Yunus Emre

554
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

Batıni doktrini, halka kendi dilinde anlatan ve sevdiren, bu anlamda da Mevlânâ’nın gerçek varisi olduğu söylenebilecek kişi Yunus Emre oldu.

Baba İlyas, Hacı Bektaşi Veli, Ahi Evren, Celâleddin Rumi ve Yunus Emre’nin aynı dönemin, aynı koşulların insanları olmaları tesadüf değildir. Nitekim, daha sonraki yüzyıllarda, ana kaynak değişmemesine rağmen, düşünce yapısı değiştiği için, Türkler arasından bu denli etkili düşünürler çıkmamıştır.

Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’ı tanıdığı bilinmektedir. Yine Hacı Bektaş, Mevlânâ’yı yüz yüze tanımamış olmasına rağmen, düşüncelerini dikkatle izlemiştir. Bazı kaynaklar, Şemsettin Tebrizi’nin Konya’ya gitmeden önce, bir süre Hacı Bektaş’ın yanında kaldığını ve onun bir müridi olduğunu öne sürmektedirler. Bu kaynaklara göre Tebrizi, Mevlânâ’nın düşüncelerini etkilemek üzere Hacı Bektaş tarafından görevlendirilmiş ve Konya’ya gönderilmiştir.

Aynı dönemin bir diğer dehası Yunus Emre de, Mevlânâ’nın ölümünden kısa bir süre önce Konya’ya gelmiş ve ondan ders almıştır. Yunus Emre:

“Mevlana sohbetinde,
Saz ile işaret oldu.
Arif maniye daldı,
Çünbiledür ferişte”

derken, Celâleddin Rumi’nin derslerine katıldığını belirtmektedir.

Ayrıca Yunus:

“Mevlana hüdavendigar, bize nazar kılalı,
Anın görklü nazarı, gönlümüz aynasıdır”

diyerek, üstadına olan saygısını ve gönül birliğini dile getirmiştir.

Yunus Emre, 1245 yılında, Ankara yakınlarındaki Sarıköy’de doğdu. Yunus Emre Horasan’da doğmamıştı ama doğduğu köyde yaşayanlarm hepsi Horasan’dan göç eden Yesevi tarikatına bağlı kişilerdi. Bazı kaynaklar bu köyün “Hacı İsmail Cemaati” olduğunu, dolayısıyla köylülerin Türkmen İsmaililer olduğunu öne sürmektedir. Yunus Emre’nin babasının ismi olarak yakıştırılan İsmail adı da İsmaili inancma bir atıf olarak verilmiş olabilir.

İsmaili olmasa dahi Yesevi inançlarıyla büyüyen Yunus, gençliğinde tasavvuf ilmini öğrenmek amacıyla, dönemin en ünlü sufı büyüğü Hacı Bektaş’ın yanına gitti. Ancak çok yaşlanmış olan Hacı Bektaş, Yunus’u, kendisi gibi bir Yesevi Babası ve Bektaşi olan “Baba Taptuk”un, diğer adıyla Taptuk Emre’nin yanına gönderdi.

Baba Taptuk, Hacı Bektaş’ın halifesi Sarı Saltuk’tan el almıştır. Sarı Saltuk, yandaşları ile birlikte Dobruca’ya göç edince, Anadolu’daki Bektaşi tekkelerinin şeyhliğine Barak Baba ve Taptuk Emre getirilmişlerdir. Taptuk’un yanında 30 yıl geçiren Yunus, Hakikat Kapısı’ndan aynı dergâhta geçtiğini, şöyle dile getirmektedir:

“Vardığımız illere,
Şol safa gönüllere,
Baba Taptuk manasın,
Saçtık Elhamdülillah.

Taptuk’un tapısında,
Kul olduk kapısında
Yunus miskin çiğ idik,
Piştik Elhamdülillah”…

Yunus’un büyüklüğü, diğer Bektaşi erenleri gibi, şiirlerinde Türkçeyi kullanması ancak bunu son derece maharetle, halkın anlayacağı kadar basit bir dille gerçekleştirmesindedir. Yunus Emre, şiir dili kullanarak, halka en derin felsefi konuları bile anlatabilmiş, felsefesinin yüzyıllar boyunca sevilmesini ve dilden dile söylenmesini sağlamış ve ayrıca, bu yolla ana dilinin, Türkçenin, yok olup gitmesini engellemiştir. Onun şiiri, Batıni doktrinin Öztürkçe ile anlatımıdır. Şiirleri, ölümünden 70 yıl sonra derlenmiş ve “Divan” adı altında yayımlanmıştır. Ölümü konusunda bazı çelişkiler vardır. Kimileri onun doğal yoldan öldüğünü bildirirken, kimileri de bir dini tartışma, hatta ayaklanma sırasmda öldürüldüğünü iddia etmektedir.

Yunus, Taptuk Emre’nin yanında dört kapıdan geçerek Kâmil bir İnsan haline geldi. Önce Şeriat Kapısı’nda tüm dinlerin içeriğini öğrendi. Yunus bunu, “Dört kitabın manasın, okudum hasıl ettim” şeklinde ifade eder.

Mantık, felsefe, Yunan filozoflarının yapıtları, Arapça ve Farsça, Taptuk tekkesinde öğrendiği diğer bilimlerdir. Yunus, devrinin, mümkün olabilecek en iyi eğitimini almıştır. Onun, “ne elif okudum, ne cim” demesi, Batıni bilimin yanında, zahiri olanlara değer vermemesinden kaynaklanmaktadır.

Yunus için Aşk, ya da onun tercih ettiği deyimle “Işk”, her şeydir. Tanrı, Işk’tır. Doğa, Işk’tır. İnsan, Işk’tır. Yaşam ve ölüm, yokluk ve varlık hep Işk’ın eserleridir.

“Kitap, hod Işk kitabıdır,
Bu okunan varak nedir?”

diye, gerçek kitabın Işk olduğuna, diğer tüm kutsal kitapların önemsizliğine dikkat çeken Yunus, Tanrı’yı hem seven, hem sevilen, hem de, sevginin (Işk’ın) kendisi olarak görmektedir. Ona göre kendisi Işk olan Tanrı, aşık ve maşuk olması sıfatıyla, tüm varlıkları, evreni ortaya çıkarmıştır. Bütün varlıklar gibi insan benliği de Tanrısal aşkın yansımasıdır. Varoluş, ilahi aşkın dalga dalga yayılıp genişlemesinden başka bir şey değildir ve sürgit devam etmektedir. Nitekim astronomlar, evrenin devamlı büyümekte olduğunu, günümüz teknolojisi ile de doğrulamaktadır.

Diğer sufiler gibi Yunus da, gerçek aşk sayesinde, insanın giderek Tanrı’ya yaklaştığını ve sonuçta Tanrı’yı kendi içinde bulacağını savunmaktadır. İnsan, Tanrı’yı kendi içinde görmesi ile tekâmül etmiş olur. Ruhun ölmezliğine inanan Yunus, şu çok ünlü dizeleriyle, ruhun, daima çıktığı ana kaynağa dönmesi çabası içinde olduğunu dile getirmiştir:

“Işkın aldı benden beni,
Bana seni gerek, seni.
Ben yanarım dünü günü,
Bana seni gerek, seni.
Ne varlığa sevinirim,
Ne yokluğa yerinirim.
Işkın ile avunurum
Bana seni gerek, seni.
Işkın, aşıklar öldürür,
Işk, denize daldırır.

Tecelliyle doldurur.
Bana seni gerek seni.

Işkın şarabından içem,
Mecnun olup, dağa düşem,
Şensin, dün ü gün endişem.
Bana seni gerek, seni.

Eğer beni öldüreler,
Külüm göğe savuralar,
Toprağın anda çağıra,
Bana seni gerek, seni.

Yunus durur benim adım,
Gün geçtikçe artar odum.
İki cihanda maksudum,
Bana seni gerek, seni.”

İnsan-Evren-Tanrı birliğine inanan ve var olanın yalnızca Tanrı olduğunu söyleyen Yunus, çeşitliliğin sadece görüntüden ibaret olduğunu, Tanrısal sudur neticesinde ortaya çıkan evren ile insanın yapılarının, ilkelerinin özdeşliğini belirtir. Bu düşünce Yunus Emre’nin şu dizelerinde dile gelmiştir:

“Ay oldum aleme doğdum,
Bulut oldum göğe yağdım,
Yağmur olup yere yağdım,
Nur oldum güneşe geldim…”

“Nur olup güneşe (Işka) ulaşmak”… İşte Yunus’un da gerçek hedefi budur. Ölüm yoktur, yüce kaynağa dönüş vardır. Onun deyişi ile:

“İkiliğe terk et,
Birlik makamı tut.

Canlar canın bulursun,
Birlik içinde”…

Yunııs Emre, yetiştiği tekkenin öğretilerine uyarak, Tanrısal imanda üç derece kabul eder. Bunlardan ilki ve en alt dereceli olanı, “İlm-el Yakin İman”dır. Akıl ve ilim yoluyla oluşur. Bu tür imanın yeri akıldır ve âlimlerin imanı bu türdendir. İkinci derece iman, “Ayn-el Yakin İman”dır. Yeri kalptir. Hakikatin nurunu henüz görmemiş olan dervişler, bu tür imana sahiptir.

Üçüncü ve en yüksek dereceli iman ise “Hakk-el Yakin İman”dır. Ruhsal sezgi gücüyle elde edilir. Sadece, Kâmil İnsanlara has imandır. Dinin, imanla hiç ilgisi yoktur, Yunus için. O:

“Din ü millet sorar isen,
Aşıklara din ne hacet.
Aşık kişi harap olur,
Işk bilmez din, diyanet” der.

Yunus için, dinsel ibadetler gereksizdir. Hatta, Tanrı’ya ulaşmayı engelledikleri için zararlıdır bile:

Oruç, namaz, gusülü hac, hicap aşıklara,
Aşık ondan münehhez, halis heves içinde.
Ey aşıklar, ey aşıklar, Işk mezhebi dindir bana,
Gördü gözüm dost yüzünü, yas kamu düğündür bana.
Oruç, namaz, zekat, hac, cürmü cinayettir,
Fakir bundan azaddır, hassı heves içinde”…

Yunus Emre, gerçeğin dinde veya onun kurallarında değil, insanın kendini bilmesinde yattığını savunur. O:

“İlim, ilim bilmektir,
İlim, kendin bilmektir.
Sen kendini bilmez isen,
Ya nice okumaktır”

diyerek, özellikle Kuran hıfzedenlere çatmıştır. Yunus:

“Dört kitabın manasın,
Okudum hasıl ettim.
Işka gelince gördüm,
Bir uzun hece imiş”

diyerek, tüm dinlerin, “Tanrısal Aşk” karşısında ne denli zayıf olduklarına işaret etmiştir.

Yunus Emre, sadece bağnazlığa ve yobazlara karşı çıkmakla yetinmemiştir. O, Tanrıtanımazları da Batıni doktrini öğrenmeye davet etmiştir.

“İnanmayan gel sineme,
Dost adını söyle, çağır.
Kefen donum pare kılıp,
Toprağından duru gelem”

diyen Yunus, beden yok olsa dahi, ruhun, her seferinde geri geleceğini, doğru yoldaysa, bu geri gelişlerin her seferinde, ruhun, daha da arınmış olacağını belirtmiştir.

Türk Dili’nin yanı sıra, Türk şiir sanatı da, büyük ölçüde Alevi-Bektaşi ozanlar ile günümüze ulaşmıştır. Yunus ve Hacı Bektaş gibi devlerin yanında, onların ardılları niteliğinde olan Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi ozanların, öz dillerine sıkıca sarılmaları sayesinde Türkçe, günümüz Türkiye’sinin resmi dili olabilmiştir.

Kaynak : Ezoterik Batıni Doktrinler Tarihi – Cihangir Gener

Dipnot : Gölpınarlı Abdülbaki, Yunus Emre, Varlık Yay., İst. 1971,s. 8.
 Ergüven Abdullah Rıza, Yunus Emre, Yaba Yayınları,Ankara, 1982 s. 29.
 Bayrakdar Mehmet, Yunus Emre ve Aşk Felsefesi, Türkiye
İş Bankası Yayınları, Ankara 1991, s.21.
Bayrakdar M., İe, s. 59

PAYLAŞ
Önceki İçerikUygurlarda Sanat
Sonraki İçerikAdli Tıp Dedektifleri: Delil Bırakmadan-Türkçe Dublaj
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER