Yıldıza Dönüştürülen Çocuk

464

“Çünkü yaratan tarafından emredilen düzene uydular, yedi dindar rişi gökyüzünde parlak bir şekilde ışıdılar. ”
Mahabharata,.III. 25. 14.

Uzun, uzun yıllar önce, dünyanın yaratılmasından he­men sonra iki ayrı karısından iki çocuğu olan bir kral vardı. Bir gün, prenslerden biri tahta çıktığında, diğer prens Dru­va, babasına yaklaştı ve onu erkek kardeşinin yanında dizi­nin üstüne almasını istedi. Fakat, hemen yanında ayakta du­ran Druva’nın üvey annesi araya girdi ve kaba bir şekilde böyle bir şey istemeye nasıl cüret edebildiğini sordu. O yal­nızca ikinci derecedeki bir eşin oğluydu, ve hiç bir zaman bir taht üstünde oturma imtiyazının hayalini bile kuramazdı.

Druva yalnızca beş yaşında idi, yine de çocuk bu yoruma çok kızdı, ve hırslı bir şekilde annesinin odasına gitti. Olayı anlattığında, annesi ona kederlenmemesini söyledi. Kaderi ile barışık olmak zorunda idi. Krallığa ait bir taht ve beyaz şemsiye hiç bir zaman onun payı olmayacaktı. O gözde eşin oğlu değildi. Ve annesi alçakgönüllülükle kendisi ve Dru­va’nın daha önceki yaşamda işledikleri günahların cezaları­nı çektiklerini kabul etti, başarılı rakipleri biriktirdikleri de­ğerleri için mükafatlandırılmıştı.

Aynı zamanda, bu teselli sözcüklerini söylerken oğlunun tahttan feragat edememesi halinde, her zaman değer kazanabileceğine ve geleceğini geçmişinden daha iyi bir duruma getirebileceğine işaret et­ti. Yorumlarını, refahın daima alçakgönüllü ve mütevazi kalplerin hakkı olduğuna dikkat çekerek sonuca getirdi. Bu akıllı nasihata karşılık Druva, adı dünyanın her tarafına yayılana kadar çabalayacağını söyleyerek yanıt verdi. Dışarı­dan gelen hiç bir yardım olmaksızın, kendi çabasıyla, baba­sının bile sahip olmadığı bir mevkiyi elde edecekti .

Ve fazla gecikmeden görevine başladı. Babasının baş­kentinden ayrıldı, toprak üstünde oturan yedi keşişi gördü­ğü yerdeki bir ormana geldiğinde fazla uzağa gitmemişti. Yedi keşiş yedi rişi olduklarını ispat ettiler. Druva, çok bü­yük bir hürmetle onlara yaklaştı, ve mütevazi bir şekilde a­yaklarına eğilerek onları selamladı ve yaşamdan sıkıldığını ve onların yardımını aramaya geldiğini söyledi. Rişiler çok büyük bir şaşkınlığa uğramışlardı, ve dört ya da beş yaşın­dan daha büyük olmayan, istediği her şey yerine getirilen, hastalık ve üzüntüden özgür ve aynı zamanda bir kralın oğ­lu olan bir çocuğun nasıl bu kadar hoşnutsuzluğa itilebilece­ğini sordular.

Druva, günahlarının hikayesini anlattığı za­man, keşişler, böylesi gücenik duyguları bağrına basan bu kadar küçük bir çocuğa yalnızca hayret edebildiler ve aşırı tutkuları olan savaşçı kastına ait olduğu gerçeğine atfettiler. Yine de, ona ne yapmayı teklif ettiğini ve ona nasıl yardım edebileceklerini sordular.

Çocuk, ne refahı ne de krallığa ait şerefi arzuladığını söyle­di. Fakat şu ana kadar ondan önce hiç kimsenin elde edeme­diği bir mertebeye ulaşmak istiyordu. Yedi rişinin her biri ayrı ayrı bu yalvarışa karşılık verdiler. Ve hepsinin cevabı aynı idi. Vişnu’nun teveccühünü kazanan kişi arzuladığı her şeyi elde edebilirdi. Druva, “Bana ibadet etmek zorunda ol­duğum tanrıyı en çok hoşnut edecek duayı öğretin” dedi.

Çocuğa, ilk olarak, düşüncelerini sabit bir şekilde odaklaya­rak ve kontrol altına alarak, ”dışardan gelen” tüm etkilerden özgür bırakarak: “Öz varlığı tanrısal irfan, şekli idrak edile­mez, Brahma ve Şiva kadar aşikar olan Vişnu’nun şerefine” sözcüklerini tekrar etmesini söylediler. O, bunu diğerlerinin duyamayacağı bir sesle, sürekli olarak söylemeliydi.

Bu talimatları aldığı zaman. Druva rişileri hürmetkar bir şekilde selamladı ve Jumna nehri kıyılarında bulunan Madu korusu adı verilen bir yere gitti. Vişnu’nun ikamet et­tiği ve ibadet edenlerin tüm günahlarının arındığı bu kutsal yerde, çocuk kefaret olarak çilekeşlik uygulamasına başla­dı, ve bilgeler tarafından kuralları konan şekline göre tanrı düşüncesi ile tefekküre daldı. Ve sonuç olarak Vişnu’nun kalbi öylesine doldu ki tanrı mecnunu olan bu dindar kişinin ağırlığını taşıyamaz oldu.

O sağ ayağı üzerinde durduğu za­man dünyanın yarısı battı; sol ayağı üzerinde durduğu za­man dünyanın diğer yarısı ağırlığın altına büküldü.Tekrar. ayak uçları üzerinde durduğu zaman dağları, nehirleri ve denizleri ile birlikte dünyanın tamamı sallandı ve alt üst ol­du. Göksel varlıklar eşit bir şekilde kedere sürüklendi, ve İndra ile müzakere yaparak, araya girip Druva’nın güçlü uy­gulamasını yok etme konusunda adım attılar. Onların biri annesinin görünümüne girdi, ve ona sağlığı ile oynadığını söyledi ve vazgeçmesi için yalvardı.

Çocukluğun oyun için­de geçmesi gerekirdi. Yaşı ilerlediğinde arzu ettiği kadar i­badet edebilirdi. Bunun yanısıra, annesini tamamen yalnız, korumasız ve muhtaç bırakıyordu. Ama Druva, zihnini ta­mamen meditasyon ile meşgul etmişti ve hiç bir şekilde o­nu ibadetinden mahrum edecek annesinin gerçek dışı görü­nümünü görmedi bile. Korkunç şeytan ruhları, gulyabaniler ve çakallar birbirlerine “Onu öldür, parçalara ayır, onu ye bitir!” diye bağırdığında önemsemedi bile.

Tüm bu aldat­malar (hayaller) ateş fışkırtmalar, kılıçlarını sallamalar ve korku ilham eden haykırışlar düşüncelerinde her ne olursa olsun hiç bir etki yapmadı , ve tanrılar kendilerinin tamamıy­la şaşırmış olduklarını itiraf ettiler. Yine de yardım alabile­cekleri ümidiyle Vişnu’ya gitmeye ve onu görmeye karar verdiler. Vişnu’ya alışıldık biçimde dua ettikten sonra Dru­va’nın bu çilekeş yaşamından ne kadar çok sıkıntı çektikle­rini açıkladılar. Amacının ne olduğunu söyleyemediler.

İn­dra’yı ya da Güneş’i yıkmayı amaçlıyor olabilirdi. Belki de denizin efendisi ya da zenginlerin refah tanrısı olmakla tatmin olabilirdi. Ancak Vişnu, göksel varlıkların zihinlerini sakinleştirdi. Korkmak için nedenleri olmadığını söyledi. Druva bahsettikleri tanrıların hiçbirine karşı entrika çevir­miyordu. Ne İndra’nın, ne de Okyanus’un, ne Güneş’in, ne de zenginlerin tanrısının endişelenmeleri için bir neden yok­tu. Çocuk tatmin olmayı arzu ettiği başka hırslar içindeydi, ve onların memnuniyetleri onun çilekeş uygulamasına bir sonuç getirebilirdi. Tanrılar bu bilgileri almaktan oldukça mutluydular, ve uygun olan veda selamını yaptıktan sonra, İndra’nın liderliğinde her biri kendi cennetine gitti.

Tanrılar ayrıldıkları zaman, Vişnu, ibadet edenine hitap etti, ve bir ricada bulunmasını söyledi. Druva, bu sesi işitti­ği zaman gözlerini açtı ve dört kollu tanrıyı görme ayrıcalı­ğına nail olduğunu farkederek korku ve aşırı sevinçle doldu. Düşüncelerinden biri, “Ona nasıl yapmam gereken övgüyü yağdırabilirim?” idi; ve “Bana bunu yapmak için güç ver ve ben memnunum çünkü kalbim sana olan bağlılığımla dolup taşıyor” diye cevap verdi. Vişnu, buna cevap olarak her za­man yanında taşıdığı deniz kabuğu ile ona nazikçe dokun­du, ve çocuk hemen ona şarkı ile övgü ilahisi söylemeye başladı.

Vişnu’nun şeklinin bu ilahide beş elemente (toprak, hava, ateş, su ve eter) benzer biçimde, düşünce, akıl, bilinç, doğa ve ruh olduğu söylenir. Onun aynı zamanda vasıflan­dırılamaz Brahma ve bin ayaklı, bin gözlü ve bin başlı ilk insan olduğu da söylenir. Dört kast onun başından, kol­larından, uyluklarından ve ayaklarından hasıl olurken, üç Veda, kurbanlar, adaklar, kesilmiş sütün katı kısımları, saf­laştırılmış tereyağları, atlar, inekler, koyunlar, keçiler ve ge­yiklerin hepsi ondan doğmuştur. Güneş onun gözlerinden, rüzgar kulaklarından, ateş ağzından, cennet başından, gök­yüzü göbeğinden ve toprak ayaklarından geldi.

Gerçekte, tüm dünyanın kökü onda idi , hatta kendisini bir hücre içinde ihtiva eden incir ağacının tohumu bile. Druva ilahisini bitirdiğinde tanrının bir görüsünü elde etmeyi amaçlarken istediği her şeyi ele geçirmişti. Fakat Vişnu sevecenlikle başka ne istediğini sordu. Cesaretlenen Druva üvey annesi­nin elinde olan hatalarını anlattı. ve diğer tüm insanların el­lerinde bulundurduklarından ve sonsuza kadar devam eden daha yüksek mertebedeki bir mertebeyi kazanmaya karar verdiğini söyledi.

Tanrı, onun ibadetinin bahşedildiğini (di­leğinin yerine getirildiğini) söyledi. Göksel varlıkların bazı­ları dört devre içinde, bazıları ise milyonlarca yıl yaşadılar. Ama Druva’nın hayatı evrenin tüm süresi için devam ede­cekti. Vişnu’ya ibadet edenler, özgürlüğe ulaştılar, ve din­dar olanlardan, Druva’nın olduğu kadar dindar olanlardan biri, cennete herhangi bir gerçek değerin bir ödüllendirmesi olarak bakmadı. O böylece onu cennetten, üç dünyadan, gü­neşten, aydan ve yıldızlardan, hatta yedi rişinin yaşadığı meskenden bile daha yüksek bir mertebeye yükseltme­yi teklif etti. Annesi de bir yıldıza dönüştürülecekti, ve onun yaşamına eşit bir süre için onun yanıbaşında ikamet edecek, gündüz ve geceleri onun övgüsünü şarkı ile söylediklerinde büyük bir dini değer kazanacaktı.

Purana, Druva’nın tanrı i­le karşı karşıya gelmesi hakkında bize daha fazla hiç bir şey söylemez. Bununla birlikte, bu lütuf nedeniyle Druva halen göklerdeki yüksek mertebesinde yaşar, ve bu yüksek dünyadakilere onun tebdillerinin hikayesini tekrar edenler, bu yaşamda mutluluğun her çeşidi ile takdis edilecekler ve ölümden sonra bütün günahlardan arındırılmış, İndra’nın cennetinde bir yer kazanmış olacaklar.

Vişnu Purana, I. 11 – 12.

AÇIKLAMALAR :

* Metinde gizemli bir biçimde verilen yüksek mertebe Hindistan’da Druv­tara denilen kutup yıldızıdır. Yedi rişi”nin ise Büyük Ayı denilen yıldız kümesinde yaşadığı söylenir.

Bu efsane Vişnu Purana’dan alınmıştır. Adından da anlaşılacağı gibi Vişnu’yu diğer tanrılardan üstün gösterir. Brah­ma’ya ve Şiva’ya öykünen başka Purana’lar da vardır. Sa­dece Mahabbarata bütün tanrılara eşit davranır.

Kaynak: J.M. Macfie- Hint Efsaneleri.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER