Otomobil ve Türk Toplumu

248

1990’lı yılların başında özel bir banka televizyon reklamlarında Düşlerinizi ertelemeyin, gelin sizi otomobillendirelim diyor, reklamın ilerleyen bölümlerinde sadece ayakları görülen bir kadın evdeki erkeğe Macit beni otomobillendir diye sesleniyordu.Reklamın ilginç bir yönü tüketiciye salt bir otomobil sahibi olmak değil aynı zamanda üst sınıf otomobillerinde ulaşılmaz olmadığını vurgulamasıydı. Tüketime dönük bu kışkırtma, yalnızca cari gelir üzerinden değil, ileride umut ettikleri gelir seviyeleri üzerinden geleceğe borçlanarak yapılıyordu. Bu yaklaşım ise kökenini kapitalist sistemin temel güdülemesi olan, bir üst tabakaya tüketerek geçme, toplumsal konum ve saygınlığının özellikle teşhir edilebilecek otomobil gibi ürünler üzerinden tesis edilmesinden alıyordu.

Gerçekten de endüstriyel tüketim kültürünün temel öğelerinden birisi haline gelen otomobil, kaçınılmaz bir şekilde kendisi ile temas eden her kültürü kısa süre içinde etkisi altına almış, toplumları ve mekânlarını şekillendiren bir fenomen haline dönüşmüştür. İster sahibinin toplumsal konumunu simgeleme işlevi açısından, isterse mekânı yeniden tanımlama kudreti nedeni ile salt bir ulaşım aracı olmaktan çıkmış, aynı zamanda temel yapısında sorgusuz sualsiz kabul gören anlamlar içeren teknik bir obje haline gelmiştir.

Otomobil kültürü, XX. yüzyıl boyunca toplumsal farklardan bağımsız bir yayılım göstermiş, otomobil, modern yaşamın ve özgür bireyin bir yansıması olarak algılanmıştır. Türk toplumunda bu dönüşüme yabancı kalmamış, aşama aşama bu teknolojik objeyi tanımış, ilerleyen zaman içinde onu aşırı şekilde benimsemiştir. Türk toplumunun otomobile karşı tavrı diğer toplumlardan ciddi bir fark göstermemesine rağmen, yaşanan kronik gelir uçurumu bu objeyi sürekli olarak hedeflenen ve elde edilmesi zor olan bir arzu nesnesine getirmiştir.

Tüketimde mal çeşitliliğinin artması ile beraber özellikle XX. yüzyılda bir devrim yaşanmış, endüstrinin gelişmesi ve yaşanan rekabet farklı sınıfta birçok ürünün arz edilmesini sağlamıştır. Tüketimin giderek temel amaç haline dönüşmesi onun önemli bir rol ve sosyal statü aracı olmasının yolunu açmıştır. Gelirler arası farkların oluşması ise, bireylere bir sonraki hedefleri konusunda ipuçları verirken, daima bir üst tabakaya ait ürünlere öykünmeyi tetiklemiştir. Bocock’a göre günümüz tüketicisi fiziksel olarak pasif ancak zihinsel olarak tüketim ile kimlik oluşturmakla meşgul bireyler haline dönüşmüştür.

Otomobil, sahip olduğu vasıflar sayesinde tüketim kültürünün baskın bir kavramı haline gelmiştir. Yığın halde üretilmekte, gerek marka, gerek aynı marka içinde, gerekse vasıflar açısından çeşitlenmektedir. Otomobil dünyasının her cebe uygun bir modeli bulunmaktadır. Var olan modeller ise genellikle her sene yenilenmekte yeni özellikleri sayesinde tüketicinin önüne yeni hedefler koymaktadır. Otomobil dünyasında her zaman bir üst model vardır, ya da bir üst model üretici tarafından piyasaya arz edilecektir.

Belki de endüstrinin hiçbir ürünü, otomobil kadar bireyi ve toplumu şekillendirme kudretine sahip olmamıştır. Otomobil, öncelikle bireyi ve bireyin toplum ile ilişkisini yeniden tanımlamış, daha sonra kamu mekânının organizasyonunu kendi ihtiyaçları için dönüştürmüştür. Daha evvel lüks ve üst tabakanın bir ürünü15ve görgüsüz sınıfın bir gösteri aracı olan otomobil, kitle üretimi ile beraber özellikle batıda toplumun her tabakasının erişebileceği bir obje haline gelmiştir. At ile ortak yaşamın yerini alan otomobil ilk olarak kendini ifade etme daha sonra ise güçlü bir iletişim aracı olmuştur.

Türklerde Otomobil ile Tanışma Osmanlının otomobil ile tanışması konusunda birçok rivayet bulunmaktadır. Ancak bu konuda en muteber kaynaklardan birisi, otomobilin İstanbul’a gelişine şahit olan ve bu yeni taşıtın gündelik yaşamdaki yansımalarını biraz da mübalağalı şekilde makalelerine taşıyan ve bir İstanbul yazarı olan Sermet Muhtar Alus’tur. Alus, 19 Şubat 1940, yılında Akşam gazetesinde yayınladığı makalesinde İstanbul’daki İlk Otomobiller konusunu işlemiş; tanıklık ettiği otomobil hikâyelerini okuyucularına aksettirmiştir. Bu konudaki diğer bir kaynak ise gümrük kayıtlarıdır. Gümrük kayıtlarına göre, İstanbul’a gelen ilk otomobil, Reji İdaresi (Tütün İnhisarı) tarafından ısmarlanmıştır.. Üç sandık içinde demonte halde gümrüğe gelen bu aracın ne olduğu anlaşıldıktan sonra zatü’l hareke (kendi kendine hareket eden) adı takılmış ancak hükümetin İstanbul sokaklarının otomobil işletmeye uygun olmadığı görüşü ve otomobili yasaklaması neticesinde geldiği yere geri yollanmıştır. Alus’a göre II. Abdülhamit’e arabasına (ki atlı bir kupa arabasıydı) bomba konularak yapılan suikast otomobil’in Osmanlı topraklarına girişini bir müddet engellemiş ancak II. Meşrutiyet’in akabinde İstanbul caddelerinde görülmeye başlamıştır . Engin ise, suikastın yapıldığı 1905 yılında Romanyalı Prens Bisko’nun otomobili ile İstanbul’dan transit geçmek için izin aldığını ancak 1908 yılında bazı varlıklı ailelerin otomobil getirme hevesleri neticesinde II. Abdülhamit’in gerekli tedbirleri almak ve otomobili yasaklamak üzere hükümeti uyardığını belirtmektedir Alus, Yıldız’ın operetiçibaşısı, Muzika-yıHümayunlu kaymakam Stravolo’nun İstanbul’a ilk otomobili getirdiği iddiasına itibar etmeyerek, bilip gördüğü ilk otomobili İstanbul’a getirenin Şurayı Devlet Tanzimat Dairesi üyesi, Kalamış’ta mukim, Basra eşrafından Züheyr Zade Ahmet Paşa olduğunu savunur. Engin’e göre de Züheyr Zade padişahtan otomobil için izin alan ilk kişidir .Paşa’nın bir Rum şoför ve iki kızını da yanına alarak Fenerbahçe sokaklarındaki maceraları bir müddet gündemi meşgul etse de, zaman içinde Renault-Landaulet hızı ve gürültüsü ile ahaliyi rahatsız etmeye başlamış hatta kalabalığa karışan otomobil “… tazelerin (genç kızların) bayılmasına… yaşlı hatunların salavat getirip evliyalara adak adayıp üflemelerine” sebep olmuştur48. İstanbul’un diğer otomobillerinden birisi Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın Mercedes’idir. Hızı ile meşhur olan bu aracın abartılı olarak “… Beyazıt Meydanı’nda istop etse ancak Divanyolu’nda durabildiği” rivayet edilmektedir49. Ne yazık ki Paşa, 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı’nda bu otomobilin içindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür. Bu otomobil günümüzde İstanbul Harbiye’deki Askeri Müze’de sergilenmektedir. II. Meşrutiyet sonrasında İstanbul’da otomobil sayıları artmaya başlar. İstanbul’da zamanında en yaygın otomobilleri Fransa’nın Panhard, De Lahey, Renault, DelonayBelleville, Delage, Hollanda’nın Minevera ve İtalya’nın Fiat’ı dır50. Alus, Amerikan Ford’a ise (büyük olasılıkla meşhur Ford T Modeli) keçi ve tenekeden diye tu kaka sıfatını yapıştırarak itibar etmemekte, satışını Şişhane’de Yahudi Avigdor’un yaptığını ve bu aracı kullananların ayaktakımı ve Beyoğlu fahişeleri olduğunu söylemektedir . 1908-1914 yılları arasındaki dönemde, çoğu resmi olmak üzere, İstanbul’da 100-150 otomobilin olduğu tahmin edilmektedir .Bununla beraber, zaman içinde İstanbul’da taksiler de çoğalmaya başlamış, böylelikle pahalı da olsa halkın binebileceği bir taşıt haline gelmiştir. Alus, İstanbul’daki ilk taksicinin tütüncü Abdüsselam Efendi (Acem lakaplı) olduğunu söyleyerek şahsın iki adet Mercedes’i olduğunu belirtmektedir53Daha sonra bu araçlardan birine Alus’un halasının oğlu talip olmuş, 180 altına beklide ilk ikinci el otomobili satış gerçekleşmiştir. Bu araç, birçok masraflı sorun çıkartmaya başlamış, aracın motoru bir takacıya 100 altına devredilmiş ve halazade araçtan kurtulduğu için sadakalar bile dağıtmıştır. Birinci Dünya Savaşı ile beraber Almanya ile yapılan ittifak neticesinde çok sayıda otomobil İstanbul’a akar. Hatta bu dönemde İstanbul’da bir eğitim taburu ve şoför eğitim kursu açılır. Birçok paşa (Enver Paşa, Cemal Paşa vd.) silahla donatılmış otomobilleri makam aracı olarak kullanmaya başlar.Dönemin Donanma Mecmuası adlı derginin 27 Ekim 1915 tarihli sayısında Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal Atatürk, kendisine tahsis edilen bir otomobilin içinde poz vermektedir. Mustafa Kemal Nutuk’unda, sıklıkla Anadolu topraklarındaki meşakkatli otomobil yolculuklarına değinmekte ve bu aracın beyaz renkli bir Ford olduğu söylenmektedir.

Ataturk-araba Cumhuriyetin ilanı ile beraber Türkiye’de motorlu taşıt sayısı 1.490’a ulaşmıştır57. 1926 yılına gelindiğinde ise motorlu taşıt sayısı 3.200-3.304 tanesi otomobil, 1.000-1.200 tanesi kamyon ve 400 tanesi motosiklet seviyesindedir. Ülkede otobüs yoktur, otobüs yerine kamyondan devşirme omnibüsler kullanılmaktadır. 1924 yılında İngilizler tarafından yapılan yorumlarda, Türkiye motorlu araç pazarında Ford’un genel maksada yönelik araçları ile Fiat’ın ise üst sınıf araçları ile piyasayı belirlediği, Türkiye’de motorlu araç satışı yapabilmek için ağır ve güçlü görünüşe sahip ancak tasarrufun ve hızın pek önemli olmadığı araçları sunmak gerektiği söylenmektedir. 1939 yılına gelindiğinde ise motorlu taşıt sayısı 10.684’e (Otomobil: 4795, Otobüs:1457, Kamyon:4432) ulaşmıştır. Diğer taraftan Ford Motor Company 1929 yılında İstanbul’da bir montaj fabrikası kurmuş, Büyük Buhran’dan etkilenen fabrika 1934 yılında kapatılmıştır. Ford’un Türkiye’ye ikinci gelişi Koç Ticaret Şirketi sayesinde olmuş, 1955 yılında Türk Otomotiv Endüstrisi A.Ş.’nin kamyon fabrikası ve daha sonrada Otosan ve Çiftçiler A.Ş.’nin ikinci ve üçüncü kamyon fabrikaları izlemiştir. Bu fabrikadan daha önce, 1954 yılında ise Türk WillysOverlandLtd.’nin orduya cip ve kamyonet üretmeye başlamıştır. Otobüs üretimi ise 1963 yılında İstanbul Otobüs Karöseri San. A.Ş. tarafından Magirüs otobüslerinin montajı ile olmuştur.

Parla’ya göre otomobilden (kimi zaman atlı arabadan) bir alt kültür olarak, edebiyatta sahip olma ve olmama, güç kazanma ve kaybetme, amaçlılık ve amaçsızlık, olgunlaşma ve çocuksuluk, narsisizm ve fetişizm, parçalanmışlık ve kendi kendini yıkmanın anlatımında faydalanılmıştır.

Sanatta

En bilinen eserlerden olan Recaizâde Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası (1896) romanında Veblen’in aylak sınıfı tarzı bir yaşam süren Bihruz Bey, hayranlık ve gurur duyduğu atlı arabası ile görünür olabilmek için bahçe turları atmakta, ileride âşık olacağı hayat kadını Periveş’e kullandığı lando nedeniyle hayranlık duymaktadır.

Diğer bir roman, Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü’dür (1976). Romanda çocukluğu itilip kakılmayla geçmiş öksüz Bayram’ın Balkız ismini taktığı Mercedes’i76 ile çalışmak için gittiği Almanya’dan hayalleri ilememleketine dönüşü konu alınmaktadır. Bayram otomobili ile geçmişin izlerini silmeye,ezilmişliğin tüm yükünden kurtulmaya çalışmaktadır. Kişinin kendi ile hesaplaşmasına dönen yolcuğu talihsiz kazalar ile kâbusa döner ve Balkız’ın büyüsü giderek bozulur. Romanda Bayram otomobile tapınılası bir nesne gözü ile bakmakta onu insanbiçimleştirmektedir. Yücel’e göre insanlarda otomobili bir insan olarak görme düşüncesi yaygındır. Bayram’ın otomobili ile konuşması, kimi zaman kendi benliğinin yansıması olarak görmesi, kızması, gurur duyması bu duruma işaret ederken, yol boyunca diğer araçlarla girdiği rekabet aslında geçmişi ile girdiği rekabettir.

Aziz Nesin’in Medeniyetin Yedek Parçası(1955) ve Talip Aydın’ın Sarı Traktör’ünde (1958) gerçek kullanım amacından sapan bu araçların kimi zaman fetiş objesi kimi zaman gösteriş aracı olarak kullanıldığına dikkat çeker. Orhan Aksoy’un Taşı Toprağı Altın Şehir’inde (1978) Ökkeş (Levent Kırca) ve ailesi traktörün gücüne ve büyüsüne hayran kalır, traktör satın alabilmek için Adıyaman’dan İstanbul’a göç edip traktörün taksit parasını biriktirmek için çalışmaya başlayan bir aileyi konu almaktadır.

Azimli bir şekilde çalışarak otomobil sahibi olmak ve statü atlama düşüncesi Sinan Çetin’in tarafından 1982 yapımlı Çiçek Abbas filminin ana temasını oluşturmaktadır. Genel olarak bakıldığında Yeşilçam, otomobili zengin ve fakir ikilemini sergilemekte kullanılmıştır. 1950’li ve 60’lı yıllarda, genelde İstanbul’un gündelik hayatınıyapay modern motifler üzerinden anlatan filmlerde Amerikan otomobilleri zenginliği ifade etmekte başvurulan ana kaynak olmuştur. Bu dönem filmlerinde yoksul ancak temiz kalpli kızlar ve delikanlıların otomobille ilişkisi kimi zaman tamirci, kimi zaman ise taksi şoförlüğünden öteye geçememiştir[örn. Sana Layık Değilim, 1965; Gurbet Kuşları, 1964]. Bu dönemde istisna olarak kadın şoför kavramı ya gerçekten zengin, elit [örn. Beklenen Şarkı, 1953] ya da kaderin cilvesi sonucu taksicilik/şoförlük yapmak zorunda kalan bir o kadar maço karakterler[örn. Şoför Nebahat, 1960; Sana Dönemeyeceğim, 1969] üzerinden kurgulanmıştır. 1970’li yıllarda bir taraftan klasik Yeşilçam melodramları kent ve köy ekseninde devam ederken, diğer taraftan aksiyon filmleri boy göstermeye başlıyor, daha ziyade köyden kente göçün yarattığı çelişki komedi filmleri ile sergileniyordu. Yerli otomobillerin sinemada yavaş yavaş boy gösterdiği bu dönemde, mafya hala geniş Amerikan otomobillerinden vazgeçmiyordu [örn. Cemil, 1975]. Kötü kalpli zenginlerin, fiyaka peşinde koşan züppelerin tercihi de yine Amerikan otomobilleri idi [örn. Aile Şerefi, 1976].1980’lerin filmlerinde orta direk yerli otomobil hayali kurarken, üst orta sınıf otomobillenmiş,yeni zenginlerin ilk yaptığı iş yeni bir otomobil almak olmuştu. Ümit Efekan’ın YaYaYaŞaŞaŞa (1985) filminde futbola meraklı İlyas’ın (İlyas Salman) şansı yaver gider, kısa sürede Fenerbahçe’ye transfer edilir. İlyas’ın transfer parasıyla ilk yaptığı şey platonik aşkının gözüne girmek için bir adet BMW almak olur. Kartal Tibet’in Gırgıriye’sinde (1981) ise Güllü (Gülşen Bubikoğlu) ile Bayram (Müjdat Gezen) mutlu geleceklerinin hayallerini kurarken Güllü bir tane Mercedes diler. Dış ülkelere yapılan göç ve bunun sonucunda yaşanan dramlara seyirci kalmayan Türk Sineması’nda statünün simgesi Amerikan otomobillerinden giderek Alman menşeli Mercedes ve BMW gibi markalara kayar [örn. Postacı 1984; Alamancının Karısı, 1987]. Özellikle Mercedes marka otomobil kimi zaman hızlı zenginleşmenin, kimi zaman kötü kalpli sermayenin, bazen de yüksek bürokrasinin bir nişanesi olarak kullanılır. 90’lı yıllara gelindiğinde ise otomobil herkesin erişiminde olduğundan ister kentin caddelerinde ister köyün pastoral manzarasında dekorun ayrılmaz bir parçasıdır. Zenginlik ifadesi giderek üst segment marka ve modellere kaymıştır. 90’lar Türk sinemasına hâkim olan yabancılaşma, karakterleri yaşadığı aidiyet krizi, ait olamama, ait hissedememe sorunlarında çoğu zaman otomobil kurtarıcı bir rol üstlenmiştir. Örneğin Ömer Vargı’nın Her Şey Çok Güzel Olacak (1998) filminde eczacı kalfası Nuri (Mazhar Alanson) kendine ait korunaklı dünyasında üst sınıf otomobillerin resimlerini sürücü olarak kendi resimlerini iliştirmekte, kullanmasının nasip olmadığı sürücü eldivenini özenle saklamaktadır. Nuri’nin bu zaafı kardeşi Altan (Cem Yılmaz) tarafından fark edilir, çalıntı Porsche Carrera 4s ile kandırdığı Nuri, ilkelerinden taviz vererek dünyasını Altan’a açar.

Yazılar ve Süsler

Birey, eğer toplum içinde kendini dışa vurmak için yeterli iletişim araçlarına sahip değilse iletişim için farklı mecraları kullanma sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Günümüzde bu görevin bir bölümünü otomobiller yüklenmiştir. Her otomobil kendi başına görüntüsü ile bir iletişim olanağı yaratsa da, fabrikasyon görüntü çoğu zaman yetersiz kalmakta, bu görüntü süsleme, bezeme ve taşıt üstü yazılar ile çeşitlendirilmeye çalışılmaktadır. Sıradanlığı yok etmek, farklılaşmış bir araca sahip olma gibi, farlılaşarak görünür olma gibi çeşitli sebeplerle yapılan süslemelerin genelde otomobile teknik bir katkısı yoktur. Aksine bu tür süslemeler trafikte güvenliği düşürdüğü için yasaklanmaktadır. Ülkemizde de 2918 sayılı Kanun bu tür süslemeleri yasaklamakta, ancak buna rağmen birçok araç alındığı ilk günden itibaren süslenmeye devam etmektedir.

Cadde, Flaneur Kültürü Avare Gezginler ve Doğan Görünümlü Şahin

Kent bir ilişkiler mekânıdır. Kentin bazı mekânları, daha ziyade temel işletmelerin (Banka, posta hane, market ve toplu taşım hareket noktaları vb.) var olduğu caddeler zaman içinde sosyal ilişkilerin daha yoğun yaşandığı alanlara dönüşür. Bu tür mekânlara envai semtlerden akan kentli diğerleri ile sosyalleşir, bu tür yerlerin canlılığını kısa sürede farklı amaçlar için gelen müdavim kalabalıklar oluşturur. İlerleyen zamanda bu mekânların ana işlevi bu kalabalıkları ağırlamak, benzer şeyleri ilgi duyan insanları kaynaştırmak ya da en basitinden flaneur (avare gezgin) isteklerine hizmet etmek olur. Gezgin, daha ziyade avare kent gezgini, herhangi bir yere varmayı hedeflemeden gezen kimsedir. Kendi belirlediği güzergâhlarda kalabalıklara karışır, kalabalıklar içinde mutlu olur, hem gezer hem de seyreder.

sahinci-tayfa

Kentli flaneur artık günümüzde mobilize olmuştur. Otomobili ile kent sokaklarında gezer. Ancak hız ile ilgilenmez, yarışmaz. Kaldırımdaki insanları, yanından geçen otomobilleri ve otomobillerdeki yüzleri incelemekten zevk alır96. Amaçsız bir şekilde kentin caddelerinde aracını sürerken, görünür olmak, yüksek egzoz sesiyle ve aracında çaldığı popüler müzikle duyulmak ister. Bu avare aynı zamanda züppedir, seri üretilen aracını süsler, dönüştürür ve sanat yaratır97. Motorize flaneur teşhircidir, kendisini metal bir kutunun içinde saklasa da teşhir ettiği aracıdır. Kendi kişiliğini, hız, estetik ve güç algısını otomobilinde yansıtmak ister. İlgi çekmek için, yekvücut olduğu aracını diğer seri üretim araçlardan farklılaştırmak için çaba gösterir. Kimisi kendini karartılmış camların arkasına gizler, kimisi camlarını sonuna kadar açıp, içinde bulunduğu ruh duruma uygun yüksek sesli müzikle ifade eder. Kimisi için güç hız ile teşhir edilirken kimisi için motorun sesi bile gücü sunmak için yeterlidir.

Bireyselliğin, özgürlüğün ve gücün simgesi olarak algılanan otomobil, sağladığı kolaylıklar kadar bir fetiş nesne olarak her toplumu kısa süre içinde kendisine bağlamıştır. Otomobilin yarı kamusal konumu, onu hem görüntü üzerinden kurgulanan statik bir iletişim aracına çevirmiş, hem de bireylerin kendilerini dışa vurma ihtiyacı kısmen tatmin eden dinamik bir obje haline getirmiştir. Türk toplumunun geneli daha ziyade ekonomik nedenlerle otomobille geç tanışmış ancak otomobile karşı duyulan özlem kısa sürede bu nesnenin aşırı benimsenmesini sağlamıştır. Türk toplumunun otomobile karşı tavrında diğer toplumlardan ciddi farklar olmamasına karşın, toplumda kronik olarak mevcut olan gelir uçurumu ilk zamanlarda otomobilin sürekli olarak statü sembolü olarak görülmesini sağlamıştır.

Kaynak : SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi

PAYLAŞ
Önceki İçerikAvustralyalı Aborjinlerin Mitolojisi
Sonraki İçerikAntik Mısırda Ev Ve Aile
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER