Antik Mısır- Atlantis -Türkler “Yada” Taşı

330
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

Atlantis’teki bazı merkezlerde bulunan kristaller, kozmik enerjileri toplama ve dağıtım işlemlerinde etkin bir şekilde kullanılıyordu. Dev bir yansıtıcı gibi işlev gören bu merkezlerde büyük enerjiler odaklandırılıyor ve yansıtılıyordu. Dev yansıtıcılarda kullanılan bu kristallere, Edgar Cayce, medyumsal yollarla aldığı bilgilerde “Ateş Taşı” ismini vermiştir. Atlantis’teki bu enerji merkezleri, ilk başta “göksel –
ruhsal irtibat” için kullanılmaktaydı. Bu “Enerji. Merkezleri”nde aynı zamanda psişik olarak insanlar yenilenmekte ve fiziksel olarak da bedenlerini rejenere edebilmekteydiler. Böylelikle yaşlanmanın da etkisini en aza indirebilmekteydiler. “Kristal Enerji Merkezleri” olarak isimlendirilen ancak
niteliği tam olarak bilinmeyen bu ünitelerden, Atlantisliler daha sonraları enerji yayan bir kaynak yaptılar ve bunu geliştirerek ulaşım, iletişim ve yaşamın çeşitli alanlarında bu üniteleri kullandılar. Hatta doğa olaylarına bile, bu enerjilerle müdahalede bulunabilmekteydiler. Atlantis’te bu kristallere “Tuaoi Taşı?” ismi verilmekteydi. Ezoterik kaynaklarda “Kristal Enerji Merkezleri” ve “Ateş Taşı” olarak geçen bu yerlerde kullanılan maddenin tam olarak özelliği bilinmiyor. Gerçekten bir kristal midir yoksa günümüzde bilinmeyen başka bir maddesel yapı mıdır?… Buna net bir cevap halen getirilememiştir.
Edgar Cayce’nin medyumsal irtibat teknikleriyle elde ettiği dokümanlar arasında bu konuyla ilgili oldukça ayrıntılı bilgiler vardır. Bir fikir vermesi için hiç değilse birkaç tanesini sıralayalım:
Doğa güçlerinin, böyle ışınları ve etkinlikleri bir merkezde toplayan kristaller içinde biriktirilmesiyle,
gemileri yalnız deniz üslünde değil, havada da sevk ve idare etmeye başladılar. Ayrıca insan sesinin
ve vücüdunun bir yerden bir yere naklini sağladılar. Ateş Taşı” bugünkü deyişye (1943) amyantı andıran
bir maddeyle yalıtılmış olan bir binanın merkezindeydi. Binanın taşın yukarısında kalan kısmı oval
biçimindeydi. Belli açılarda kendi ekseni üzerinde hareket edebilen bu kubbe hem doğa enerjisini hem de kozmikenerjileri “Ateş Taşı”na aktarmaktaydı. Sonsuz enerjinin konsantrasyonu için hareket edebilen
bir kubbeydi. Bu kubbe uzayda sevk edilen gemilere direkt enerji uygulamasında araya hiçbir
engel girmemesi yani gemilerin hep görüş alanı için-de kalması için. raylar üzerinde yer değiştirebilecek
tarzda inşa edilmiş bir kubbeydi. Taşıtların sevki,bugün radyo titreşimleri sayesinde uygulanan uzaktan
kumanda yöntemini andıran indükleme yöntemiyle  yapılıyordu. Yani taşıtlar, enerji istasyonunun
merkezine yerleştirilmiş bir taşın ışınlarının geriye konsantre edilmesi yoluyla sevk edilmekteydi-
1er. Taşın hazırlanması devrin inisiyelerine düşerdi.” Taş ışınlarının uygulanmasıyla yanan bir tür ateş
sayesinde insanların vücutları şifa buluyor, hatta mucizevi bir gençleşme meydana geliyordu. Boylece
beden sık sık gençleşiyordu. Psişik güçler üzerinde de bu enerjilerin büyük bir etkisi vardı. Doğa enerjilerine de etki edebilmektetdiler demiştik. Edgar Cayce’nin aktardıklarından arada bazı
hataların da yapılmış olduğunu anlıyoruz. Bunlar kazara, yani yanlışlıkla çok yüksek frekanslara
ayarlanınca, ikinci deprem döneminin başlamasına  yol açtı.  Atlantis’in son döneminde ellerindeki bu imkanları negatif  alanda kullananların çıktığı ve böylelikle doğanın dengesinin  bozulduğu birçok ezoterik kaynak tarafından dile getirilmiştir.   Bu imkanları negatif alanda kullananları ezoterik  kaynaklar “Belial’in Oğullan” olarak nitelerler. Edgar Cayce ise bunlara “Şeytan ” anlamına gelen “Satan Oğullan ” ismini vermiştir:Bu merkezleıin “Satan Oğullan” tarafından kullanılması  volkanik püskürme ve depremlere  yol açtı. ‘Satan Oğulları’ söz konusu enerjileri yıkıcı  güçlere dönüştürmüşlerdi. Böylece yer altında, yerin derinliklerinde büyük patlamalara yol açtılar. Doğanın güçlü enerji deposundan gelen
büyük volkanik patlamalar ve depremler sonucu kıta önce beş adaya bölündü.Edgar Cayce bir zamanlar AtJantis’te kullanılan bu enerji merkezleriyle ilgili bilgilerin halihazırda üç yerde bulunduğunu ve gelecekte bunların ortaya çıkacağını ileri sürmektedir. Ateş Taşı’nın yapımına ilişkin dokümanlar hali
hazırda üç yerde mevcuttur.
1- Atlantis’in Poseidia bölgesinin günümüzde su
üstünde kalmış bulunan Bimini Adası yakınında.
2- Mısır’da
3- Meksika’da
Antik Mısır Uygarhğı’nda karşımıza çıkan bu konunun bir benzeri de, daha önceki yayınlarımızı takip eden okurlarımızın hatırlayacağı gibi, Orta Asya Eski Türk Yaşamı’nın içinde de yer almaktaydı…

Türkler’deki “Yada Taşı”nın Sihirli Gücü Çok eski devirlerden kalan yaygın bir inanca göre:
“Türkler ‘in atalarma göklerden gelen sihirli bir taş armağan edilmiştir. Bu taş her devirde Türk Samanları ‘nın ve büyük
Türk komutanlarının ellerinde bulunmuştur. Ve yine buinanca göre günümüzde hâlâ bu taşın önde gelen Şamanlar’ın ellerinde bulundukları iddia edilmektedir. Bu anlatılanların sadece bir inançtan ya da söylentiden ibaret olmadığını binlerce yıl öncesine ait eski Çin Tarihi Kaynağından da teyid etmektedir.

Eski Türkler’in de elinde bu tür bir taşın (Yada Taşı) bulunduğuna dair çok sayıda tarihi kayıt vardır. Çin Kaynakları tarafından tutulan bu kayıtlarda, Türkler’in bu taş vasıtasıyla istedikleri  zaman yağmur veya kar yagdırabildikleri uzun uzun  anlatılmaktadır. Atalarımızın istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdu-abildikleri, rüzgar estirip hatta fırtına çıkaıtabildiklerine dair  ilk tarihi belgede şunlar kayıtlıdır:
Türkler’in büyük ataları Hunlar’ın Kuzey’inde bulunan So sülalosinden idi. Oymağın Başbuğu Ananbu
idi. Bunlar yetmiş kardeş idi. Birincisi dişi kurttan  türemiş olup adı Içjini-nişibu idi. Içjini-nişibu
tabiatüstü özelliklere sahipti. Yağmur yağdırıp fırtına çıkartabilirdi.  Yine aynı Çin Kaynakları’nda 449 yılında meydana gelen bir savaş anlatılırken konuyla ilgili satırlara rastlıyoruz:
Evvelce Kuzey Hunlar’ın idaresinde bulunan Yüceban ahalisinde öyle kâhinler vardır ki, Cücenler’in
saldırışlarına karşı durduklarında çok şiddetli yağmur yağdırdılar, fırtına çıkarttılar. Cücenler’in onda
üçü sellerde boğuldu, soğuktan kırıldı.

İslâm Kaynakları’nda Türkler’in bir zamanlar ellerinde bulundurdukları taş; yağmur taşı anlamına gelen “Haccr-ül Matar” ya da “Seng-ı Cede” olarak isimlendirilmiştir. İslam Kaynakları’nda anlatılanlara baktığımızda, Türkler’in bu sihirli taşıyla Müslümanlar’in da yakından ilgilendiklerini görüyoruz.
İslâm tarihçilerinden İbn-ül Fakih’in kayıtlarında. Halife Ma’mun’un bu gizemli taş hakkında araştırma yapması için Nuh b. Esed’i vazifelendirdiği anlatılmaktadır. Nuh b. Esed Türkler arasında yaptığı incelemeler sonununda Halifeye, söz konusu haberlerin doğru olduğunu fakat olayın nasıl meydana geldiğini anlayamadığını bildirmiştir. İbn-ül Fakih tarihi kayıdarında, Horasan Emiri İsmail b.
Ahmet’in Ebul Abbas’a anlattıklarına da yer vermiştir:
Yirmi bin kişi ile Türklere karşı savaşa çıktım. Karşımızda baştan ayağa kadar silahlı altmış bin Türk vardı. Bunlardan bir kısmı bizim tarafa geçti. Bunlar bize Türklerin iri dolu yağdıracaklarını söylediler. Biz de onlara: “Sizin kalbinizden küfür hâlâ çıkıp gitmemiştir, böyle işleri hiç bir insan yapamaz” dedik. Onlar: “Biz haber veriyoruz, sizi ikaz ediyoruz, onların tayin ettikleri vakit yarın sabahtır ama siz daha iyi bilirsiniz” dediler. Sabah oldu. Korkunç bulutlar bizim üzerimizi kapladı. Herkes  korktu. Müthiş dolu yağdı. İbn-ül Fakih, bu olayla ilgili olarak İsmail b. Ahmet’in  iki rekât namaz kılarak, bu dolu fırtınasını daha sonra Türkler’in  üzerine yönlendirdiğini yazmaktadır. O devirde Arap  İslâm Orduları aynı zamanda Allah’ın askerleri olarak nitelendirildiği için, onlar adına böylesine gurur kırıcı bir olayla karşılaşmak kabul edilebilir bir şey değildi. Bu nedenle söz konusu dolu fırtınasını kıldığı namaz sayesinde Türkler’in üzerine  yönlendirildiğini yazarak konuyu noktalamasına şaşmamak gerekir.  Biz tekrar sihirli taşımıza geri dönelim…

Eski Türk Mitolojisi’ni oluşturan çeşitli efsanelerde de bu taştan bahsedilir. Hatta bu taşın nasıl kullanıldığı da kısmen açıklanır…
Bir örnek olması bakımından Er Gökçe Destanından konumuzla ilgili bir bölüm aktaralım:
…Yanındaki adamlar susadı. Er Kosay’a susuzluktan şikayet ettiler. Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının
altından “Cay Taşını çekip çıkarttı. Salladı, salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı. Yağmur
suyunu içtiler.
Abdülkadir İnan “Eski Türk Dini Tarihi” adlı kitabında “El-Lügat’ün Neviyye” isimli eski bir lügatta “Yada Taşı” hakkında şöyle bir açıklamanın yapılmış olduğunu yazar:
Yağmur boncuğu derler bir nesnedir ki, ona kurban  kanı sürülmekle yağmur yağar. Bu gizemli taşla ilgili elimizdeki tüm bilgileri yan yana getirdiğimizde, onun kullanım metotları olarak; taşın su içine
konulduğu, suyun üzerine asıldığı, birbirine sürtüldüğü veya taşın sağa sola hareket ettirilerek sallandığını görüyoruz. Bu konuda günümüze kadar gelen Farsça bir şiir “Yada Taşının kullanılmasıyla ilgili önemli çağrışımları beraberinde getirmektedir. Türkçe çevirisiyle aktarıyorum:
Şekilli bir taştır ki, her ne zaman ona dua edilse göğü yarar ve çokça bulut ve yağmur getirir, bu iş
Türkler arasında yaygındır.
Bu anlatımlardan taşın çalışma prensibiyle, düşünce enerjisinin onu yönlendirmesi arasında çok sıkı bir bağ olduğu  anlaşılıyor. Demek ki, düşüncelerle yönlendirilebilen bir  maddesel özelliği olan bir taşla karşı karşıya bulunmaktayız. Bu taşın en son hangi tarihe kadar kullanıldığı tam olarak  bilinmiyor ama bu taştan Osmanlılar’in da haberdar olduklarını  yine tarihi belgelerden anlıyoruz. ,
Şaban Şifaî’nin IV. Mehmet’e yazdığı “Risâle-i şifâiyye  fi beycini enva-i ahcar” isimli eserinin 14 sayfası bu taşla ilgili  önemli anlatımlar içerir.

Özetle aktarıyorum :
Hiç bulut olmadığı halde Yada Taşı ile yapılan işlemden  iki saat sonra bulutlar gökyüzünde görülmeye
başlar ve ardından bereketli yağmurlar yağar. Ne kadar gerekiyorsa ihtiyaç olunan kadarıyla yağmuru
yağdırmak Yadacı’nın hünerine bağlıdır.  Taşlar farklı renklere sahip olabilmektedir. Genellikle siyaha çalan toprak renginde olup üzerinde kırmızı noktalar vardır. Beyaz olup üzerlerinde  kırmızı noktalar olanlara da rastlanmıştır. Büyüklükleri bir kuş yumurtası kadardır.Kaşgarlı Mahmut’un verdiği bilgilerle, bu anlatımlar büyük  bir paralellik gösterir. Kaşgarlı Mahmut söz konusu taşın  iki türlü olduğunu ve bazı yörelerde birine “Örünk Kaş diğerine ise “Kara Kaş” denildiğinden bahseder. Örünk sözcüğünün
Doğu Türk Lehçesi’nde ak yani beyaz anlanına geldiğini de hatırlattıktan sonra özetimize devam edelim…
Dolu afetinde tarlaları korumak için taş yüksekçe bir yere asılır ve ona dokunulmaz. Onu ancak bu işin sırrını bilen Yadacılar kullanabilir. Taşların birbirlerine sürtülmesi ve bir tas suyun içine taşın atılması ile bu işlemler uygulanır. Aneak bu işlemleri  sırrı bilen kimselerin (Yadacılar’nı) yapması  gerekir. Aksi takdirde arzu edilen sonuca ulaşılmaz.  Taşı suya atmak yeterli değildir. Bu anlatımlar da taşın kullanımı ile ilgili yukarıdaki tespitlerimizi  doğrular niteliktedir. Ayrıca bu taşın sadece kullanım  metodunu bilenlerin elinde işe yaradığını anlatması da önemlidir. Şimdi bu taşın gerekli metotlara uyulmadan kullanıldığında ne tür sonuçlan beraberinde getireceğini gösteren; 13.Yüzyıl’da yaşanan ve tarihi kayıtlara geçen bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Velaşgerd önüne gelince yöredeki halk bize şiddetli sıcak, kuraklık ve hayvanları rahatsız eden sineklerden
çok şikayet ettiklerini bildirdiler. Bunun üzerine taşlarla yağmur yağdırtmaya karar verildi. Merasimi bizzat Sultan idare ediyordu. “İlk başta ben buna inanmıyordum. Fakat sonradan bunun birçok tecrübelerle gerçek olduğuna gözlerimle şahit oldum.” diyen S.A. Nesevi olayın gelişimini şöyle anlatmaya
devam ediyor:
Bu kez de geceli gündüzlü, ardı arkası kesilmeden yağan yağmurdan halk şikayert etmeye başladı. Yağmur
sihri yapıldığına halk pişman oldu. O kadar çok yağmur yağdı ki,her taraf çamur ve bataklığa döndü. Sultan’ın çadırına bile girilmez oldu. Yağmur dinmek bilmiyordu. SEL ne var yoksa her şeyi  mahvetti. Bir ara sütninesinin Sultan’a şunları söylediğini işittim:
“Sen bir hüdâvent alemsin…. Fakat yağmur yağdırmakta değil… Çünkü böyle bir tufan çıkartmakla
hata. ettin… Senin yerinde başka birisi olsaydı bunu yapmazdı, sadece elverecek kadar yağdırırdı”
Bu tür taşların yanlış kullanımının ne tür sonuçlar doğuracağını göstermesi bakımından yukarıdaki tarihi kayıtlar son derece önemlidir.
Kaldı ki, bu taşların Atlantis’te kullanılanların küçük birer örnekleri olduğu düşünülecek olursa, Atlantis’teki bu tür  taşlardan oluşan devasa enerji merkezlerinin negatif alandaki kullanımının, nasıl büyük bir doğal afetler zincirine neden olduğu sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

Kaynak : Antik Mısırın Sırları -Ergun Candan

PAYLAŞ
Önceki İçerikPiramitleri Yapan Teknoloji
Sonraki İçerikEzoterizm’de Dünden Bugüne Taş Kültü ve Asalar
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER