Anadolu ve Mu Uygarlığı

681

Mu Uygarlığının, daha önce incelemiş olduğumuz kolonileşme hareketlerinde her iki ana kolonileşme hattının (Doğu ve Batı) üzerinde yaşamakta olduğumuz Anadolu toprakları için önemli bir yeri olduğunu görmekteyiz. Mu halkının bir kısmının Doğu koloni hattıyla Anadolu’ya gelip ilk atalarımızı oluşturduklarını, Batı koloni hattını incelediğimizde ise Mu kıtasının en önemli kolonilerinden birinin büyük Türk devletlerinden biri olan Uygurlar’ın ataları olduğunu görmekteyiz. Ayrıca tarih boyunca Anadolu’yla etkileşim içinde olan Mezopotamya bölgesindeki uygarlıkların atalarını da Mu’dan göç edenlerin oluşturduklarını biliyoruz. Anadolu’da yaşayan halkın en eskisinden en yenisine, yani en son göç olan Oğuzların göçüne kadar, bütün beslenme kaynağı Moğolistan’dır. Ve Moğolistan bölgesini de
MU’dan göç eden batı kolonilerinin bir kolu oluşturmuştur. Ortak atadan kaynaklanan en önemli mutasyon Kazakistan’daki M45 haplo grubudur. . Atlantislilerin göçü nasıl Mısır’ı meydana getirmişse, orayı kendileri için büyük bir göç yeri ve temel bir vatan yapmışlarsa, Mu Uygarlığı’nın insanları da Uygurları temel olarak seçmişlerdir. Dolayısıyla bütün bilimleri ve felsefeyi öz tohum olarak oraya nakletmişlerdir. Uygurların kaynağı bugünkü Moğolistan, Gobi Çölü ve Kazakistan’dır. Üstat Ergün Arıkdal’ın da belirttiği gibi; “Uygurların inanç, bilim, sosyolojik yaşam, insan ve doğa arasındaki denge, insanve kozmos arasındaki yapılar bakımından getirip bıraktıkları esaslar çok doğrudur. Büyük Uygur göçüyle birlikte Mu bilgeliği ve Atlantis teknolojisiyle yetişmiş olan büyük insanlık güçlerinin, zekâsı ve zihni de göç etti. Onların içinde karışmış birçok varlıkta tohum halinde kapasite mevcuttur. Bu kalıtımın artık ne Atlantis’te ne de Mu’da olmayışı, bunların sadece bir kısmının Mısır taraflarında, bir kısmının da Uygurlar’da kalışı çok önemlidir. Bu insanların en çok taşıdıkları özellik, duyular dışı algılamayla ilgili kodlardır. Bunlar mükemmel bir şekilde hiçbir bozulmaya ve eksilmeye
yer bırakılmadan o varlıklar tarafından göçlerle bu ülkeye, Anadolu’ya yeniden getirilmiştir. Kaybolmuş o yetenekler o insanlar tarafından tekrar yayılmıştır. Bu nedenle Anadolu insanının hepsi ister istemez sürekli bir şekilde üst planlarla irtibat halinde yaşar. Bizim iç yüzümüz sürekli bir şekilde ruhsal dünyaya dönüktür. Çünkü doğamızda, taşıdığımız DNAlarda bu tarafımız gelişmiştir. Bunlar, bize anavatanımız MU’dan, Uygur akımından intikal eden bir vazife mirasıdır. Anadolu insanının vazifesi, MU’da ve Atlantis’te olan, kendisinden sonraki büyük insanlık kitlesinin üzerine bırakacağı bilgi intikalini sağlamaktır. Mu Uygarlığı’nın bize naklettiği en büyük bilgilerden biri, tek olan ve kendi kendisiyle sınırlanmış olan bir Mutlak’ın,
bir Yaradan’ın ve bir yaratılışın olduğudur. Bu DNA’ya sahip olan varlıkların birinci temel ilkesi budur. Ve en büyük vazifeleri de bu ilkeyi yeniden yaratmak ve sahip olabilmek, hunu şuurlu bir şekilde yaşamanın yollarını sağlamaktır. Birçok bilgilerin uzaylılar tarafından insanlara verilmiş olması  gerekmez. Bizim elimizdeki birçok bilgi dedelerimizin dedesinin, belki bin kuşak ötedeki enkarne olmuş ruhsal varlıkların bıraktığı mirastır.”

Biliyoruz ki Anadolu’ya gelişimizden itibaren hem genetiğimizle hem de bulunduğumuz coğrafya ile farklılıkları yaşayan bir toplum olduk. Bizim kadar manevi gelişim sergileyen başka bir ulus yoktur. Dünya enerji kaymalarının da en yoğun yaşandığı yer olarak Anadolu bir sahne niteliğindedir. Dünya bu son döneminde Altın Çağ’da tamamen bilgiyle yaşayarak dünya okulunu tamamlayacak. Bu bir gerekirliliktir. Bu Dünya Rabbinin de Âlemlerin Rabbine vereceği bir sınavıdır. Tanrımıza lâyık olmanın tek yolu: Bilgi ile hareket ederek, dünya okulunu tamamlamak ve bir üst boyuta geçerek yeni dünyalara merhaba demektir.
BU YARIŞ NEDEN VAR?
Atlantis ve Mu battıktan sonra yapılan göçlerin sonunda oluşan şemayı bazı ezoterik bilgiler şöyle açıklamışlardır. Bu sebeple anlatımımıza aydınlık ve karanlık güçlerin gizli yeraltı merkezleri olan Agarta ve Şamballa’dan başlamak gerektiğini okuyucularımızla paylaşalım. Hayatımızın bilinmeyenli denklemleri halinde bulunan Agarta ve Şamballa’nın bütün insanlığı neden ilgilendirdiği gerçeklerini de anlatacağız. Bu konularda insanlığın fazla bilgi sahibi olmayışları bu misyonların kendilerini hep gizli tutmalarından kaynaklanmıştır. Ama tekâmül yolunda hızla ilerleyen insanlığa bu bilgiler açılmaya başlanmıştır. Yani bu bilgilerin bir kısmının açıklanmasına gözeticilerimiz tarafından için verilmiştir.

Kozmik kökenli daha başka bilgilerin olduğunu artık insanlık bilmek mecburiyetindedir. Balık Mu ve Atlantis kıtaları bilinmeyeni de yeni yeni öğrenmekte olduğumuz konular arasındadır. Birçok değişik kaynak bu konular hakkında değişik bilgiler vermişlerdir. Atlantis ve Mu ile ilgili Ezoterizmden kaynaklanan bilgileri incelerken Agarta ve Şamballa’yı da içine almak gerekmektedir inancındayız. Atlantis’in yaşanan parlak dönemlerinden sonra, insanlığın aşağıya çekiliş süreçlerine uygun olan dejenerasyon (yozlaşma-bozulma) gittikçe arttı. İyi ve kötü mücadelesi bütün hızıyla devam eder hale geldi. Atlantis iki kutba ayrıldı.

“Kozmik bilgileri kötü bir şekilde insanlann zararına kullanmaya başlayan ‘Belilal’in Oğulları’ yoğun bir şekilde ‘Kara Maji’ uygulamalarına yöneldiler. Para-psişik yeteneklerini bu alanda kullanmaya başlamaları o denli yoğunlaştı ki, kıtaların fiziki ve atmosferik dengeleri ciddi bir şekilde bozulmaya başladı. Bir’in Oğullarinın tüm iyi girişimleri sonuçsuz kaldı. Sonunda araları iyice açılan iki gurup arasında, tarihte ilk kez majik (büyü) yöntemlerin de kullanıldığı büyük bir savaş çıktı. Sayıca üstün olan Belial’in Oğulları yıllar süren savaştan galip çıktılar. Kazanan ‘Karanlığın Oğulları’ oldu. Kıtaların fiziki ve atmosferik dengeleri bu savaşta iyice bozuldu ve sonunda birbiri arkasına tufanların yaşanmasına sebebiyet verdi. Kıtaların tamamen sulara gömülmesinden önce her iki gurubun temsilcileri çevre kıtalara göç ettiler. ve kendilerine iki ayrı yeraltı merkezi kurdular. Bir’in Oğullarının kurduğu merkez ” Agarta , Belial oğullarının kurduğu merkez ” Şambala” adıyla anılmaya başlandı. Her iki gurubun ellerinde bulunan bilgiler aynıydı ama kullanım alanlan birbirlerinden son derece farklıydı. Yeraltında merkezleşen bu iki ayrı grup, çalışmalarını buralarda sürdürdüler. Agarta birçok inisiyeyi ve bazı peygamberleri gizli yeraltı merkezlerinde eğitti. Ezoterik bilgilerin tamamen unutulmaması için çeşitli inisiyatik merkezlerin kurulmasına ön ayak oldular. Şamballa ise dünya üzerinde yaşayan insanların bilgiden uzaklaşması için çeşitli faaliyetlere girişti. Dünya üzerinde yaşayan bizim devremiz insanlarından bazılarıyla irtibata girerek, asıl amaçlarını gizleyerek, onları kendi felsefeleri doğrultusunda eğittiler. Çeşitli kurum, loca, grup ve derneğin kurulmasına ön ayak oldular. (Ortaçağ’da yapılan ve şeytanı tasvir eden tablolardan birinin adı Belial’dir.) Bunların tekbir amaçlan vardı: İnsanları ‘Ezoterik Bilgi’den uzak tutmak. Bu gruplar uluslararası örgütlendiler. Hemen her ülkede merkez oluşturdular. Bazı kilit noktaları ellerine geçirdiler. Bütün bunlar olup biterken, dünyanın aşağıya iniş sürecinin de sonlarına gelindi. Bu süreçte ‘Şambala’ çok daha geniş taraftara sahip oldu. Bunun böyle olması dünyanın genel aşağıya iniş sürecine de uymaktaydı. Yani bilgisizliğe ve negatif enerjilere yatkın insanlık bu süreçte Şambala’nın yanında yer aldı. Bunlar ‘Kara Tarikat’ üyeleridir. Bu tarikatın amacı şöyle bir gelişim gösterir. İnsanları bilgiden uzak tutmak ve cahil bırakmak için, bir takım sırlarla insanların karşılaşmalarını önlemek amacıyla büyük bir organizasyon oluşturmuşlardır. Bu organizasyonun üyeleri tüm dünyaya yayılmış durumdadır. Bu tarikat gizlemli bilgileri ve belgeleri yöntemlice yok etme konusunda büyük bir başarıya ulaşmıştır. Bu kara cüppelilerin
uygarlık kadar eski olduklarıyla ilgili gizemli manada ciddi belgelerin bulunduğunu artık insanlık anlamaya başlamaktadır. Bunların üyelerine Kara Cüppeliler denir. Bu tarikat mensupları, tarih içinde yaptıkları inanılmaz komplolarla gündemde kaldılar. İskenderiye Kitaplığının birkaç kez yakıldığını ve gizemli bilgiler içeren kitapların yok edildiğini ve eski Mu kültürü ve sırlarını içeren belgelerin nasıl çeşitli entrikalarla ortadan kaldırıldığını tarih bilmektedir. İnsanlığın aşağıya iniş sürecinde ilerlemesinde önemli bir fonksiyon gördüler. Ve bunda büyük bir başarıya ulaştılar. Bu açıdan bakıldığında büyük bir vazife gördükleri söylenebilir. Ama artık işlerin değişme vakti gelmeye başlamış durumdadır. Şambala’nın etkinliğinin artık sonlarına gelinmiştir. Yani insanlık, genel inişten genel çıkışa geçme arifesinin eşiğine gelmiş ve burada durmaktadır. Şambala ve onun uzantısı konumundaki grupların etkisinden insanlık yakasım kurtarmak zorunda olduğu günlere doğru hızla ilerlenmektedir” Çok binlerce yıl önce başlayan ve günümüze kadar devam eden bu süreçten kuşkusuz ülkemiz de fazlasıyla nasibini almış durumdadır. Tevrat Allah’tan geldiği kabul edilen dört kutsal kitaptan birisidir. Tarih olarak ilk yazılan metni M.Ö. 900 yıllarını içine alır. Şimdi akıllara birçok soru kendiliğinden gelmez mi? Tek Tanrılı inanışı anlatan Mu dini 75.000 ile 200 bin yıllık bir zaman dilimini içermektedir. Tevrat bu zaman dilimi içinde Çok cüce bir zaman aralığı olarak göze çarpar. Ayrıca şöyle bir soruyu da sordurur. Acaba, önceki dinlerin ve insanların kaynağı ne idi? Mu dini Tek Tanrılı bir din olarak karşımıza çıkıvorsa ve öyledir; insanlığın dini ve sosyal tarihi yeniden yazılmalıdır. Hele, insanlık nereden gelip nereye gidiyor diye soranların çığ gibi arttığı bu zaman diliminde…
Bu gerçeğin anlatımının kolay olmayacağı inancını taşımaktayım. İnsan bildiğinden şaşmaz, felsefesinin kölesi olduğu müddetçe bu hal bir süre daha devam edecektir. Son zamanlarda bilimin çok hızlı bir şekilde hamle yapması bu süreci azaltacaktır, en azından biz böyle inanıyoruz. Tekâmülde son gelinen nokta diye bir olay asla mevcut değildir. Son denildiği andan itibaren yeni bir tekâmül süreci başlar ve bizim bu bilgilerimizle ulaşamayacağımız sonsuzluğa kadar sürer. Eğer sonlama gibi bir düşünceye sahipsek Tanrı’yı sonlandırmış oluruz. Çünkü bugün insanlık ölüm genini bulabilir miyizi tartışıyor? Düşünceler de Tanrı genini sorguluyor. İnsanın bu bilgi birikimlerini deneyimlemesi ve de hazmetmesi önüne başka bilinmeyenleri çıkaracaktır. Çünkü insanın yaratılışındaki gizem sadece mitolojilerde anlatılan; “insanyaratıldı” gibi basit bir cümle ile geçiştirilmeyecek kadar
önemlidir. İnsan görünümlü varlığın insan olmasındaki iki aşamalı olay, gizemini korumaktadır. İnsan ruh yönüyle Kadiri Mutlak’ın, madde yönüyle Rabbinin bir ürünüdür. Yani bu iki bilinmeyenin oluşturduğu, üçüncü bir antite olarak insan varlığı karşımıza çıkar. Bu insan varlığının nereden geldiğini arattırarak bir yere oturtmak araştırmalarımızın ana hedefini oluşturmaktadır. Kısaca Türk ve Dünya insanının serüvenini incelemek gerekir diye düşünüyoruz.

Tevrat’ın bile insanlık tarihi açısından yeni bir anlatım olduğunun ifadesini sizlere sunmak istediğim için böyle bir anlatımı uygun gördüm. İnsanlık bu güne kadar şu parola ile geldi. “İnsan her şeyi bilen ama bildiğini bilmeyen bir yapıya sahip varlıktır.” Bedenleşmenin sorumluluğu kişinin kendisini geliştirmesidir. Nasıl ki her gün istemesek de büyüyor, bedenimiz gelişiyorsa, ruhumuz da gelişmek zorunda. Gelişimi sağlayacak olan da beden sahibidir. Bu yaşamsal bir sorumluluktur. Dünya insanlığını ilgilendiren bu gizemli yaratılış bilimi (insanın nereden geldiğini anlatan) batılı bilim adamlarınca saptırılarak İncelenmektedir. Son zamanlarda konuya ilgi bir hayli artmış şekilde bilim arenasında tartışılmaktadır. Bizim buradaki misyonumuz bakış açımızdır.

Burhan Yılmaz – Türklerin Kozmik Kökenleri

PAYLAŞ
Önceki İçerikAgarta-Şamballa Hitler İlişkisi
Sonraki İçerikTürk Adının Kökeni
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER