Vişnunun Aslan Adam Biçiminde Reenkarnasyonu

116

“Bir insan tüm Veda’ları okusa ve tüm felsefeleri bilse bile, Vişnu’ya ibadet etmemesi halinde aptalların en berba­tıdır. Vişnu’ya karşı inancı olan ve kendini ona hizmet etme­ye adamış kişi, Veda’ları okumamış olsa ve kurban sunma­mış olsa bile, bütiin dinsel gereklerini yerine getirmiş sayı­lır. ”

– Garuda Purana, 236.

Şeytanların kralı Hiranyakaşipu, yaratıcı tanrı olan Brahma’dan bir lütuf elde etti. Bu Iütufa göre o, tanrı ya da şeytan, hayvan ya da insan tarafından hiç bir zaman ele ge­çirilemeyecek ya da öldürülemeyecekti. Bu söze güvenerek göksel varlıklar ile savaşa başladı ve öylesine başarılı oldu ki cennetin, dünyanın ve cehennemin efendisi oldu. İnd­ra’nın tahtına el koydu, ve güneş ve ayın görevlerini üzeri­ne aldı. Ayrıca, zenginlerin tanrısı ve alt dünyanın yönetici­si imiş gibi davranmaya başladı. Tanrılar, öylesine baskı al­tındaydılar ki, yeryüzüne sığındılar ve ölüm korkusu içinde gezindiler dünyada.

Şeytan kral hiç kimsenin kendisinden başka hiç bir tanrıya ya da varlığa ibadet edemeyeceğini ve tüm sunuların ve kurbanların ona yapılacağını ilan etti. Kristal sarayındaki saltanat koltuğunda oturup yiyip içer­ken, cennet hurileri onun önünde dans ederlerken Şida’lar, Gandharva’lar ve yılan tanrıları ona hizmet ettiler. Fakat şeytan kralın kendi krallığında talep ettiği onur ve şerefi ona vermeyen biri vardı ki bu kendi öz oğlu Pralada idi.

Bu çocuk bir Brahman öğretmenin muhafazasına teslim edilmişti ve onun evinde yaşıyordu. Bir gün Pralada babasını ziyare­te geldi ve babası öğrendiği her şeyin kısa bir özetini anlat­masını istedi. Pralada, öğrendiği her şeyin özünün Vişnu’ya tapınmak olduğunu söyledi. Bu sözleri dinlerken şeytanın gözleri hiddetle ışıldadı ve Brahman’ı oğluna babasının en büyük düşmanına şükretmeyi öğrettiği için suçladı . Fakat Brahman bu konuda hiç bir şekilde sorumlu olmadığını söy­ledi ve Pralada cesaretle öğretmeninin, “tüm dünyanın eğit­meni”, en büyük ruh, “yalnız kendinin değil tüm insanların ve hatta baba olarak onun bile yaratıcısı ve koruyucusu olan” Vişnu’dan başkası olmadığını söyledi. Şeytan, oğluna onu kafirliğe iten ve etkisi altına alan şeytani ruhun ne olduğunu sorduğu zaman, çocuk onun kalbine girenin “evrenin tüm alanını kaplayan ve her yerde bulunabilmesi ile tüm varlık­ların davranışlarına etki eden” Vişnu olduğunu söyledi.

Şeytanın, oğlunun cezalandırılması için emir vereceği beklenilebilirdi. Ama o sadece oğlanın sarayın öğretmenine götürülmesini emretti. Fakat bir süre geçtikten sonra, Prala­da tekrar çağırtıldı ve ezberden bazı şiirleri okuması emre­dildi. Çocuk Vişnu’ya şükredici bir ilahiyi okuyarak karşı­lık verdi. Çocuk ilahiyi bitirdiğinde, babası hizmetkarlarına onu tutmalarını ve öldürmelerini emretti. Binlerce şeytanın büyük kılıçlarını savurarak zavallı çocuğun üzerine doğru geldikleri söylenir.

Fakat tekrar tekrar kılıç darbesi vurma­larına rağmen, ona en ufak bir yara ya da acı veremediler. Çocuk, sakin bir şekilde, onlara Vişnu’nun onların silahları­nın ve kendi vücudunun içinde olduğunu ve hiç kimsenin ona zarar veremeyeceğini söyledi. Hiranyakaşipu olanları gördüğü zaman, Pralada’yı Vişnu’ya ibadet etmeyi bırak­ması için ikna etmeye çalıştı, ve bu konuda söz vermesi ha­linde ona daha fazla zarar vermeyeceğini söyledi.

Fakat ço­cuk, onu her durumda koruyabilecek bir arkadaşı ve yar­dımcısı varken ona ne tür bir zarar gelebileceğini sordu. So­nunda kral, başka ceza yöntemleri aradı. Büyük yılanlardan onu sokmaları istendi, ve yılanlar bedeninin her noktasını soktular. Ama o yine en ufak bir acı hissetmedi. Gerçekte yılanlar, zehirli dişleri ve değerli taşlarla süslü kafaları kırı­lırken ya da yok olurken onun bedeninde en ufak bir çizik bile olmadığını itiraf ettiler.

Şeytan daha sonra, her biri bir dağ büyüklüğünde olan göklerin fillerini yardımına çağırdı ve hep birlikte dişleriyle ona saldırmalarını emretti. Fakat bu kudretli varlıklar onu yere yatırmalarına ve ayaklarının altlarında çiğnemelerine rağmen onlar da oğlana en ufak de­recede bile zarar vermeyi başaramadılar. Pralada kendi gü­cü olmayan harika bir gerçeğe, çünkü Vişnu’yu yardıma ça­ğırmıştı, etini delmeye çalışan fildişlerinin körleştirildiği gerçeğine babasının dikkatini çekti.

Kral, oğlunun yanan ateşe dayanamayacağına emindi ve oğlunun etrafına bir çember şeklinde çalıları yığdırdı ve ateşe verdi. Fakat aynı şekilde burada da şeytanın talebi üzerine rüzgar tanrısının bütün gücüyle üflemesine rağmen, Pralada bir kez daha hiç acı duymadığını beyan etti ve havanın sanki nilüfer çiçeği tarlası üzerinden esiyormuş gibi serin ve güzel kokulu oldu­ğunu söyledi.

Bu aşamada Brahmanlar araya girdi, ve öfkenin tesiri altında kalanların cennette bir yer kazanamayacaklarına işa­ret ederek kraldan öfkesini tutmasını istediler. Aynı zaman­da, kralın oğlunu serbest bırakması halinde, kendilerini onun talimatlarına adayacaklarına ve babasının en büyük düşmanına ibadet etmenin uygunsuzluğunu fark etmesini sağlayacaklarına dair söz verdiler.

Bütün bunlara rağmen Pralada’nın yalnızca bir çocuk olduğunu hatırlattılar. Genç­ler birçok hataya karşı eğilimlidir ve tecrübeli insanlar onla­rın hatalarına karşı hoşgörülü olmalıdır. Ve eğer halen Viş­nu’ya tapmayı bırakmayı reddederse, ölümüne sebep olacak gerekli adımları atacaklarını eklediler. Bu ricaya karşılık şeytan kral, oğlunun serbest bırakılması için emir verdi ve öğretmeninin evine gönderdi.

Pralada öğretmeninin evine geldiğinde, kendisi gibi şeytan ırkının üyeleri olan gençlere büyük gerçek olarak isimlendirdiği konular üzerinde hemen bir seri konuşma başlattı. Bu konuşmalarda doğumun ve ölümün tüm varlıkların yaşamının bir parçası olduğu ve ço­cukluktan gençliğe geçmek gibi zamanla kaçınılmaz yok o­luş sürecine geçeceği gerçeği üzerinde durdu. Fakat bu her­kese açık olarak gösterilirken, kutsal kitabın her öğrencisi­ne eşit bir şekilde açık ve net olan başka bir şey vardı, ve bu ölenin tekrar doğduğu idi. Ve bu onu, “acının varoluşun hiç bir devresinden ayrılmaz” olduğu gerçeğine götürdü.

İnsan­lar, kendi enayilikleriyle, açlıklarını ve susuzluklarını do­yurduklarında elde ettikleri zevkten bahsederler. Fakat anla­mazlar. Hiç süphesiz ki ateş üşüdüğümüz zaman kabul edi­lebilir ve su susuz olduğumuz zaman güzeldir ve yiyecek aç olduğumuz zaman makbuldur. Fakat içinde bulunduğumuz durum değişmiş olsaydı, tersi olsa da mutlu olurduk. Ve felç olmuş ve yürüyemeyen bir insan yorgunluğu tecrübe etmekten çok mutlu olurken “görüşü hi­le ile karanlıklaştırılan” insanların ızdırap çekmekten zevk aldığını görebiliriz. Aynı şekilde herhangi biri için sevgi gü­den biri kalbinde, onu birçok iğnelenmeye maruz bırakacak bir ceza çekerek birçok ızdıraba yol açabilir.

Bu zenginliğe sahip olan bir insanla aynıdır. O, kaybolduğu, çalındığı ya da yok edildiği düşüncesiyle sürekli terdirgindir. Söylediği gibi, ölen insan yalnız Yama’nın kararını değil yeniden do­ğumun acısını da beklemek zorunda iken, doğum kendi ba­şına büyük bir talihsizliktir. Gerçekte, bu dünya Vişnu’nun “tek ümidimiz” olduğu bir ızdırap denizidir. Belki de onu dinleyenler böylesi büyük meseleleri anlamak için oldukça genç olduğunu düşünebilirler. Bedeninin genç olduğu doğ­rudur ama ruhu ebedidir. Ve neyin önemli olduğu tartışma­sını ve kavrayışını yaşlılığa ertelememeye karar vermişti.

Yaşlandığında bunlarla uğraşmak için yeterli beden ya da zihin gücüne sahip olamayacaktı. Fakat bu insanların her zaman sürdürdüğü aynı yoldu. Onlar bunu sürekli erteledi­ler. Her zaman bir bahane buluyorlardı. Çocukluk ve genç­lik, oyun ve zevk ile geçti. Ve yaşlandıklarında kendilerini cahil ve güçsüz buldular. Sonunda bastırılmamış susuzluk­ları ile öleceklerdi. Öyleyse neden genç arkadaşları onun izinden gidip hemen şimdi Vişnu üzerine meditasyona baş­lamasınlar? Makbul olmayan hiç bir şeyi önermiyor; Vişnu mutluluk ve refah sunuyor. Onu gece gündüz düşünenlerin günahlarını yok eder. Eğer kalplerini onun üzerinde yoğun­laştırabilirlerse “her endişeye gülebileceklerdir.”

Pralada, aynı zamanda hiç kimseden nefret etmeme görevi üzerine konuşmasına devam etti. Yaşayan tüm canlılar “şefkat ne­deni” idirler. Eğer, herhangi biri bizden daha şanslı ise, onun bu mutluluğunu kıskanmamalıyız, bunun aksine onun bu mutluluğunu görmekle mutlu olmalıyız, ve sonunda “kö­tücül hisleri bastırmanın kendi başına bir ödül olduğunu” keşfetmeliyiz. Bazılarının inandığı gibi tanrının yarattıkla­rından farklı olduğuna inansak bile, düşmanımız nefret edi­lecek değil acınacak bir şeydir. Fakat tüm meselelerin neti­cesi Vişnu’nun bizden farklı olmadığı bizim gibi olduğudur.

“O, tüm yaşayanlar ile özdeştir,” ve tüm dünya onun yansı­masıdır”. Bu Pralada’nın konuşmasının sonu idi. Dinleyicile­rine, ırklarının hiddetli hislerini bir yana bırakmalarını ve ne tanrının ne de şeytanın, ne insanın ne de hayvanın, ne hum­manın (ateşin) ne de göz iltihabının, ne dizanterinin ne de dalağın, ne kinin ne kötülüğün ne de arzunun yok edemeye­ceği, mükemmel, saf ve ebedi mutluluğu elde etme konu­sunda çaba göstermeleri için yalvardı. Eğer kalplerini Vişnu üzerinde yoğunlaştırırlarsa, Vişnu ‘ya tapınmayı öğrenirler­se “mükemmel huzuru” kazanacaklardı. Refah, zevk, kuv­vet anlık şeylerdi. Fakat bilgelik ağacından toplayacakları meyve bu değerin ötesindeydi.

Şeytan kral, yeni yetişen neslin beyinlerini yıkamak için oğlunun uğraş gösterdiğini işittiği zaman, aşçılarına Prala­da’nın yiyeceğine öldürücü zehir karıştırmalarını emretti. Fakat zehir ona en ufak bir rahatsızlık bile vermedi. Bunun üzerine Hiranyakaşipu, Brahmanları, sözlerini yerine getir­meleri ve başarısızlığa uğramalarının mümkün olmadığını söyledikleri büyülerini yaparak inatçı oğlunu yok etmeleri için çağırdı. Fakat Sama-Veda’dan ilahiler söyleyerek ve üç dişli mızrağı ile oğlanın göğsüne kuvvetle vuran dehşet ve­rici bir dişi bedeni varoluşa çağırarak ona yaklaşmalarına rağmen, aşçıların olduğu kadar başarısızlığa uğradılar.

Ger­çekte, üç dişli mızrak yüz parçaya ayrıldı ve Brahmanların kullandığı büyü kendilerine karşı döndü ve onları yok etti. Pralada din adamlarının yok oluşunu görmekle çok üzüldü. Kendi kendine söylediği gibi , kimseye karşı düşmanlık güt­medi ve onu yakmaya çalışan ateş için, onu ezmeye çalışan filler için, ve onu zehirlemede başarısızlığa uğrayan aşçılar için sevgi beslemekten başka hiç bir şey yapmadı. Bu yüz­den, kendisine zulmedenlerin yaşamlarını geri vermesi için Vişnu’ya dua etti. Vişnu duasını duydu ve Brahmanlar Pra­lada’nın cömert davranışı için ona müteşekkir kalarak can­landılar.

Eğilerek onun önünde selam verdikten ve her çeşit hayır dualarını sunduktan sonra acele ile krala gittiler ve ona olanları anlattılar. Hiranyakaşipu, bir kez daha oğluna adamlarını yolladı ve böylesi harika bir güce nasıl sahip ol­duğunu açıklamasını istedi. Büyü müydü yoksa bu güçle mi doğmuştu? Bu doğal olarak bizi, onun kalbine yerleşen Viş­nu’nun büyüklüğü üzerine Pralada’nın yaptığı yeni bir ko­nuşmaya götürür. Fakat daha evvelki konuşmalarında yaptı­ğından daha fazla ona zarar vermeye çalışanların hiç birine karşı kin gütmediğini vurguladı.

Gerçekte o, hiç kimseye zarar vermeyi arzulamıyordu. Düşünceyle, sözle ya da ey­lemle başkalarına zarar verenler, ürününü acı olarak biçe­cekleri gelecekteki bir doğumun tohumunu ekiyorlardı. Bi­rinin verebileceği hiç bir acı onu üzmezdi. Brahmanlar ona, babasının üç dünyanın efendisi olduğu sürece tanrılara ta­pınmaya, ebediliğe bağımlı olmaya ihtiyacı olmadığını söy­lediler. Fakat birinin birşey elde edebilmesi , refah ya da ne­sep, fazilet ya da özgürlük yalnız Vişnu’yu yüceltmekle olurdu. Pralada bu konuşmasını bitirdiği zaman, babası onun sarayın kalesi ucundaki mazgallı siperden atılmasını emretti.

Sarayın duvarları kilometrelerce yükseklikteydi, ve herkes onun aşağıdaki taşların üzerine düştüğünde parçala­nacağını düşünebilirdi. Ama yeryüzü, tüm yaratıkların bes­leyicisi, onu nazik bir şekilde dizleri üzerine aldı ve ona za­rar vermeden yükseltti. Bunun üzerine büyük bir büyücü da­vet edildi. Bu kişi elinden gelenin en iyisini yaptı. Bazıları çok güçlü olan sonsuz sayıda değişik büyücüler çağırdı. Ba­zıları gerçekten çok güçlüydüler, öyle ki Vişnu çocuğu ko­rumak için meşhur diskini göndermeyi gerekli gördü. Fakat, korkunç soğuk rüzgar da dahil olmak üzere hepsi amaçla­rında başarısız kaldılar ve büyücü yenilgiyi kabul etmek zo­runda kaldı.

Sonuç vermeyen bu uğraşılardan sonra, zulüme ara ve­rildi, ve Pralada’nın bir kez daha devlet yönetimi biliminde günlük derslerini aldığı eğitmeninin evine dönmesine izin verildi. Hiranyakaşipu’ya oğlunun bu bilim dalında mü­kemmel bir bilgi kazandığı bildirildiği zaman, oğluna adamlarını gönderdi ve bir hükümdarın arkadaşlarına ve düşmanlarına nasıl davranacağı konusunda, savaşı sürdür­mede, kalelerin yapılandırılmasında ve yerli kabilelerin azaltılmasında uygulayacağı yöntemler konusunda olduğu kadar, buyruğu altındakilere, danışmanlarına, ve diğer me­murlara karşı bir yöneticinin uygulaması gereken davranış­lar ile ilgili bir seri soru sordurdu.

Hepsi bir anda sorulmuş gibi görünen bu sorulara karşı, Pralada bütün bu konularda tam olarak eğitilmiş olmasına rağmen, eğitmeninin bu tarz soruların onu ilgilendirmeyen sorunlar olduğu için onayla­mayacağını bildirdi. Bu onurlu kişi, uzlaştırmanın, hediye­lerin, ceza ve kavga tohumlarının saçılmasının bir insanın amaçlarına ulaşmasında dört entrika olduğunu öğretmişti ona. Fakat “ne arkadaş ne de düşman” tanımadığını söyledi­ği zaman babasının sinirlenmeyeceğini ümit etti. Vişnu her yerdeydi ve herkesin içindeydi ve bu yüzden herhangi biri­nin kendisinden farklı ya da ayrı bir varlık olması imkansız­dı. Ve eğitmeninin öğütlediği gibi bu tür verimsiz konuları çalışmak boşa zaman harcamaktı. Böylesi bir bilgi cehaletti. Kazanılmaya değer tek bilgi özgürlüğe götüren bilgiydi.

Onun refah ya da hakimiyete karşı hiç bir arzusu yoktu. Bunların hiç biri ile ilgilenmeyenlerin “sonraki yaşamda” bunların her ikisini de elde edeceğine ikna olmuştu. Etrafın­da meşhur, önemli olmaya çalışan insanlar görüyordu. Fa­kat büyüklüğe ve üne neden olan insan çabası değil, kader­di, ve korkakça ve cahilce hükümet yönetimi bilimini bil­meden krallıklarını yöneten krallar vardı.

Bu uzun konuşmayı sessizce dinleyen Hiranyakaşipu, kendisini daha fazla tutamadı. Tahtından kalktı ve oğlunun göğsüne bir tekme attı. Hiddetle öfkeden köpürerek, en üs­tün hayranlarından birkaçını çağırdı ve oğlunu bağlamaları­nı ve denize atmalarını istedi. Bunu yaptılar ve buna ek ola­rak deniz dibinde Pralada’nın üstüne büyük kaya parçaları­nı yığdılar.

Pralada okyanusun dibinde uzanırken Vişnu’ya ilahiler söyledi. Kızgın baba haykırarak, eğer onu öldürmek mümkün değilse, orada dağ kütlesinin altında hapis olarak binlerce yıl kaldığını göreceğiz, dedi. Belli bir süre sanki dünya dalgaların altında su ile kaplanmış gibi göründü. De­niz çok kederliydi ve uyarıcı bir biçimde yükseldi. Görünüş­te etkili tedbirlerle tehlikenin önü alınmıştı, ve Pralada uzun hapis günlerini aralıksız olarak tapındığı tanrının büyüklü­ğünü düşünerek geçirdi. Daha önce söylediklerine benzer bir şekilde, bilgi ve cehalet, doğru ve yanlış, eylem ve ey­lemsizlik, herşeyin Vişnu olduğunu ve Vişnu ile aynı kimli­ğe sahip olduğunu ve kendisinin Vişnu olduğunu söyledi.

“Şeref onun”, “Aynı zamanda ben oyum” “Ben her şeyim; her şey benim içimde.” “İsmim Brahma’dır” dedi. Daha sonraki konu bize Vişnu’nun “kendi ruhu ile özdeş olduğunu” kabul eden Pralada’nın bireyselliğini unuttuğunu anlatır. Sonuç olarak bağlı bulunduğu ipler onu daha fazla tutamadı. Bağlar parçalanarak birbirinden ayrıldılar, ve kayaların ve dağların onun üzerinde yığılmalarına rağmen Pralada deniz yüzeyine yükseldi. Bunu yaptığında okyanus şiddetle çalkalandı , okyanus sakinleri korku ile doldu ve dünya sallandı. Ve sonunda genç çocuk başka bir ilahi söy­lediği zaman Vişnu “sarı cübbe giyinmiş” olarak göründü ve bir istekte bulunmasını istedi.

Pralada’nın istemeye de­ğer bulduğu tek nimet, bin doğum içinde, tanrıya olan inan­cının hiç bir dünyevi hırs ya da arzu ile sarsılmaz kalabilme­si idi. Bu duası onaylandığında ve ikinci bir istekte bulun­ması istendiğinde, tanrıya olan bağlılığından onu uzaklaştır­maya çalışmak için bir çok yol deneyen babasının affedil­mesi için yalvardı. Pralada maruz kaldığı farklı zulümleri tek tek saydı, fakat bunların hiçbiri ona zarar verınediği için tanrısal lütufa şükürler olsun.

Bu lütuf da aynı şekilde onay­landı, ve ibadet edenine onun için başka bir isteği de onay­layacağını söyledi. Ama Pralada, Vişnu’ya olan inancı için­de arzuladığı tek şey olan “varoluştan özgürlük”ü (yeniden doğmama özgürlüğü) onun için şimdiden sağladığını bile­rek daha fazla bir şey istemediğini söyledi. Tanrı ayrıldığı zaman Pralada adımlarını babasının hu­zuruna yöneltti. Hiranyakaşipu görünüşte oğlunu görmek­ten çok mutluydu, ve evvelce yaptığı gaddarlığından piş­manlık duyduğunu söyledi. Fakat zaman geçtikçe tersi orta­ya çıktı. Pralada, Vişnu’ya ibadet etmekten vazgeçmeyi red­detti, ve şeytan bir kez daha oğlunun ölmesi gerektiğini ilan etti. Fakat ölen şeytandı. Hiç şüphesiz ki ne tanrının ne de şeytanın, ne hayvanın ne de insanın hiç bir surette onu yok edemeyeceğine dair Brahma’nın sözüne güveniyordu.

Ne yazık ki küçümseyerek baktığı kudretli tanrının sonsuz bil­geliğini ve kaynaklarını anlayamamıştı. Ve sonunda tanrı bu gücünü ispatladı. Şeytan bir gün, daha önce sık sık yap­tığı gibi Vişnu’nun varlığının evrenselliği konusunda oğlu ile münakaşa ederken tahtından kalktı ve salonun içindeki bir sütuna kuvvetle vurdu. Alaycı bir tavırla “Vişnu’nun her yerde olduğunu söylüyorsun, ha!” diyerek haykırdı. “Eğer o her yerdeyse, neden bu sütunun içinde değil, ve neden eğer buradaysa onu göremiyorum?” diye devam etti. Bu kafirce sözleri söylerken sorusuna ummadığı bir şekilde cevap gel­di.

Vişnu’nun kendisi sütunun ortasından göründü, görkem­li bir şekilde giyinmişti. Bedeninin bir kısmı insan şeklinde, diğer kısmı ise aslan şeklindeydi. Kaba ve yontulmamış bir yele giymişti, gözleri ateş gibi kırmızıydı, ağzı bir mağara kadar büyük ve derindi, iki uçlu bir kılıcın keskinliği kadar keskin bir dili, ve her nefes alışında açılıp kapanan burun delikleri vardı. Çenesini bir şey çiğnermiş gibi oynattı, ve dehşet verici bir şekilde kaşlarını çattı. Başı göğe değdi, be­deni sarı tüyle kaplandı, parmaklarını saldırıya karşı güçlü bir silah olarak kullanırken her biri bir ordu teşkil eden yüz ele sahipti.

Etraftaki şeytanlar uçarak kaçacak yer aradılar. Efendileri korkunun eserini bile göstermedi. Tabii ki Viş­nu’nun huzurunda bulunduğunu fark etti. Fakat yalnızca: “Beni öldürebileceğini düşünen büyük büyücü bu mu? Tüm çabaları boşuna olacak” dedi. Bu alaycı sözleri söylediği gi­bi aslan adamın üzerine yürüdü. Ateş içine düşen böcek gi­bi göründü ve şeytan tanrının parlaklığı içinde yutuldu. Ve Vişnu onu tutup kolları ile havaya kaldırdığı zaman, akbaba pençesinden kaçan bir sinek gibi tanrının parmakları arasın­dan kayan onun çevikliği idi.

Bu kavgaya şahit olmak için saklandıkları yerlerden dışarı çıkan göksel varlıklar dehşete düşmüşlerdi. Fakat korku için hiç bir neden yoktu. Şeytanın bir şey kazandığını düşündüğü doğrudur, ve topuzunu tuta­rak bir kez daha Vişnu’ya saldırdı. Bu saldırıyı inanılmaz bir kuvvetle yaptı. Fakat aslan adam onu bir yılanın fareyi yakalaması gibi tuttu, ve onu kucaklayarak sarayın giriş ka­pısına götürdü. Ve orada onunla biraz oynadı, onun bedeni­ni pençeleriyle parçalara ayırdı. Bunu yaparken, kudretli tanrı hiddetle gözlerini döndürdü, ve diliyle dudaklarını ya­ladı. Yelesi şeytanın kanı ile kaplanmıştı. Fili öldüren bir aslana benzemişti. Hikayeyi tamamlarsak, bize şeytanın ba­ğırsaklarından kendisine bir çelenk yaptığı ve boynuna astı­ğı söylenir.

Bir insanın ne tür bir günah işlediği önemli değildir, eğer Pralada’nın hikayesini dinler ya da okursa tüm günah­larından arınır. Ama özellikle ay hilal ya da dolunay şeklin­deyse istenen sonucu verir. Eğer öyle bir zamanda okursa­nız bir din adamına inek vermiş kadar değer kazanacaksı­nız.

Vişnu Purana,I. 16-20.
Bagavata Purana, VII. 8. 12-30.

Narasimha-seytan

AÇIKLAMALAR :

Vişnu’nun temel genedo­ğumları on tanedir: 1 . Kaplumbağa 2. Balık 3. Domuz 4. Aslan-adam 5. Cüce, şeytan Bali’yi tuzağa düşürmek için 6. Paraşurama, savaşçı kastını öldürmek için Rama 8. Krişna 9. Buda, şeytanları aldatmak için 10. Kal­ki, bu ilerde gerçekleşecek, günümüzdeki şeytan çağının sonunda kötülükleri yok etmek ve doğruluğu yeniden kur­mak için.

VİŞNU’YA TAPINMAYI ÖGREN: Bu efsane Ramayana ve Mahabbarata’dan bir kaç yüzyıl sonra yazılan Pura­na’lardan alınmıştır. Bu sürede, Bhagavadgita’da zaten bahsedilen, bhakti öğretisi gelişmek için zaman bulmuştu. Bu öğreti tapınmada ibadet ve iman görevini öğretir. Son­raki yüzyıllarda bu fikir Tulsidas’ın Ramayan’ında daha da geliştirilmiştir. Profesör Weber gibi Hinduizm’i incele­yenler ve imanın Hindu sistemine eklenmesinin nedenini Hıristiyanlığın etkisi ile açıklarlar. Böyle olup olmadığı bi­linmez, ancak bugün Hinduizm ‘de çok büyük etkileri ol­duğu kesindir.

SAMA- VEDA : Üçüncü Veda’dır. Dört Veda’nın ilki olan Rig-Veda’dan alıntıdır. Müzikal amaçlar için yazıl­mıştır.

Kaynak: J.M.Macfie- Hint Efsaneleri. 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER