Vişnunun Krişna Olarak Doğumu

365

“Hari’nin (Krişna’nın) eylemlerine hürmet et, ama on­ları yapacağını düşünme. ”
Prem Sagar, c. 34.

“O bir karınca dağı olan Gobardan’ı yedi gün süresin­ce korusa bile, bunu dikkate değer bir şey olarak görmem. ”
Mahabharata, II. 41 .9.

Meru dağı tepesinde tanrıların yaptığı bir toplantıda, toprak ana yalvaran olarak zuhur etti. Çok sayıda şeytanın üstünde fazlaca yük olduğunu söyledi. Şeytanlar kendi uygun yerlerinden ayrılmışlar ve ölümlülerin arasında yaşamaya, insanoğlunun başına bela kesilmeye başlamışlardı. Bazı­ları göksel varlıklar gibi giyinmişler, bazıları da insan ola­rak doğumu tercih etmişlerdi ve kralların oğulları olarak doğdular. Toprak ana çoğunluğunun isimlerini verdi fakat özellikle Kansa adındaki bir şeytandan bahsetti.

Bu güçlü şeytan, önceki yaşamında Vişnu tarafından öldürülmüştü ve şimdi babasını tahttan indirip hükümdarlığı aldığı Mutra kralıydı. Kendisi Şiva’nın inananlarından biri iken babası Rama’ya ibadet edenlerdendi. Babası yaratıcısına ve ızdırabını ortadan kaldırana kendini vermediği için onu tahttan in­dirdi ve Şiva’nın inananlarından biri oldu, ve hiç kimsenin Rama’nın adını bile anamayacağını ya da herhangi bir su­rette ibadet edemeyeceğini bildiren bir kanun ilan etti. Ka­nunun ilanından sonra, her şey daha da kötüye gitti; inekler ve Brahmanlar sıkıntı içindeydiler. Toprak ana, tanrıların yardıma gelmemesi halinde, kendinin daha da aşağı bölge­lere batacağını bildirdi. Yalvarışının sonunda tanrıça, yalnız tanrıların değil, aynı şekilde şeytanların ve yılanların da Vişnu’nun parçaları olduğunu hatırlattı.

Durumun ciddiyetini fark eden Brahma, hep birlikte Viş­nu’ya gidip ona toprak ananın söylediğini bildirmeleri ge­rektiğini önerdi. O kudretli tanrının daha önce sık sık yaptı­ğı gibi öz varlığının küçük bir kısmı ile dünyaya ineceğin­den ve bu dokunaklı hikayedeki şeytanları ortadan kaldıra­cağından emindi. Bu karara göre tanrılar, Vişnu’nun en göz­de meskeni olan Süt Denizi’ne gittiler. Oraya vardıklarında tanrı uykudaydı, ama göksel varlıklar etrafına kümelenip onu öven ilahiler söylemeye başladılar. Hayranlıklarını be­lirten ilahileri içinde, onun ebedi ruh Brahma olduğunu, dört Veda’ları olduğunu, küçüğün en küçüğü ve büyüğün en büyüğü oluğunu, görülemez, tarif edilemez, tasavvur edile­mez olduğunu, olmuş olan herşey ve olacak olan herşey ol­duğunu, dünyanın koruyucusu ve kurtarıcısı olduğunu söy­lediler.

Onlar övgülerini bitirmeden Vişnu uykusundan uyandı ve yaratıcıya hitap ederek, ona ne istediklerini sor­du. Konuşmak için korkmasına gerek yoktu. Duası kesinlik­le işitilecekti. Vişnu bunu söyledikten sonra, Brahma’yı diz­leri üzerine çöktüren ve sadakat duygusunu yeniden uyandı­ran ebedi şeklini açığa vurdu. Brahma konuşabilecek hale geldiğinde, sonunu ağlayarak bitirdiği hikayesini anlattı, ve “lütfunu bize göster; dünyayı zulmedenlerden kurtar. Öğüt­lerini bize bildir ve bizde tevazu ile itaat edelim” dedi. Viş­nu hemen karşılık verdi. İki kıl kopardı ve “Biri beyaz, diğeri siyah olan bu iki kıl dünyaya inecek ve toprak anayı zulmedenler­den kurtaracak. Kansa’nın kuzeni, Vasudeva’nın eşi Deva­ki’nin beyaz kıl yedinci, siyah kıl sekizinci oğlu olarak do­ğacaklar. Bunlardan şeytanları öldürecek olanı benim siyah kılım olacaktır.” Vişnu, bu beyanını yaptıktan sonra kayboldu, Vişnu’nun görünmez varlığının önünde eğilerek selam veren tanrılar Meru dağına geri döndüler.

Şimdi olayın geçtiği yer, kısa zamanda Kansa’nın kötü talihinin haberini aldığı dünyaya, Mutra kasabasına dönü­şür. Hikayeyi nakleden birine göre, dedikoduculuğundan dolayı ‘fitnecilik eden’ unvanını kazanan ve sürekli olarak dünya ile cennet arasında yolculuk yapan çok seçkin bir bil­ge olan Narada, Kansa’ya gitti ve ona Vişnu’nun, Kansa’nın kuzeni Devaki’nin sekizinci oğlu olarak doğma niyetini bil­dirdi. Fakat diğer bir anlatımda bir gün Kansa kuzenini ve onun eşini araba gezintisine götürür. Bu rivayete göre, cen­netten bir ses haykırdı ve, “Sen ne kadar aptalsın, Kansa. Bu kadının doğuracağı sekizinci çocuğun senin ölümüne neden olacağını bilmiyor musun?” dedi. Kral hemen kılıcını çekti ve tam kuzenini öldürecekti ki kuzeninin eşi araya girdi ve, “Onu öldürme. Arzuladığın şekilde davranman için doğur­duğu her çocuğu anında sana vereceğim” dedi.

Vasude­va’nın sözünü tutacağından emin olan kral , kuzenine acıdı ve onu bağışladı. Fakat onu yakın gözetimi al­tında bulunan bir yere yerleştirdi. İlk altı çocuk sözkonusu olduğunda, Vasudeva sadakatle anlaşmaya bağlı kaldı. On­ları, ölüme mahkum edilmelerine sebep olan Kansa’ya gön­derdi. Yedinci çocuk Vişnu’nun beyaz kılının bedenleşmesi olacaktı. Ve doğmak üzere olduğunda, tanrı (Vişnu) uyku tanrıçasını, cenini Va­sudeva’nın diğer eşlerinden birinin rahmine yerleştirmesi için gönderdi. Devaki ‘nin çocuğu düşürdüğüne dair bir söylentinin yayılmasını sağladı ve Kansa, gerçeğe dayanan bu söylentiyi kabul etti. Ancak sekizinci çocuk söz konusu olduğunda daha büyük önlemler alınması gerekliydi , çünkü Kansa’nın ölümüne neden olacak olan çocuk sekizinci ço­cuktu. Fakat, yine burada, büyük ve kudretli tanrı , tüm plan­larını hazırlamıştı. Uyku tanrıçasına yapması gereken talimatları vermişti .

“Baba yeni doğan çocuğu alacak, onu kısa süre önce bir kız çocuğu doğurmuş olan bir sığır çobanının eşinin bulunduğu yere, Jumna nehrinin uzak kıyılarındaki bir yere götürecek, ve bebekleri değiştirip hemen evine dö­necekti.” Bu planı bekleyen bir çok zorluk vardı. Kansa evin her tarafını muhafızlarla çevirmişti , ve şehrin her bir kapısı­na muhafızlar dikilmişti. Fakat tanrıça onların hepsinin uy­kuya dalmalarını sağladı, ve Vasudeva en ufak bir zorluk yaşamadan geldi ve bebekleri değiştirerek gitti. Elbette tanrıça başından sonuna kadar taahhüt ettiği işi bitirmek için ona eşlik etmişti, bu arada dünyayı başında tutan büyük yı­lan Şeşa, ikisinin üzerinde muhteşem başlığını genişleterek ve üzerlerine düşen sel gibi yağmura karşı kalkan olarak on­ları arkadan takip etti.

Vasudeva geri dönüp dişi bebeği karısının kolları arası­na yerleştirdiğinde, bebek yüksek sesle ağlamaya başladı. Bu ses muhafızları uyandırdı, muhafızlardan biri hemen Kansa’nın sarayına gitti, ve Devaki’nin bebeği olduğu ha­berini verdi. Kansa hemen oraya gitti, bebeği aldı ve kafası­nı bir taşa vurarak parçaladı. Fakat bebek havaya yükseldi, muhteşem ve kudretli bir şekilde haykırarak, “Bütün çaba­ların boşunadır. Seni öldürecek olan bebek doğdu. Ayağını denk al. İnsanlarla ve şeytanlarla değil, tanrıların en muhte­şemiyle savaşmak zorundasın” dedi. Aldatıldığını gören kral, buyruğu altındakilere dünyanın her köşesinde çok sıkı bir araştırma yapmaları , ve her nerede olağandışı sağlıklı ve kuvvetli bir erkek çocuğu bulurlarsa onu öldürmeleri için emir verdi. Kuzini ve onun eşine gelince, onları daha fazla tutsak tutmanın bir anlamı olmadığını anlayarak serbest bı­raktı. Sekiz çocuk doğmuştu ve Kansa sabırsızlıkla yok et­meyi arzuladığı biri dışında hepsini öldürmüştü.

Vasudeva, özgürlüğünü elde eder etmez oğulları oldu­ğuna sevinen sığır çobanıyla eşinin çadırına gitti. Amacı sığır çobanı ve beraberindekilerin hiç vakit kaybetmeden otlaklarına geri dönmeleri için onları ikna etmekti. Başken­te yaptıkları ziyaretlerinde krala olan vergi ödemelerini ye­rine getirdikleri için bu zor bir iş değildi. Sığır çobanı ayrıl­madan önce Vasudeva sığır çobanından yedinci çocuğuna da bakmasını ve onu kendi öz çocuğu gibi görmesini istedi. Böylece iki kardeşe bakacak bir aile bulunmuş oldu ve on­lar orman otlaklarında hayat sürerek ve babalıklarının sığır­larına bakarak birlikte büyüdüler. Büyük çocuğun ismi Ba­larama, ve sekizinci çocuk olan küçüğünün ismi ise Krişna idi, anlamı siyahtır, varolduğu saç telinin renginden almıştır bu adı.

Krişna’nın çocukluğu ve gençliği sırasında oynadığı oyunların çoğunluğu gösterişli oyunlardı. Örneğin, bebek­ken dişi bir şeytan gece yarısı geldi ve onu uyuduğu yerden kollarına aldı ve onu kendi göğsünden emzirmeye çalıştı. Aynı şeytani davranışlarıyla bir çok bebeğin ölmesine ne­den olmuştu, fakat bu kez kendi gücüne denk birine rastla­mıştı ve o Krişnaydı. Bebek Krişna iki eliyle göğsünü yaka­ladı ve onu öldürene kadar emmeye devam etti. Şeytanın acılı feryatları ve dehşeti bütün kampı ayağa kaldırdı , fakat Krişna ayakları altında onun ölümünü görene kadar onu bı­rakmadı. Anne ve babası dehşete düşmüştü ve inek dışkısı­nı onun başına serpmeden ve kol bileğine Vişnu’nun muh­telif şekillerini içeren uygun dualar yazılmış bir muska bağ­lamadan, onu yük arabasının altındaki yatağına koymadılar.

Uzun süre geçmemişti ki annesi onu gücendirdi. Krişna uy­kudan kalkınca yiyecek istedi. Fakat öylesine sabırsızdı ki, ayaklarıyla her yöne doğru tekme atmaya başladı. Bunun sonucu olarak yük arabası devrildi ve su kapları kırıldı. Böylesine bir kuvvet gösterisi kamptakileri şaşkınlık içinde bıraktı. Fakat her şeyin yoluna girmesinden sonra bebeğin kendisini üstün gösteren diğer bir macerası için fazla zaman geçmedi. Nakledeceğimiz bu olay emeklemeyi öğrendikten bir kaç ay sonra oldu. Annesi onu hiç yaramazlıktan alıko­yamıyordu. Üzerini kül ve gübre ile örtmediğinde sığırların ayakları dibinde onların kuyruklarını çekerdi. Sonunda kardeşi ve kendisi annelerinin uyarı ve tehditlerine kulak as­mayınca, anneleri ipin bir ucunu Krişna’nın beline diğer ucunu da tahtadan yapılmış bir havana bağladı. Böyle bir tertibatın onun hızını keseceğini düşünerek ev işlerini gör­meye gitti.

Fakat Krişna böyle engellenemezdi. Kendi başı­na bırakılan Krişna, emekleyerek ve arkasındaki ağır hava­nı sürükleyerek gitti. Sonunda birbirine yakın olarak büyü­müş iki ağaç arasından geçti. Havan bu iki ağaç arasında sı­kıştı. Krişna ipi çekmeye devam etti ama havan sıkıştığı yerden kımıldamadı. Sonuç olarak iki ağaç kökünden sökül­düler ve yere düştüler. Sığır çobanları olayın geçtiği yere acele ile geldiklerinde, çocuğu zarar görmemiş ve yaptıklarına gülerken buldular. Fakat kabile reisleri bu olaydan çok rahatsız olmuşlardı. Bunun kötü bir kehanet olduğunu söy­lediler ve bu ilk değildi. Dişi bir şeytanın ölümü, yük araba­sının ters çevrilmesi ve şimdi de onları yere yıkacak hiçbir rüzgar yokken iki ağacın yere devrilmesi… Böylece kampla­rından ayrılmaya ve bu kehanetin onları rahatsız etmeyeceği bir yer aramaya karar verdiler.

Yeni yerleşimleri için seçtikleri bölgenin adı Vrindha­van’dı ve orada Krişna ve Balarama daha önce deneyimle­diklerinden çok daha harika maceralar yaşadılar. Bunlardan biri, Krişna’nın barınağı Jumna nehrinin derin ve durgun kısmında bulunan büyük su yılanı ile yaptığı karşılaşma idi. Ana babası ve sığır çobanları çocuğun öleceğinden emindi­ler. Ve gerçekte, Krişna da sonuçtan korkuyor gibi görünü­yordu. Fakat kardeşi Balarama, ona kim olduğunu, yaradılı­şın en merkezi, ebedi Tanrı olduğunu hatırlaması için bağır­dı. Böylece teşvik edilen Krişna, tanrısal gücünü biraraya getirerek yılanı ezdi ve yaratık acı içinde merhamet için haykırdı. Merhamet dileyen yılan Krişna’nın içinde tüm göksel varlıkların hayat sürdüğü ve evrenin onun yalnızca küçük bir parçası olduğu tanrıların tanrısı Ebedi Ruh oldu­ğunu ilan etti. Şeytani hareketlerinden özür dileyerek, acı­masız ve merhametsiz davranmakla sadece varoluşunun ka­nunlarını yerine getirdiğini ve doğanın bahşettiklerine itaat ettiği sürece hiç bir yaptığının günah olarak kabul edileme­yeceğini ve bunun dışında hareket etmesi halinde cezalandı­rılacağını söyledi.

Yılanın eşleri tarafından desteklenen bu yalvarışa karşılık olarak Krişna hayatını okyanusa gitmesi ve gelecekteki hayatını orada yaşaması şartıyla ba­ğışladı. Diğer bir durumda Balarama, güçlü bir şeytanın el­lerine düştüğünde ve şeytanın onu uzağa götüreceği korku­suna kapıldığında Krişna, onun da varolan her şeyin nedeni olduğunu, ve ikisi biraraya geldiklerinde oluşturdukları iki­li biçimle evrenin ruhu olduklarını ve evren yok olduğunda bile varoluşa devam edeceklerini Balarama’ya hatırlatmak zorunda kaldı. Tüm ölümlülük düşüncelerini bir yana bırak­ması için uyarılan ve kim olduğunu hatırlayan Balarama düşmanını yok etti.

Ancak Krişna’nın en çok dikkate değer başarısı, tanrı İndra’ya oynadığı bir oyundu. Bu, inek çobanlarının İnd­ra’ya kurban sunmak için biraraya geldikleri yağmurlu se­zonu takip eden günlerdeydi. Krişna, İndra’yı kızdırmak için, bu kurbanın amacının ne olduğunu sordu inek çoban­larına. Çobanlar İndra’nın bulutların ve suyun tanrısı oldu­ğunu, ve ona minnettarlıklarını göstermeyi ve ondan gele­ceklerini korumasını arzuladıklarını söylediler. Krişna, “Bu, geçimleri toprağa bağlı olan çiftçi ve tüccarlar için oldukça akıllı bir yol olabilir. Fakat bizim geçimimizin kaynağı ineklerimizdir, ve biz serbestçe ormanlarda ve dağlarda do­laşırız. Bizler ormanların ve dağların ruhlarına ibadet etme­liyiz. Eğer onların teveccühünü kazanmazsak bize kızarlar ve kaplan ve diğer vahşi hayvanların şekline girerek bizi ve ineklerimizi yok ederler. İndra’ya ibadet etmemizi gerekti­recek neyimiz var? Onu çiftçilere ve geçimini topraktan sağlayanlara bırakın. Ama biz ineklerimize ve üzerinde do­laştığımız dağlara ibadet edelim” dedi. Ve önlerinde tüm ih­tişamıyla yükselen Gobardan dağını işaret ederek, “Gelin bu dağ ibadetimizin amacı olsun. Gelin, bir hayvan kurban edelim ona ve et ve sütle besleyelim” dedi. İnek çobanları bu tekliften hoşlandılar. İndra’ya olan inançlarını bıraktılar.

Binlerce Brahman’ı davet ederek büyük bir şölen yaptılar ve dağa ibadet ederlerken ineklerini çelenkle süslediler ve vakarla çevresinde döndüler. Bu dinsel törenleri yerine getir­mede, Krişna iki ayrı rol oynadı. Çünkü dağın tepesine çıktı ve orada oturdu, kendisinin dağ olduğunu söyledi ve sunulan yiyeceklerin büyük bölümünü tüketerek inek çobanlarının ibadetlerini kabul etti. Fakat bunu yaparken, aynı zamanda beraberindekilerle birlikte dağa tırmandı ve onlarla birlikte diğer özüne (fiziksel olmayan tarafı) ibadet etti.

Krişna’nın ümit ettiği ve beklediği gibi, tanrı İndra ken­disine hakaret edildiğini ve alması gereken hakkından mah­rum edildiğini görünce çok hiddetlendi. Ve intikam almaya karar verdi. Bulutları huzuruna çağırdı, ve yağmur mevsi­minin bitmesine rağmen, sularını kafir ve nankör inek ço­banlarının üzerine boşaltması için emir verdi. Bulutlar efen­dilerinin buyruğuna itaat ederek, yedi gün yedi gece dur­maksızın bardaktan boşanırcasına yağmur yağdırdılar. Tu­fan öylesine büyüktü ki bütün dünya su altında kaldı. Fakat diğerlerine ne olursa olsun, Krişna ve yoldaşları hiç bir şe­kilde en ufak bir sorun bile yaşamadılar. Krişna bunu sağla­mak için şöyle yaptı: Dağı havaya kaldırdı ve ineklerini sol elinin küçük parmağı üzerinde tutarak inek çobanlarına ineklerini ve yük arabalarını dağın altına getirmelerini ve fırtınadan sakınmalarını söyledi.

Bunu yaptılar, ve fırtına sona erene kadar eşleri , çocukları ve sığırları ile beraber ya­şamları korundu. Bu kesinlikle görülecek harika bir manza­raydı. Ve Krişna’nın mucize kabilinden olan diğer eylemle­rine alıştıkları gibi, en muhteşemi olan bu eylemi , onları şaşkınlık ve minnet ile doldurdu. Onun gerçekte, ölümlü bir doğumdan gelen bir insan olamayacağını söylediler. Bir tanrı veya bir şeytan ya da en azından tanrısal bir ozan ol­malı idi. Krişna bu iddialara karşı önce cevap vermedi fa­kat bir süre sonra: “Benimle olan bu ilişkinizden dolayı ne yazık ki utanç duymalısnız. Ben ne bir tanrıyım, ne bir şey­tanım, ne de tanrısal bir ozanım. Sizlerden biri olarak doğ­dum, ve sizin akrabanız olduğumu bilmekle yetinmelisiniz” dedi.

İndra, Krişna’nın kendisinden daha akıllı davranıp ga­lip geldiğini görünce, dünyaya inmesinin ve yerini alan Krişna ile anlaşmaya varmasının uygun olacağını düşündü. İndra dünyaya varana kadar yağmur kesilmişti, güneş parlı­yordu, ve Krişna dağı yerine oturtmuştu. İndra Vrindavan’a geldiğinde, köylü yoldaşları ile etrafı sarılmış Krişna’yı or­man içinde inekleri sürerken buldu. Fakat, dünyanın destek­leyicisi inek çobanı gibi görünmesine rağmen, İndra’nın kutsal gözleri, bedenleşmiş tanrının başı üzerinde kanatları­nı yayan Vişnu’nun aracı Garuda’yı ayırt edebildi. Önceden ne hissetmiş olursa olsun, İndra, hiç bir surette kavga etme­yi düşünmedi. Gerçekte, ilk yaptığı şey, dünyayı su içinde boğmakla hata yaptığını itiraf etmek oldu. Krişna’nın inek­lerin hayatını kurtardığı için aslında çok mutlu olduğunu söyledi ve bu kutsal hayvanlar adına Krişna’nın bundan sonra ineklerin İndra’sı olarak bilineceğini ilan etti.

Bu ifa­denin teyidi olarak cennetin kralı, içinde kutsal su bulunan bir sürahiyi eline aldı ve kutsal suyu Krişna’nın üzerine serpti. Bu arada, inekler toplaştılar ve etrafa öylesine fazla süt saçtılar ki dünyanın etrafında bir ırmak gibi aktı. Böyle­ce seyahat amacını başarı ile tamamlayan İndra kucaklaşa­rak ayrıldı, filinin üzerine bindi ve cennete geri döndü.

Krişna ve erkek kardeşi, kamptaki diğer çocuklar gibi, otlamaya giden ineklerin peşine takıldılar ve orada orman çiçeklerinden çelenk yaparak, tavus kuşlarının tüylerini kendi saçlarına bağlayarak, oyunlar oynayarak, atlayarak, sıçrayarak, gülerek ve diğer çocukların bağıramayacakları kadar bağırarak çok mutlu günler geçirdiler. Gün bittiğinde ve inekleri eve geri getirdiklerinde, akşam saatlerini oyun oynayarak geçiren sığır çobanları ile eğlenceye katıldılar. Fakat yıllar geçtikçe, Krişna’nın yüreğinde yeni arzular ka­barmaya başladı. Ergenlik çağına yaklaşıyor ve karşı cinsin varlığını özlüyordu. Bu ilk olarak, sığır çobanlarının eşleri ve kızları Jumna nehrinde yıkanırken genç kadınlara olan davranışında kendini göstermiştir.

Giysilerini kıyıda bıraka­rak gizli bir köşeye çekilmişlerdi. Krişna da oradaydı ve on­ların gülme seslerini duyunca onları dinlemek ve gözlemek için sürünerek yaklaştı. Sık bir çalılığın arkasından onları izlerken elbiselerini çalmaya karar verdi. Çabucak elbiseleri aldı ve bir ağaç arkasına saklandı. Kadınlar sudan çıkıp giysilerinin yok olduğunu görünce korku ve dehşet içine düştüler. Ve Krişna’nın onları seyrettiğini gördüklerinde bu korkuları daha da arttı. Acele ile suya dönerek ve yapabil­dikleri kadar çıplaklıklarını gizleyerek Krişna’nın onlara acıması ve elbiselerini geri vermesi için yalvardılar. Fakat uzun süre yalvarmalarına ve onun bu şeytani davranışını ba­balarına ve eşlerine bildireceklerini söylemelerine rağmen Krişna onlara, elbiselerini bir tek şartla geri alabileceklerini söyledi, şartı, ellerini havaya kaldırarak tek tek sudan çık­maları idi. Bu olay diğer eylemlerine bir başlangıç oldu, sığır çobanlarının eş ve kızları her ne za­man Krişna’yı flüt çalarken işitirlerse, ev işlerini bırakarak ve onu ormana kadar takip ederek tüm iffet ve çekinmeleri­ni bir yana atarlardı. Ve bunu eşlerinin araya girmelerine ve gitmemelerini söylemelerine rağmen yaparlardı. Onlar ka­ranlık çöktüğü zaman kaçarlardı ve tehlikeye karşı uyaran şafak sökene kadar evlerine dönmezlerdi.

Krişna, onları za­man zaman nefislerine hakim olamadıkları için azarlardı, ve onlara kocalarına geri dönmelerini söylerdi, çünkü bir kadı­n kocası her ne kadar çirkin ya da aptal da olsa, sahibini ve efendisini terk etmemeliydi. Fakat onun bu azarlaması ka­dınların ona karşı olan arzularını daha da derinleştirdi, ve ondan ayrı kalmaktansa her şeyi ve herkesi terk etmeye hazır olduklarını söylediler. Ve ödülünü aldılar. Böylesi bağlılık­la yalnız ruhlarını özgürleştirmekle kalmadılar, aynı zamanda çok istedikleri arzu­larını tatmin etmeyi de başardılar.

Bazı durumlarda, Krişna onlardan gelmelerini ve dans etmelerini isterdi. Ve bu alışıl­mış bir dans değildi. Seçtikleri yer, Jumna nehri kıyılarında­ki bir düzlüktü ve ne kadar kadının orada bulunduğu önem­li değildi; her bir kadın için kollarını boynuna doladığı bir Krişna vardı, ve öptükleri zaman her bir kadın aşığının ta­mamen kendisine ait olduğundan emin olurdu.

Yaklaşık olarak bu zamanlarda, rişi Narada bir kez daha Kansa’ya gitti ve ona Devaki’nin yedinci ve sekizinci ço­cuklarına ne olduğunu ve Vrindavan’da nasıl sığır çobanı olarak yaşadıklarını söyledi. Kansa çok kızgındı ve sert bir şekilde yalancılığı için Vasudeva’ya sitem etti. Fakat ümidi­ni kaybetmedi. Onların tam olarak yetişkin olmadıklarını ve belki de meşhur güreşçilerinden bazılarının onları öldürme­ye muktedir olabileceğini düşündü. Ve hiç vakit kaybedil­memeliydi, soylularından birini, iki genç adamı Mutra’ya getirmesi için inek çobanlarının kampına gönderdi. Bu soy­lu kişi efendisinden çok farklıydı.

Yakında tanrının bir kıs­mının huzurunda bulunacağını ve her şeyin ruhu olan ona dokunmasına izin verilebileceğini düşünerek sevindi. Oraya vardığı ve mesajını ilettiği zaman, Krişna ve Balarama mey­dan okumayı hemen kabul ettiler, ve başkente yola çıktılar. Bu arada bir nehirde yıkanırken, iki kardeş tanrısal şekille­rini açığa vurdular. Bin tane başı ile yılanların şefi olarak gerçek ve öz karakteri içinde görünen Balarama özellikle harikaydı ve ırkının diğerleri ona iştirak etti. Başlarından oluşan bu görkemli biçimi Krişna’nın boylu boyunca uzan­dığı bir döşek gibiydi. Krişna, kardeşi kadar harika bir gö­rünüme bürünmedi. Fakat soylu kişi, onun dört kolu oldu­ğunu, sarı giysi giyindiğini, ve göğsünün ve kollarının Viş­nu’nun gerçek taç ve ziynetleriyle süslendiğini gözlemledi.

Mutra surlarına yaklaştıklarında Krişna ve Balarama se­yahat ettikleri iki tekerlekli arabalarından indiler ve kente yürüyerek girdiler. Kentin girişinde, efendisinin elbiselerini yıkamadan getiren Kansa’nın çamaşırcısı ile karşılaştılar. Krişna çamaşır yığınına hemen el koydu, ve çamaşırcı ona karşı koyduğu ve aşağılayıcı sözler söylemeye başladığı za­man, tek vuruşla onu öldürdü. Bu sırada çok sayıda inek ço­banı oraya vardı, ve Krişna’ya eşlik etmek için ona katıldı­lar. Krişna bu elbiselerden kendisine ve kardeşine ayırdık­tan sonra kalanlarını inek çobanları arasında bölüştürdü. Bu onların saraya varmadan önce yaşadıkları tek macera değil­di, çünkü Kansa onlara karşı vahşi bir fil göndermişti ve fi­lin sürücüsü Krişna’yı ve kardeşini filin ayakları altında ez­mek için emir almıştı. Fakat Krişna hayvanı kuyruğundan, kardeşi de gövdesinden yakaladılar, ve daha önce çocukluk­larında buzağılarla oynadıkları gibi, Krişna fili başı üzerin­de en az yüz kez savurdu ve hayvanı yere çakarak beynini dağıttı.

Aynı derecede dikkate değer bu ve diğer olaylar, doğal olarak kentte büyük bir heyecana neden oldu, ve ner­deyse tüm kent sakinleri iki kardeşin düelloyu kabul ettikle­ri, Kansa’nın meşhur güreşçilerinin bulunduğu arenanın et­rafında toplandılar. Halkın bir kısmı, genç erkekleri gördük­lerinde sonuçtan endişe duydular, iki genç delikanlının böy­lesine tecrübeli düşmanlara karşı mücadele etmesini bekle­mek zalimlik olurdu. Fakat diğerleri Krişna ve B alara­ma’nın olağan kişiler olmadıklarını biliyorlardı, ve daha be­şikteyken bile neleri başardıklarını komşularına hatırlattılar.

Anneleri Devaki seyircilerin arasındaydı, aynı karmaşık dü­şünceler zihnini karışlıyordu. Onla­ra doğru hasretle ve endişeyle bakıyordu ve oğullarının Viş­nu’nun parçası olduklarını hatırlayarak kendisini rahatlattı. Ve şimdi alan hazırdı, güreş karşılaşması başladı. Çok geçmeden Kansa durumu kavradı ve bu yüzden müzisyen­lerine müziği kesmelerini emretti. Fakat gökten onları sey­reden tanrılar, hemen cennet ozanlarına müzik çalmaya baş­lamaları ve kardeşlere cesaret verici sözler söylemeleri için emir verdiler. Ve izleyiciler fazla beklemek zorunda kalma­dılar. Genç inek çobanları file yaptıklarının aynısını hasım­larına yaptılar. Onları bellerinden yakaladılar ve başları üzerinde döndürüp savurarak kafaları üzerine yere çaktılar.
·
Kansa, en iyi iki şampiyonunun öldüğünü görünce mücade­le için diğerlerini gönderdi ama onlar da aynı şekilde öldü­rüldü, ve kaçmaya vakit kalmadan şeytan kral kendini Kriş­na’nın elleri arasında buldu. Krişna, Kansa’nın oturduğu tahta doğru koşarak onu saçlarından yakaladı, tacını kafa­sından uçurdu, Kansa’yı yere attı ve üzerine çıktı. Onun ev­reni taşıyan ağırlığı Kansa için çok fazlaydı, ve hemen öldü. Krişna saçlarından tutarak ölü vücudunu arenanın ortasına doğru sürükledi. İzleyiciler, krallarına böylesine alçakça muamele edildiğini gördüklerinde şok oldular, fakat araya girme riskini alan az sayıda kişi ölü efendilerinin kaderini paylaştılar, ve kahramanlara direnmeyi deneyen başkası çıkmadı. Kısa zamanda, evlada yakışmaz bir biçimde oğlu tarafından haksız yere tahtından indirilen Kansa’nın babası­na krallığı iade edildi, ve Krişna, “Sen bizim oğlumuz değil­sin. Brahma’dan bir ağaca kadar tüm evren senin içinde ih­tiva olmuştur.” diyen ebeveynlerinin tebrik ve ibadetlerini kabul etti.

Tüm Mutra halkı Krişna’nın müdahalesini memnuniyet­le karşılıyor gibi görünseler de, bu tür bir hareketin cezasız kalmamasına karar veren diğerleri de vardı. Ve Kansa’nın kayınpederi, en az on sekiz kere Mutra’ya karşı bir ordu oluşturdu ve Mutra’yı kuşattı. Her seferinde çok kan akıtı­larak geri püskürtüldü. Fakat savunma, halkı çok güçsüzleş­tirmişti ve Yunanlıların geldiğini ve onlara saldıracaklarını duydukları zaman, Krişna’nın tavsiyesi üzerine, halk eyale­ti ve başkenti terk etmeye ve Hindistan’ın batı kıyılarında yeni bir yerleşim oluşturmaya karar verdi. Seçtikleri yer, Krişna’nın okyanustan aldığı topraklar üzerinde kendileri için bir kent inşa ettikleri Dvaraka idi. Kent güçlü bir konu­ma sahipti ve tüm düşmanlarından korunacak şekilde savunması düzenlendi. Bu yeni yerde Krişna ve kardeşi sihir­li birçok eylemle kendilerini göstermeye devam ettiler. Ör­neğin, Balarama, sarhoş durumdayken, Jumna nehrine sula­rında yıkanabilmesi için gelmesini emretti. Nehir itaat et­meyi reddetti , fakat Balarama, onu saban demiri ile tutup yakalamakla ve huzuruna kadar sürüklemekle kalmadı ay­nı zamanda, kendisi nereye giderse gitsin nehri onun peşin­den gelmeye mecbur bıraktı.

Krişna’ya gelince, göksel var­lıkları çok ciddi bir yenilgiye uğrattığı kısa cennet yolculu­ğundan bahsedilmelidir. Krişna yukarı dünyaya giderken, büyük kuş Gamda üzerinde seyahat etti. Eşlerinden biri ona eşlik etti. Ancak eşi, İndra’nın bahçesinde güzel bir ağaç gördü ve ona göz koydu. Bu okyanusun dalgalarıyla koru­nan ürünlerden biriydi. Krişna, eşini mutlu etmek için, Dva­raka’ya geri getirmek niyeti ile ağacı kökünden söktü ve Garuda’nın sırtına yerleştirdi. Fakat İndra’nın eşi şiddetle buna karşı çıktı, ve göklerin hükümdarı, kardeş tanrıların eşlik etmeleri ile sopa ve kılıçlarla, topuzlarla ve oklarla si­lahlandılar ve Krişna’ya güçlü bir saldırı yaptılar. Krişna, onların tüm silahlarını diski ile parçaladı ve tanrıları kaçmaya mecbur etti.

Vişnu’nun aracı olan Gamda gagasını, kanatla­rını, ve şiddetli biçimde pençelerini kullanarak efendisine çok yardımcı oldu. İndra’nın eşinin kocasının korkakça kaç­masına çok sinirlenmesine rağmen tanrılar, dünyanın yara­tıcısı, koruyucusu ve yok edicisine yenik düşmenin onur kı­rıcı olmayacağını kabul ettiler, ve Krişna’ya ağacı dünyada­ki evine geri götürme iyiliğini yapması için yalvardılar. Şu ana kadar öğrendiğimiz, onun hiç bir zaman arkadaşlarını, sütçü kızları, yeniden ziyaret etmediği ama aynı biçimde başka müttefikler oluşturduğudur. Çünkü bize, evliliğin ya­pılacağı andan hemen önce, düşmanlarından birinin nişanlı­sını güç kullanarak kaçırdığı ve başkalarının esir aldığı on altı bin prenses ile evlendiği söylendi. Bu kadar çok karı­sı olmasına rağmen, eşlerinin bir teki bile ihmal edildiğine dair en ufak bir şikayet getirmedi. Böylesine güçlü ve ola­ğanüstü biri ancak kendini istediği sayıya kadar çoğaltabilirdi, ve bunun sonucu olarak binlerce eşin her biri onunla yalnız kendisinin evlendiğini düşündü. Ve gerçekten de o hepsini aynı anda, herbirine tahsis ettiği evlerde ziyaret etti. O, yüz seksen binden daha az olmayan oğlanın babası olarak, sayısız nesille kutsanmıştı. Bu arada, sayısız torunlara sa­hipti, ve bu torunların eğitilmeleri için otuz sekiz milyon okul inşa edilmişti.

Vişnu Purana, V. ,
Bagavata Purana (Prem Sagar).

AÇIKLAMALAR :

MUTRA (Mathura): Jumna Nehri kıyılarındadır. Kriş­na’nın doğum yeri olduğu için bugün hala bir hac yeridir.

NARADA: Maymun suratlı ve kötülük yapan olarak bi­linir, çünkü kavgadan zevk alır. Yeryüzü ve cennet arasın­da sürekli yolculuk yapar. Yaratıcı tanrı ile bir kavgası sı­rasında Brahma onu şehvet düşkünü bir hayat yaşamakla cezalandırdı. Buna cevap olarak o da Brahma’yı ensest gü­nahı işlemesi ve böylece insanların ona ibadet etmemesi için değersiz olmaya lanetledi.

İNEK DIŞKISl: Hala çok kutsal olarak kabul edilir.

YILAN VAROLUŞUNUN KANUNUNU YERiNE GETiRE­MEDi : Bkz. Bhagavadgita (xviii. 47): “Kendi görevini kötü olarak yerine getirmek başkasının görevini iyi olarak yerine getirmekten daha iyidir. Görevin nasıl yerine getiri­leceği doğa tarafından belirlenmiştir, günah işlememek ge­rekir. Doğal kanunlar terk edilmemelidir, kötülükle leke­lense bile.”

SIĞIR ÇOBANLARININ KARILARI VE KIZLARI: PremSagar’da (c.34) şu alıntı bu olayı iyi yorumluyor. Prem Sa­gar Bhagavata Purana’nın onuncu kitabıdır. “Krişna sığır çobanlarının kadınlarını alarak Jumna kıyısına gitti ve su­ya girdi, yorgunluğunu attı, hepsinin arzusunu tatmin etti ve şöyle dedi: ” Bu gece için dört ghari kalsın, diğerleriniz eve dönün!” Bunun üzerine her biri kendi evine gitti, on­ların nehire gittiğini kimse duymadı ve bu bir sır olarak kaldı.” Dinleyicilerden biri hikayeyi aktarana şöyle sordu: ” Neden Krişna başkalarının kadınlarıyla dans ediyor ve eğleniyor? Başkasının karısından zevk almak ahlaksız bir adamın eylemi değil midir? ” Yanıt şöyleydi: “Hari’nin ey­lemlerine saygı göster, ama bunu yaparken zihnini eyleme verme.”

Kaynak: J.M. Macfie- Hint Efsaneleri.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here