rishi’nin, Churchward’a gösterdiği tabletler de bu arşivlerin bir bölümüdür. Öte yandan Babil Kardeşliği, her ne kadar orijinal öğretiyi bir ölçüde yozlaştırmışsa da, Mısır “Hermes” Kardeşliği ile birlikte, Ezoterik öğretinin tüm dünyaya yeniden yayılmasında ve günümüz uygarlığını etkilemesinde büyük rol oynamıştır.

Uygur İmparatorluğu, tufan sonrası kurulan uygarlıklarda gerek sembolleri, gerek dini yapısı ve inançları, gerek yaşam biçimi ile birçok iz bırakmıştır. Sadece Asya ve Avrupa’da değil, neredeyse tüm dünyada iz bırakan Uygur sembollerinin başında, imparatorluk arması olarak kullanıldığı sanılan, tek veya çift başlı kartal gelmektedir.

Pek çok araştırmacı, çift başlı kartalın tarihte bilinen ilk kullanımına, Sümer’in Lagaş kentinde rastlandığını ve kalıtların M.Ö. 5 binli yıllara işaret ettiğini savunuyor. Ancak Orta Asya’da ve Kuzey Amerika’da kimi mezarlarda bu sembole rastlanıyor ve arkeologlar, bu mezarların tarihinin M.Ö. 8 binler olduğunu söylüyor. Yine Mısır’da, firavunların ülkeyi yönetmeye başlamalarından yüzyıllar öncesine ait insanların mezarlarından çıkarılan kimi taşlar üzerinde çift başlı kartal süslemeleri bulunuyor. Mısırologlar, bu mezarların da, en azından M.Ö. 7 binli yıllara ait olduklarını ifade ediyor.

Orta Asya ve Avrupa Şamanları, bu sembolü kutsal olarak kabul ediyor. Tıpkı, Kuzey ve Güney Amerika Şamanları gibi. Japonya’dan başlayarak, tüm Asya, Avrupa ve Amerika halkları, bu sembolü kendi dünyaları içerisindeki en üst yönetimin sembolü olarak, kimi kabile totemi, kimi de imparatorluk arması şeklinde kullanıyor. Binlerce yıl önce kullanıldı, bugün hâlâ kullanıyor.

İncelememize, bugünkü bilimin bizlere, insanlığın en eski uygarlığı olarak tanıttığı Sümerlerden başlayalım. Sümer uygarlığının kuruluşu, arkeologlar tarafından M.Ö. 5-6 binler olarak veriliyor. Ancak unutmayalım ki, yüzyıl önce Sümer uygarlığı tanınmıyordu ve tarih, uygarlığın daha yeni bir döneminden, M.Ö. 3 bin 500’lerin Mısır’ından başlatılıyordu. Tarihin Sümer’de başladığı tezini, bizatihi Sümerlilerin kendileri yalanlıyor. Sümer çivi yazısı kil tabletlerinde, sıklıkla, büyük bir tufanın meydana geldiği ve çok az insanın bu felaketten kurtulduğundan bahsedilmektedir. Bu tabletlerin en önemlilerinden olan Sümer Kraliyet Listesi’nde, tufan öncesi en az on krallığın yaşadığı ve her birinin 10 bin yıl ile 60 bin yıl arasında varlığını sürdürdüğü ifade edilmektedir. Liste, şu sözlerle sona erer: “Tufandan sonra krallık, yücelerden aşağıya gönderilmiştir.” Bu sözlerden, tufandan önceki
uygarlık düzeyinin çok daha yüksek olduğu ve tufan sonrası, yeni bir başlangıç yapıldığı anlamı çıkarılmaktadır. Tufandan sonra, Uygurların bir kolu olan İskitler, merkezden koptular ve Mezopotamya’ya yerleşerek Sümer Devleti’ni kurdular.

Çift başlı kartalın tüm Asya’da, Avrupa’da ve hatta Amerika’da binlerce sene öncesinden bu yana görülüyor olmasının altında, bu sembolün Uygur İmparatorluğu’nun arması olmasının yatması kuvvetle muhtemeldir. Uygur çift başlı kartalının bir başının doğuya, Pasifik’teki Mu İmparatorluğu’na, diğer başınm batıya, Atlantik’teki Atlantis İmparatorluğu’na baktığı söylenebilir.

Uygur İmparatorluğu’nun merkezi, Orta Asya’dır. Yani Türk boylarının ana yurdu. Mu dilinde “Hun” kelimesi, “Tek” ve “Bir” anlamlarını taşımaktadır.55 Kutsal bir kelimedir ve Tanrıya işaret eder. Türklerin tarihte kendilerini tanımladıkları ilk kelime de, bu Hun kelimesi olmuştur. Çift başlı kartal, Volga ve Tuna Hunlarının sembolüdür. Hunların yanı sıra, Adriyatik’ten Kamçatka’ya, Yakutlar, Kutluklar, Uygurlar, Moğollar, İskitler, Kumanlar, Uzlar, Peçenekler, Macarlar, Bulgarlar, kısacası çok sayıda Türk boyu, çift başlı kartalı, kabile ya da kraliyet ongunu olarak kullanmıştır. Daha yakın tarihlerde de Oğuzlar ve Selçuklular bu sembolü imparatorluk arması olarak kabul etmiştir.

Bir İskit boyu olarak genel  kabul gören Sümerler ile yine Anadolu’ya kuzeyden gelen Hititlerde aynı sembol, tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak kullanılmıştır. Türk Tanrısı Ülgen’in, Yunan Tanrısı Zeus’un ve Sümer Tanrısı Şamaş’ın özel ulağı hep kartaldır. Tıpkı Mısır’da Horus’un, yani ilahi kelamın özel ulağı olması gibi.

Amerikalı araştırmacı Arthur Parker, Orta Asya’da Türklerin M.Ö. 4 binli yıllardan bu yana tek ya da çift başlı kartal sembolünü kullandığını, çift başlı kartal sembolünün Türkçe adının “Hamca” olduğunu ifade etmektedir. Büyük Hun İmparatoru Atilla’nın bayrağında, “Tuğrul” adı verilen bir kartal, kraliyet arması olarak yer almaktadır. Göktürkler de kuvveti simgelemek üzere arma olarak, boynuzlu ve uzun kulaklı kartalı kullanmışlardır. Kartalın keskin görme yeteneğine, puhu kuşunun kulakları eklenerek, gece duyma yeteneği de kazandırılmıştır. Ünlü Göktürk İmparatoru Gültekin’in, Ural Batur Müzesi’nde sergilenen büstündeki miğferin ortasında, tek başlı bir kartal arması yer almaktadır. Bulgarlar ve Peçeneklerin 7. yüzyılda kartalı bir arma olarak kullandıkları bilinmektedir. Macarların 2. hanedanı olarak bilinen Arpadların unvanı, kartal boyudur. Altay Türklerinden Merkit boyunun sembolü kara kartal, Yurtas boyununki beyaz kartal, Yakutlarınki ise “kartal baba”dır.

Orta Asya Türklerinde tek başlı kartal yalnızca hakanın sembolüdür. Çift başlı kartal ise devletin yönetiminde kadının da erkek gibi söz sahibi olduğunu simgeler. Başlardan birisi erkek, diğeri kadın cinsiyetini temsil eder ve birlikte, kudretin ve neslin sürekliliğinin ifadesidir. Doğu Türkistan’daki bir Budist mabedinde, Uygur Türklerinden kalan bir çift başlı kartal figürü, M.S. 8. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Bir Türk boyunun, tufan öncesi imparatorlukla aynı ismi taşıyan bir devleti binlerce yıl sonra kurmuş olması çok dikkat çekicidir.

Türk devletlerinde ve boylarındaki bu uygulamalar, çift başlı kartalın diğer Avrasya uygarlıklarındaki yeri ile birlikte, bu sembolün bir tek kaynaktan kök aldığı, bunun da, tüm kıtayı kaplayan tufan öncesi Uygur İmparatorluğu olduğu görüşünü destekler mahiyettedir.

Türklerde çift başlı kartalın, dini ve felsefi olarak hangi anlamlarda kullanıldığını ileride ele almak üzere, tarihi kronoloji açısından Sümer ve Hitit uygarlıklarında tek ve çift başlı kartal sembollerini inceleyelim.

Sümer çivi yazılı tabletlerine göre, insanlığın tufan sırasında tamamen yok olup gitmemesini, Tanrı Ningersu sağlamıştır. Tanrılar, insanların kendilerine benzeme gayretlerine sinirlenerek tüm dünyayı sularla kaplamış, ancak Tanrı Ningersu, tüm insanlar yok olmadan önce diğer tanrıları ikna ederek, suların çekilmesini sağlamıştır. Bu anlatım, tufan olgusunun Sümerlerdeki ifadesinden başka bir şey değildir. Ningersu aynı zamanda, Lagaş kentinin kurucu tanrısı olarak bilinir. Ningersu’nun sembolü, İmgig adı verilen aslan başlı kartaldır. M.Ö.2850’den kalan ve bugün Louvre Müzesi’nde sergilenmekte olan bir gümüş vazo üzerinde, dört tane aslan başlı kartal görünmektedir. Ancak yine Ningersu’nun bir rahibine ait Babil silindir mührü üzerinde İmgig’in, çift başlı kartal olarak çizildiği görülmüştür. Bu mühürde, Ningersu’nun karısı Tanrıça Bau’ya, bir rahip ya da rahibe tarafından takdim edilen çıplak bir gencin resmi kazınmıştır. Bu sahne, rahipliğe katılma törenini, inisiasyonu sembolize etmektedir. Tanrıça’nm hemen arkasında, bir başı Ningersu’yu, diğer başı Bau’yu temsil eden çift başlı kartal arması bulunmaktadır. Lagaş’ta bulunan bir diğer tanrı heykeli, Guda’nın etrafmda yer alan kimi avadanlık sembolleri M.Ö. 4 binlere tarihlendirilmektedir. Lagaş kentinin Koruyucu Tanrısı Ninutra’dır. Kanatlarını,açmış dev bir kartal ile sembolize edilir. Fırtına kuşu da denilen bu Tanrı’nın iki fonksiyonu vardır. Birincisi, yağmur yağdırmak ve bolluk, bereket sağlamak; İkincisi, yıldırım ve gök gürültüsü silahları ile orduların başına geçmek ve savaşçıları yüreklendirmek. Kartal avını kilometrelerce ötelerden görebilir. Tek eşlidir. Yavrularına iyi bakar. Gerekirse onlar için savaşmaktan kaçınmaz. Kartal, kuvvet, kudret ve yüceliğin sembolü, bütün gök yaratıklarının kralı ve göklerin tek hakimidir. Güneşe en yakın uçabilen ve gözünü kırpmadan güneşe bakabilen tek canlı olması nedeniyle, güneşin sembolüdür. Kartal güneşe uçabildiği gibi, yüce insanlar da hakikate doğru uçacak, Tanrı ile bir olacaktır. “Işığın Oğlu” olarak kartal, yüce kralı temsil eder. Gökyüzünün yedinci katının bekçisidir. Yüce ruhları, kanatlarında taşıyarak Tanrı’ya götürür. Nura doğru yükseliştir. Ruhsal ve sosyal yükselmenin sembolüdür. Çift başlı kartal 360 derecelik bakış açısına sahiptir. Başlarından biri dünyaya, diğeri öte aleme çevrilidir ve iki dünya arasındaki habercidir. Kartal, Sümer’de, Tanrı’nın simgesi olduğu gibi, hızı ve gücü nedeniyle aynı zamanda tanrılar ile insanlar arasındaki ulaktır. Kimi Sümer kartallarının gücünü pekiştirmek için, kartal başının yerine aslan başı motife yerleştirilmiş, böylece aslan başlı kartal doğmuştur. Kartal en yükseğe en hızlı uçan varlıktır. Uzun ömürlüdür. Bu yetenekleri ile hem insanlar dünyasında, hem de tanrılar katında dolaşabilir. Daha önce ifade edildiği gibi Güneş Tanrısı Şamaş’ın özel ulağıdır. Sümer tabletlerinde sıklıkla kullanılan bir diğer kartal motifi de kanatlı güneş kursudur. Bu kurs, kartal ile güneşin özdeşliğinin bir ifadesidir.

Sümer’in ardılı olarak kabul edilen Babil’de gerçekleştirilen yeni yıl törenlerinde canlandırılan efsaneye göre, Baş Tanrı Marduk’un, üzerinde “Güç Kelimesi” yazılı olan Kader Tableti, Yeraltı Tanrısı Zu tarafından çalınır. Gücünü kaybeden Marduk ölür ve gömülür. Marduk’un eşi Ana Tanrıça İştar ile oğlu Tanrı Nabu, Marduk’u kurtarmaya çalışır ancak başarılı olamaz. Babil’de kuraklık ve kıtlık başlar. Çift başlı kartal aracılığıyla, Güneş Tanrısı Şamaş ve Ay Tanrıçası Sin’den yardım istenir. Ortaklaşa çalışma sonucu, tablet Zu’nun elinden kurtarılır ve Marduk yeraltı dünyasından tekrar yeryüzüne döner. Yeniden doğuş gerçekleşmiştir. Kıtlık ve kuraklık kaybolur, bolluk ve bereket Babil’e geri döner.

Asur’un Horşabat kentindeki Tanrıça Sin Mabedi’nin cephesinde yer alan kutsal hayvan figürleri arasında, kartal da yer almaktadır. Fransa’da sergilenen bir Asur- Babil silindiri üzerinde, Baş Tanrı Marduk ile Ana Tanrıça İştar’in arasında bir kartal figürü vardır. Marduk’un oğlu Nabu sıklıkla, elinde bir gönye ve belinde bir önlükle betim lenmiştir. Kaide kültünde, Ay Tanrıçası Sin’in sembolü kartaldır. Buradan antik Yunan’a geçmiş ve Tanrıça Diana’nın sembolü olmuştur. Çift başlı siyah-beyaz kartal, Babil, Yunan ve Roma’da ölüm meleğini ve ebediyeti simgelemiştir.

Hititçede kartal, “Hara” olarak okunur. Ay Tanrıçası Sin’in sembolü kartal olduğu için, Ay Tanrıçası’nın Mabedi’nin bulunduğu kente de Harran adı verilmiştir. Haranili, kartal gibi anlamına gelmektedir. Harran’a yakın Hatra yerleşkesinde, Marren Naşr (Efendi Kartal) adlı bir kült merkezinin olmasından, kartalın Harraniler tarafından kutsal kuş olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bir Hitit arındırma ritüelinde şu ifadeler yer alır:

“Kartalı göğe bırakacağım. Git Güneş Tanrısı’na, Fırtına Tanrısı’na söyle, Güneş Tanrısı ve Fırtına Tanrısı eğer ebedi iseler, kral ve kraliçe de ebedi olsunlar…”
Görüldüğü gibi kartal, rahipler^ ve kraliyet ailesi ile tanrılar arasındaki ulaktır.

M.Ö. 2 binlerde Anadolu’ya gelen Hititlilerin, Fırat Nehri kıyısında bulunan İmkuşağı kentine giriş kapılarının bazıları kartal başı şeklinde oyulmuştur. Hititlilerde İttinu, baş yapı ustası anlamına gelmektedir ve Sümerce aynı anlama gelen “Tın” kelimesinden türetilmiştir. Heykel yapımcılarının ve taş yontucularının unvanı esi ya da eru’dur. Krali sanat olarak betimlenen bu mesleğin sırları, ustadan çırağa aktarılan öğretilerde gizlidir. Esiler tarafından gerçekleştirilen çok sayıda yontu, kabartma ve heykelarasında çift başlı kartallar da bulunmaktadır. Bunlar, tarihi yapım sırasına göre, Kültepe ve Boğazköy çift başlı kartalları, Alacahöyük çift başlı kartalı ve Yazılıkaya çift başlı kartalıdır. Hititlerde, çift başlı kartalın adı “Teşup”tur.

İlk çift başlı Hitit kartalı M.Ö. 1900’lerden kalmadır. Çeşitli ticaret merkezlerinde kullanılan mühürlerde görülmüş, daha sonra kent kapılarında egemenlik ve koruyuculuk sembolü olarak kullanılmıştır.

Kaneş Karumu (Bugünkü adıyla Kültepe), M.Ö. 1900-1700 arasmda en önemli Hitit ticaret merkezlerinden birisidir. Kültepe’de yapılan kazılar sırasında bulunan silindir biçimli kil mühürler üzerinde çok sayıda çift başlı kartal sembolü bulunduğu görülmüştür. Benzeri mühürler ve damga mühür baskılarına, Boğazköy Karumu’nda da rastlanmıştır.

Tarsus’ta bulunan benzeri bir mühürde ise çift başlı kartalın bir tanrıyı sırtında taşıdığı görülmektedir. Buralarda bulunan silindirler üzerindeki bir diğer kartal sembolü, Sümer’de de kullanılmakta olan kanatlı güneş kursudur.

Alacahöyük’teki çift başlı kartal kabartması, bulunan en eski çift başlı kartal yontusudur. Mısır ile Hitit arasındaki ilişkilerin en yoğun olduğu dönemde, M.Ö. 1400’ler ile 1200’ler arasında yapıldığı sanılmaktadır. Kabartmaların yapım tarzında Mısır etkisi açıkça görülmektedir. Çift başlı kartal, kentin giriş kapılarından birisinin iç kısmına oyulmuştur. Kanatlar ve kuyruk, simetrik olarak çizilen yedişer telekten meydana gelmiştir. Başlar, gövde ve bacaklar son derece güçlü çizilmiştir. Kartal, her iki pençesi ile iki tavşanı kavramaktadır. Alacahöyük çift başlı kartalı, halen Türk Tarih Kurumu tarafından amblem olarak kullanılmaktadır.

Hattuşaş (bugünkü adıyla Boğazköy), M.Ö. 1650 ile 1200 yılları arasında, 450 yıl boyunca Hitit Devleti’nin başkenti olmuştur. Boğazköy’ün 2 kilometre uzağında, Yazılıkaya Açıkhava Mabedi yer alır. İki bölümlü mabedin toplam uzunluğu 50 metreye yakındır. Duvarlarına, kabartma tekniği ile 63 adet tanrı, tanrıça ve kutsal hayvan figürleri işlenmiştir. Doğu duvarlarındakiler tanrı, batı duvarlarındakiler tanrıçadır. Profilden ve grup halinde yürüyorlarmış gibi tasvir edilmişlerdir. Kabartmaların boyları 2.5 metre ile 80 cm arasındadır. İki Tanrıçanın ayakları altında betimlenen Yazılıkaya çift başlı kartalı, Alacahöyük kartalına kıyasla daha narindir. Kanatları, Sümer güneş kursu kanatlarına benzer. Kuyruğundaki telekler çizilmemiştir. Çift başlı kartal, Hitit Tanrı Ailesi’nin haberci kuşudur. İnsanların ve Tanrıların dünyası arasında rahatlıkla gidip gelmekte, ilişkiyi sağlamaktadır. Hatta, ölen insanların ruhlarının tanrı katına taşınması görevinin de kartalın olduğu kabul edilir. Kartalın bir diğer görevi sürekli uyanık olması, kötülüklere ve düşmanlara karşı Tanrıları ve İnsanları zamanında uyarmasıdır.

Uygur İmparatorluğu’nun bu yaygın sembolünün, başta Türk uygarlıkları olmak üzere tüm dünyadaki kullanımı, daha sonraki bölümlerde ele alınacaktır. Uygur uygarlığının günümüze bir diğer etkisi, Zerdüştlük, Brahmanizm ve Budizm’in ana kaynağı olan Rama öğretisi ile oldu.57 Tufandan sonra, Uygurların bir kolu olan İskitler merkezden koptular ve Avrupa’da giderek yozlaşan bir devlet kurdular. Bu devlette de yönetici sınıf, rahiplerdi. Ancak, “Druidler” adı verilen bu rahipler, ana dinden o denli uzaklaştılar ki, işi, kadim uygarlıklarda en değerli şey olan insan hayatını Tanrı’ya kurban etmeye kadar götürdüler. Aynı türdeki yozlaşmalar, Mezopotamya ve Orta Amerika devletlerinde de ortaya çıktı.

Druidler, çok az sayıda seçilmiş insanı baştan sona eğitirlerdi. Bu açıdan inisiyatik bir sırlar öğretişiydi. “Druid”, Kelt dilinde “Çok Bilge” anlamına gelmekteydi. Diğer inisiyatik örgütlenmeler gibi Druidler de ruhun ölmezliğine ve ölümden sonra bir başka bedende yaşamın sürdüğüne inanırlardı.58 Druid öğretilerinin bilinen en ünlü kaynağı Feryllt Kitabıdır. Feryltt’lerin, Atlantis kıtasının rahipleri oldukları ve Atlantis’in batışı sırasında bu Güneş Rahiplerinin Galler’in batı kıyılarına çıktıkları rivayet edilmektedir. Keltlerin Atlantis’ten kıta Avrupasına göç ettiği bir diğer nokta İber yarımadasıdır. Portekiz kelimesi, Porto-Gallis kelimelerinin bileşiminden oluşmaktadır ve Keltlerin Kapısı anlamını taşımaktadır.
Druidlerin dinlerinin kökeni bu efsanevi Atlantis Kardeşliğine dayanmaktadır. Ancak pek çok güneş kültü gibi Feryllt Kardeşliği de binlerce yıl içerisinde yozlaşmış, Tek Tanrılı Osiris dininden çok tanrılı yapıya doğru kaymıştır.

Druidler Kelt rahipleriydi. Kelt kültürünün anaerkil olmasına karşın, dinleri ataerkil bir yapıya sahipti. İskitlerin de binlerce yıllık süreç içerisinde bu Atlantis rahipleri sistemini benimsedikleri anlaşılmaktadır. Druid kelimesi “Meşe Adamlar” anlamına geliyordu. Büyücülük uygulamaları ön plandaydı. Druidler kendileri için “Mistikler Tarikatı” demekteydi. Druid geleneği, öğretilerin sözlü olarak aktarılmasını öngörüyor, yazılı bir kaynak oluşturulmasına izin verilmiyordu. Bu nedenle Druidlerle ilgili en önemli kaynaklar Romalı tarihçilerin aktardıklarına dayanıyordu. Romalı tarihçi Ammanaus, Druidlerin ruhun ölmezliğini savunduğunu ve Pisagor’un inançlarını paylaştıklarını yazmıştı. Ammanaus Marcellinus, Druidlerin başka bir bölgede, başka bir yaşama yeniden doğacaklarına inandıklarını yazarken, Jülius Sezar, Druidlerin ölümsüz tanrılarından ve yıldız hareketleri ile insan yaşamları arasındaki bağlantıları hesaplamalarından bahsetmekteydi.

Sezar Druidlerin özellikle Kelt soylularının çocukları arasından seçtikleri öğrencilerini, tecrit edilmiş bölgelerde eğitime tabi tuttuklarını, bu eğitimin 20 yıl kadar sürdüğünü yazmıştı. Romalılar Grek Orfeik felsefeyle Kelt Druid felsefesi arasında benzerlikler olduğunu, Yunan ve Mısır akademileri ile Druid akademileri arasmda öğrenci ve öğretmen değişiminin olağan olduğunu belirtmektedirler.

Druid sisteminde çıraklar yeşil cüppe giyinir. Çıraklığa kabul, bir inisiasyon töreni ile gerçekleşir. Teatral bir gösteri olduğu bilinen bu tören hakkında yazılı hiçbir kaynak yoktur. Çıraklık eğitimi boyunca hukuk, astronomi, şiir ve müzik eğitimi görürler. İkinci derece olan ozanlıkta mavi cüppe giyinilir. Görevleri ülkeyi dolaşarak haber dağıtmak, öğrendiklerini çıraklara aktarmak, yönetim kademelerinde ustalaşmaktır. Her derece artışı yeni bir tören ile yapılır. Sembollerin astrolojik ve mistik ilişkilerinin öğrenilmesi için yıllar süren eğitim zorunludur.
En saygın mevki olarak kabul edilen üçüncü derecede Druidler, arılığın, bilginin ve ruhsal bütünlüğün rengi olan beyaz kıyafet giyinirler. Her yedi günde bir halkı güneşe tapınmaya davet ederler. Sunday kelimesinin anlamı, bu Güneş Gününden gelmektedir. Yılda dört kere bir araya gelerek, kabileler veya bireyler arasında hakemlik görevi yaparlar. İnsan canına kıymak kesinlikle yasaktır.
Bu nedenle hiçbir Druid asla savaşa katılamaz. Yalan söylemek veya meslekle ilgili sırları açığa çıkarmak Druidlikten atılmayı gerektirir. Druid rahiplerinin evlenmeleri yasaktır.

Druidlerin tüm Avrupa ve Kuzey Asya’ya yaygın olan çok tanrılı dünyasında günümüzden 5 bin yıl kadar önce, belki de o güne kadar varlığını sürdürebilmiş bir Naacal Okulu’nun öğrencisi olan Rama ortaya çıktı. Adının dahi, Mu imparatorları Ra-Mu’dan geldiği görülen Rama, Tek Tanrılı dinin yeniden egemen olması için Druidler ile savaşa başladı. Ancak bunda başarılı olamadı ve yandaşları ile birlikte doğuya göç etmeye zorlandı. Edouard Schure, İran ve Afganistan’a göç eden Rama ve yandaşlarının, burada İskitlerin diğer boyları ve sarı ırkla karışmış haldeki Turanlılar ile birleştiğini ve büyük bir güç haline
gelerek, birlikte Hindistan’ı işgal ettiklerini belirtiyor. Ancak, Rama öldükten sonra, zaman yine etkisini gösterdi ve ortaya, Tek Tanrılı dinin yozlaşmış versiyonları olan Brahmanizm, Şamanizm, Zerdüştlük ve nihayet Budizm çıktı.

Hindistan’ın ilk yerleşikleri Nagaları yenerek ülkeye egemen olan halkın adı, geldikleri kuzey ülkelerini işaret edercesine, eski inançları doğrultusunda Dravidler (Druid)’dir. Naga ve Druid inançlarının karışımından oluşan ve M.Ö. 1600’lerde meydana gelen Aryan işgali ile son şeklini alan Brahma karma öğretisinde, iyi iş yapanların daha iyi koşullarda, kötü iş yapanların daha kötü koşullarda yeniden doğacağı inancı hakimdir. Yalnız tek bir yüce gerçek vardır; o da Brahma’dır. Her yerde var olan odur. Bütün evren, Brahma’dan başka bir şey değildir. Tanrıları da, dünyaları da, tüm varlıkları da bir arada tutan Brahma’dır. Maya, Brahma’nın madde şeklindeki görünümünün, yani dünyanın adıdır. Brahma’dan çıkan Maya, ateşten çıkan sıcaklığa benzer. Ateşin olmadığı yerde, sıcaklık da olmaz ama sıcaklık, ateş değildir. Ölümsüz gerçek ruh, Brahma’dır. En yüce amaç, bu ezeli ve ebedi ruh ile birleşmektir. Brahma, “Trimutri”dir. Yani, tekteki üç Tanrı. Brahma yaratıcı, Vişnu koruyucu, Şiva yıkıcıdır. Ruh ölümsüzdür ve gene doğumlar ile ana kaynağa dönme çabasındadır.

Brahmanizm’de toplum, kast sistemine bölünmüştür. Kast (Varna) Sistemi: 1. Brahman: Keşişler (Guru), din adamları; 2. Kşatriya: Krallar, savaşçılar, soylular; 3. Vaişya: Tüccar ve meslek sahipleri; 4. Şudra: Köylüler, işçiler, hizmetçiler; 5. Dokunulmazlar ve kölelerden oluşur. Brahmanlar açık renkli Aryanlar, Kşatriya genellikle Aryanlar ve az sayıda esmer tenli soylulardır. Bireysel ruhların evrensel ruha dönüşü, yani kurtuluş  yolu, ancak Brahman kastı için açıktır. Öteki kastlarda doğanların yegâne amacı, yeniden dünyaya geldiklerinde daha üst bir kastta doğabilmek için çaba harcamaktır. Kadınlar ancak, bir sonraki yaşamlarında erkek olarak doğabilmeyi umarlar.

Brahmanistler, ölüm ile insan vücudunun dağıldığına, bitkilerin, insan vücudunun bir bölümünü emdiğine, onları yiyen hayvanların da, insanın bir bölümünü içine aldıklarına inanır. Sığırlar, bu nedenle kutsal sayılır.

Brahmanizm’de, kutsal kitaplar olan Vedaların tanrılar katından geldiğine inanılır. Dört Veda vardır: Rig Veda; Yacur Veda; Sama Veda ve Atarva Veda. Brahma dininde, tanrıları kendi çıkarları için kullanmanın yegâne yöntemi, onlara kurban sunmaktır. Sunulan kurbanın kabulü için törenin Vedalarda belirtilen yönteme tamı tamına uygun olarak yapılması zorunludur. Bunu yapabilecek olan yegâne ekol, Brahman rahipleridir. İnisiasyon töreni ile verilen bu ayrıcalık sonucu, rahiplere, tanrılara istediklerini yaptırabilme olanağı tanınmış ve onların tanrılardan dahi güçlü olmaları gibi bir netice ortaya çıkmıştır. Brahma dini, Aryanların inançları ile Aryanlar öncesi Hindu inançlarının karışımından ortaya çıkmıştır.

Vedalar kadar kutsal kabul edilen bir diğer kaynak da Upanişadlardır. Aryanlar öncesi, Hint dini düşüncelerinin ürünü olan Upanişadlar, evrenin yaratılmadığını, içinde varolan nedensel zorunluluklardan ötürü, kendi kendine oluştuğunu savunur. Ulu Baba, Tanrı Pracapati’dir. Pracapati, kendini sayısız parçalara bölerek, ama bir yandan da bu parçacıklarla bütünlüğünü yitirmeden, evreni kendi özünden oluşturmuştur. Varolan her şey, değişik görünümler sergilese dahi, tek olan ve hep aynı kalan özü paylaşırlar. Birlik ve bütünlük içinde olan evrenin çokluk ve çeşitlilik olarak görünmesi, bir yanılsamanın sonucudur. Pracapati, Vedalar ile birlikte yerini Brahman’a bırakmıştır. Upanişadlara göre Atman, Brahma’nın bireylerdeki parçacığına verilen addır. Atman, Brahma’nın kendisi olduğu kadar, evrensel bilincin ve zihnin gücünün de kendisidir. Kendisini bilen, Tanrısı’nı bilir.

Hint Mahavira yazıtında şu ifadeler yer almaktadır:
“Kutsal bilimin sırları ancak inisiyelere malumdur. Binlerce yıldan beri ermişler, Brahma ve diğerleri bu silahlarla zaferler kazandılar. Mantraşların (Mu yüksek rahipleri) sırlarını Kriçaçva açıkladı”63 Upanişad’ın sözcük anlamı, “Gizli Öğreti”dir. Upanişad öğretileri, sınanmış olanlara, eriştirme töreni ile verilir. Varoluşun gizleri, olağan öğrenme yöntemleri ile öğretilemez. Ancak bir rehber Guru aracılığıyla verilebilen bu eğitim, Yoga’dır. Meditasyon yoluyla kendini tanıma ve birliği anlama anlamına gelen Yoga, Aryanlar öncesi uygarlıktan kalmıştır. Kurtuluşa (moşka) ulaşmak ve yeniden doğum döngüsünden kurtulabilmek için Yoga eğitimi şarttır. Yoga ile yaşarken dahi kurtuluşa (Nirvana) erişmek mümkündür. Yaşarken Nirvana’ya erişenlere Civanmukti (Kâmil İnsan) denir. Upanişadlarda kadınlar ve erkekler eşittir.

Buda, İ.Ö. 563’de doğmuş, 80 yıl yaşamış, İ.Ö. 483’de ölmüştür. Gerçek adı, Sidharta Gotoma’dır. Buda, aydınlanmış kişi anlamında bir lakaptır. Sanskritçe, “Bilen” anlamına gelen “Budh” kelimesinden gelmektedir.64
Buda, Upanişadlardan etkilenmiştir. Buda öğretisi, Upanişadların devamı olarak düşünülebilir. Brahmanizm, Buda’nın yaşadığı yıllarda, yetiştiği Pencap ve Ganj bölgelerinde yerleşmediği için, bu yeni akıma yeterince güçlü karşı çıkamamıştır.

Buda, kurban törenlerine karşı çıkmıştır. Et yeme yasağı, sadece kurban edilen hayvanların etiyle sınırlıdır. Brahmanizm’de inisiasyon ile verilen öğretiyi, Buda hiçbir ayrıcalık gözetmeden, herkese açık tutmuştur. Tıpkı Hıristiyanlık gibi, Budizm’in evrenselleşmesine bu görüş neden olmuştur. Öğretinin yaygınlaştırılması dinsel görevdir. Efsaneye göre, Buda, cinsel ilişki sonucu ana rahmine düşmemiştir. Buda’nın annesi, rüyasında beyaz bir fil görmüş, bu filin hortumu ile hamile kalmıştır.

Buda, öğretinin yaygınlaştırılmasına faydası olmayacağı gerekçesiyle, öğrencilerine her türlü mucizeyi yasaklamıştır. Birey, kendinden başka ışığı hiç kimsede aramamalıdır. Ancak, kendinde varolan ışığı görebilenler Nirvana’ya ulaşabilir. Işığı bulmak için birey kendini ne dünya nimetlerine bırakmalı ve ne vurdumduymaz olmalı, ne de çileciliğe yönelip, kendine eziyet etmelidir. Orta yol, Nirvana’ya ulaşmak için yegâne yoldur. Dünya nimetlerine bağlanmadan, ancak çileciler gibi ıstırap çekmeden kendi benliğini araştıran insan, Nirvana’yı bulacak ve yeniden doğumun kısır döngüsünü kıracaktır. Yeniden doğuşa neden olan, insanların tutkuları ve düşüncelerini içeren inatçı enerjileridir. Yeniden doğuşa neden olacak arzuları olabildiğince azaltmak ile ruh göçü zinciri kırılabilir. Ruh, gelip geçici bir yanılsamadır.

Nirvana’ya giden orta yol 8 basamaklıdır. Bu basamaklar, tam görüş; tam anlayış; doğru sözlülük; tam davranış; doğru yaşam biçimi; tam çaba; tam uygulama; tam bilinçlilik; tam uyanıklıktır. Nirvana’nın önündeki en önemli engel ıstıraptır. Istırabın kaynağı, insanı bir doğumdan ötekine sürükleyen istekler ve tutkulardır. İstekler ve tutkular yok edildiğî ölçüde, ıstıraptan da kurtulunur. Dört Yüce Gerçek bulunur: Yaşamda ıstırap vardır. Istırabın nedeni vardır. Neden yok edilirse, ıstırap da yok edilir. Nedeni yok etmeyi sağlayan bir yöntem vardır. Kasttan, soydan gelen ayrıcalıklara yer olmadığı gibi, tanrılara da yer yoktur. Tanrıların tahtına oturtulan Brahma, dünyanın da, insanın da yazgılarından sorumlu değildir. Her birey, kendi yazgısına sahip çıkmalıdır.

Hindistan’ı işgal eden Aryanlar ile Persler aynı soydan gelmektedir. Aryan inancının büyük tanrısının adı Mazdek’tir. Mazdek adı, “Yaşamın Efendisi” anlamında Ahura Mazda’ya dönüşmüştür. Ahura Mazda, yaradılışa ruh veren, her yana yayılan yaşamdır. Evrenin hakimi, doğruluğun Tanrısı, doğanın yasasını oluşturan varlık ve her şeyin babasıdır. Hint Vedaları ile Perslerin kutsal kitabı Avesta arasında birçok ortak nokta bulunmaktadır. Aryanların efsanevi anayurdu, Mazda’nın yarattığı ilk topraktır.

İran Tanrılar Panteonu’nda Mitra, güneşi temsil eder. Ölümün ötesinde ruhları bekleyen ve hüküm veren yargıçtır. Ancak Güneş Tanrı Mitra ve onun sembolü olan ateşe atfedilen kutsiyet çok daha eskilere, ta Babil uygarlığına kadar geri gitmektedir. Babil’de, Mitra’ya inananların kültürel bir merkez oluşturdukları, tapınaklarda din adamları tarafından Kutsal Ateşin sürekli yanık tutulduğu bilinmektedir.65 Babil’de, Mitra’ya inanan kral, güneşin ve ayın kardeşi olarak biliniyordu. Kral, kişiliğinde üç sıfatı temsil ederdi. En yüksek rahip, savaşçı komutan ve mimar başı. Yaptığı işe göre bunların sembollerini taşırdı. Hükümdarlığın sembolü, yıldız desenleriyle süslenmiş bir palto idi.

Mitra inancı İran’da Zerdüşt ile birlikte dualist Ahura Mazda inanışına doğru evrilmiştir. Zerdüşt’ün dini öğretisi, Mitra dini inancının reforme edilmesine dayanmaktadır. Aryan tanrısı Mazda ile Mitra özdeştir. Zerdüşt, çok tanrılı bir sisteme dönüşen Mitraizm yerine, “Yaratıcı” vasfını yüklediği Yüce Tanrı Ahura Mazda’nın peygamberi olduğunu duyurmuştur. Ancak bölge halkının bir kısmı bu reform hareketini benimsememiş ve eski inançlarını sürdürmüştür. Bu Mitra inancı Roma döneminde tüm dünyaya dağılırken, Ahura Mazda inancı da kendi yandaşları arasında yaygınlaşmıştır.

Ahura Mazda inancına göre Güneş tanrısı Ahura Mazda’nın gövdesinden dünya, kafasından gökyüzü, gözyaşlarından sular, saçlarından bitkiler, ellerinden mahlukat ve ruhundan da ateş meydana gelmiştir. Yaratılan dünyanın, yaratanın kendisi olduğuna inanılmaktadır. Zerdüşt inancına göre Tanrı Ahura Mazda tek ve yüce tanrıdır. Ahura Mazda, ‘Ben kainatı, dünyayı ve insanı kendimden yarattım’der. İnsan tanrının bir parçasıdır. İnsan, evrenin ve dünyanın küçük bir benzeridir. Mazda, kendi yapısından önce ruhu, sonra maddeyi var etmiştir. Ruh halinde iken insan temizdir. Ahura Mazda’nın tanrısal ışığı insanın, ebedi olan ruhunun içinde bulunmaktadır.
Ancak madde ile birleşince içine kötülük girmiştir. Ahura Mazda’nın yanı sıra, kötülüğe hükmeden bir diğer tanrının varlığına da inanılmaktadır. İyiliğin yaratıcısı Ahura Mazda, kötülüğün yaratıcısı Angre Manyu’dur. Angre Manyu, semavi dinlerdeki şeytanın karşıtıdır.

Dünya, iyi ile kötünün çatışması üzerine kuruludur, ancak sonuçta, İyilik Tanrısı galebe gelecektir. Dünyada yaptıkları işlere göre, ruhlar Ahura Mazda’nın önüne çıkacak ve iyi olanlar cennete, kötü olanlar cehenneme gidecektir. Bu nedenle düşünce, söz ve davranışlarda iyi olmak, bir insanın amacı olmalıdır. İki yapmın birleşimi olarak kabul edilen insan, aklı vasıtasıyla iyi ile kötüyü ayırt etme yetisine sahiptir. Serbest iradesi ve karar verme gücü ile aklını kullanan birey yaşamı boyunca iyi olursa Tanrıya geri dönecektir. Ölümle meydana gelen ayrışmada beden toprağa dönerken, iyi ruh da birikimiyle birlikte cennete ulaşır ve Ahura Mazda’ya döner. Aksi takdirde ruh, cehennemde Angre Manyu’nun esiri olacaktır. Ruh ölümsüzdür. Beden toprağa dönecek, ebedi olan ruh gök yüzüne çıkacaktır. Öğretinin üç temel kuralı, iyiyi düşünme, iyiyi söyleme ve iyiyi yapmadır. İnsanlar yaşamlarında ne ekerlerse, ahirette de onu biçecektir. Zerdüşt, son söylevi olarak kabul edilen ‘Yasna’da, dünyadaki yaşamı kötü olanları ahirette kötülüğün, iyi olanları ise mutluluğun beklediği belirtilmektedir. Geçici olan bu dünya, Ahura Mazda’nm insanları imtihan ettiği bir yerdir.68

Zerdüşt inancına göre, Zerdüşt’ün annesi 15 yaşında bir bakireyken, Ahura Mazda’dan gelen bir ışık kümesinin ziyareti sonucunda hamile kalmıştır. Bakireden doğum, pek çok inaç biçiminin ortak özelliğidir ve son olarak kendisini Hıristiyanlıkta gösterir. Zerdüşt’ün annesinin soyu, kutsal aile Manu’ya kadar dayandırılır.

MÖ. 600 civarında yaşayan Zerdüşt’ün asıl adı Spitama’dır. Peygamberliğini ilanından sonra adı Zerdüşt’e dönüşür. Zerdüşt, “altın ışığın çocuğu” anlamına gelmektedir. Peygamberliğe eriştiği anda alnının ortasında Tanrısal Nuru ifade eden altın bir yıldız ortaya çıkmıştır. Bu Altın Yıldız, peygamberin de adı olmuştur.

Zerdüşt 30 yaşında iken, bir mağarada inzivaya çekildiği sırada bir ateş topu içerisinde Ahura Mazda kendisine göründü ve Kutsal Kitap Avesta’yı ona verdi. Ateş Zerdüşt’e hiç zarar vermedi. Böylece ateş, Tanrının sembolü ve kutsal kabul edildi. Kutsal ateş, “Benim sesimi duy Zerdüşt, ben Ahura Mazda, seni yaratan, seni seçen. Bundan böyle sesim sana konuşacak” dedi. Zerdüşt titriyordu. Artık o, Ahura Mazda’mn peygamberiydi. Ahura mazda devam etti, “Ateşten rüzgar (hava), rüzgardan su, sudan toprak ve topraktan dünyadaki her şey yaratıldı. Dünyadaki en önemli şey, insanın kendisini geliştirip aşmasıdır.” Ahura Mazda, nihai hedefi belirlemişti:
İnsanın kendini geliştirip, iyi bir birey olması. İyi insanın ateşten korkmasına gerek yoktur. İçinden geçseler bile, ateş onlara zarar vermeyecektir. Avesta’ya göre ateş, Ahura Mazda’mn ruhu ya da oğludur. Ateş kutsaldır ve onu kirletmek, ölüm cezasını gerektiren bir suçtur. Bu nedenle ateşi besleyecek kuru odunlar dahi, onları kirletmemek için ellerine eldiven giyen rahipler tarafından ateşe atılır. Ateş, günahkarlar ile günahsızları ayırır. Bir suç işlediği iddia edilen kişi ateşe atılır. Yanarsa suçlu, ateşten yanmadan geçerse, suçsuz kabul edilir. İnsanların hiçbir zarar görmeden yanan ateşin içinden geçmeleri, pek çok inanç biçiminin bir diğer ortak özelliğidir. Bu uygulamanın en bilinen örneği, İbrahim’in ateşe atılması ve hiçbir zarar görmeden çıkmasıdır.

Ateş kutsal olarak kabul edildiği için Ahura Mazda tapınaklarında sürekli ateş yanar. Tahtı Süleyman olarak adlandırılan Şiz’deki kutsal ateş tapınağı, halkm ziyaret ederek hacı oldukları bir mekandır. Sabah tanyeri, öğle güneşi ve akşam kızıllığı ibadet saatleridir. Ateşin yanı sıra toprak ve su da kutsaldır. Bu kutsalları kirletmemek için ölülerini yakmaz, suya atmaz ya da toprağa gömmezler. Çürümek üzere, sessizlik kuleleri denilen yüksek
kulelerin üzerine bırakırlar.

Peygamberliğini ilan eden Zerdüşt, eski tanrıları kötüledi. Başta Mitra olmak üzere tanrılara yapılan kanlı kurban ayinlerini reddetti. Hayvan kesilmesinin günah olduğunu söyledi. Zerdüşt’ün kendi saltanatlarını yıkacağını anlayan Mitraist din adamları, aşiret reisleri ve beyler aleyhte propagandaya başladılar. Zerdüşt, kendisine inanan birkaç kişiyle ülkesinden ayrıldı. Horasan’a geçerek, öğretisini yaydı. Bir süre sonra yeniden doğum yeri Urmiye’ye döndü ve yeni dini yayma konusunda daha etkin oldu.

Zerdüşt’e göre, Ahura Mazda’nın etrafında kainatı yönetmekle görevlendirilen, her birinin görevleri belli olan 7 kutsal melek vardır. Zerdüşt’ün, eski bölge halkı tarafından kabul edilen 7 tanrıyı meleklere dönüştürerek, Ahura Mazda’dan sonra ikinci derecede kutsallar haline getirdiği görülmektedir. Zerdüşt, Orfeus’un ve diğer pek çok yeni din yayıcının yöntemini izlemiş ve eski Mitra inancına tavizler vererek kendi inanç sistemini kitlelere kabul ettirmeye çalışmıştır. Başta Hıristiyanlık olmak üzere tüm semavi dinler de aynı yöntemi uygulamış ve yerleşik inançların tanrılarını ya aziz ya da melek olarak kabul etmişlerdir.

Yine Mitra inancında olduğu gibi, Zerdüşt inancına sahip toplumlarda da kral hem siyasi önder, hem de en büyük din adamıdır. Devlet, kral ile birlikte, en yüksek dereceli din adamları olan Zaotar’lar tarafından yönetilir. Ateş rahipleri sınıfının adı Athravan’dır. Peygamberlik mertebesine ulaştığında Zerdüşt beyaz gömlek giymektedir. Bu nedenle Ahura Mazda rahiplerinin giyisileri, diğer pek çok rahip ekolü gibi beyazdır.

Mitra inancında olduğu gibi Ahura Mazda rahipleri de 7 dereceli bir inisiasyon sistemi kullanır. Bu dereceler, Hristiyan papazı Hiyeronymus tarafından Latince olarak şöyle sıralanmıştır: 1- Corox (Bilme); 2- Eryphius (Sır); 3- Miles (Mücadele); 4- Leo (Aslan); 5- Perses (Fars); 6- Heliodromus (Güneş); 7- Pater (Baba). Bunlardan ilk üç derece, hazırlık dereceleri olup, bu derecelerdeki öğrenciler Athravan toplantılarına alınmazlar. Üçüncü derece ölüm ve yeniden dirilişin sembolizmi niteliğindedir. Bu derecenin töreninde dört temel unsur olan Ateş, Su, Hava ve Toprak kullanılır. Dördüncü dereceye geçiş bir diğer törenle olur. Törende ruhun bedenle birleşimi sembolize edilir. Bu törenle dördüncü dereceye geçmiş olanlar, Athravan topluluğuna kabul edilmiş sayılır. Zerdüşt’ün Gatha’larmda 4. Derece “Urvata” ismiyle anılır. Beşinci derecede olan rahip, halk ruhunun taşıyıcısı olur ve o artık doğrudan ruhsal varlıklarla ilişki kurma imkanına sahiptir. Altıncı derecedeki rahip, mistik ölümü yaşar. Bu derecede rahip gecenin yarısında güneşi görür, güneş ruhunun taşıyıcısı olur ve güneş kahramanı olarak anılır. En üst düzey rahipler yedinci derecedeki kişiler olup, “Baba” olarak anılır. Baba, Ahura Mazda ile bir olmaya hak kazanmış rahiptir. Ölümünden sonra Tanrıya kavuşacaktır. Yönetici sınıf olan Zoatar’larm tamamı 7.derecedeki Babalardır.

Zerdüşt inancına göre, cennete ulaşmadan önce yeniden doğuş söz konusudur. Yaşt 19.11’de konu şöyle ele alınır: “Ölüler dirildiğinde, yaşayanlar yaşlanmadan gelir. İsteğe göre yaşantılar düzenlenir.” Doğan tüm çocuklar,yeniden doğum (Navjote) töreninden sonra Zerdüşt dininin üyesi kabul edilirler. Kutsal gömlek, kutsal kuşak ve başlık takarlar.

Zerdüşt inancında kadın ve erkek eşittir. Ahura Mazda ilk insan çiftini yaratır (Meşna ve Meşnayak) ve bunlar cennette yaşarlarken, Tanrı onların eylemlerinden memnun kalmaz ve cennetten kovar. İnsanlar dünyada çoğalır ancak, yeryüzünde yaptıkları günahkarca olduğu için Ahura Mazda, küçük bir kısmının sağ kalmasına izin verirken, diğerlerini bir tufanla yok eder. Bu ve benzeri pek çok efsane, Zerdüştlüğün devamı niteliğinde olan tüm semavi dinlerin söylemleri olmuştur. Yahudilerin Babil tutsaklığı sırasında Zerdüşt’lüğün pek çok inancı Tevrat’a alınmıştır. Yine Pisagor, Eflatun ve diğer Pisagoryenlerin, Zerdüşt dinini öğrenmek için Babil’de öğrenim gördükleri bilinmektedir. Kısaca Zerdüşt, kendisinden sonra gelen semavi dinlere ve felsefi akımlara ilham kaynağı olmuştur.

Ezoterik Batıni Doktrinler Tarihi : Cihangir Gener

PAYLAŞ
Önceki İçerikAhilik
Sonraki İçerikJapon Bilim Adamları İnsan Kulağı Oluşturdu
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER