Çin Simyası

430

Çin’de mistik metalurji ile simya arasında kopma olmadığını bir ölçüde söyleyebiliriz. Marcel Granet’in dikkat çekmiş olduğu gibi “Taoculuk büyülü sanatların ve ilk güçlerin sırlarını ellerinde tu­tan en ayrıcalıklı kişiler olan demirci loncalarına kadar gider. ” Şu halde simya teknikleri Taocu ve Yeni Taocu çevrelerde yayılmıştır.

Çinli simyacının “durumu” arkaik demirci ya da mistiğinkiyle ·aynı ola­mazdı. “Simya fırınını antik demircilikten miras alan Taocularda, ö­lümsüzlük artık (en azından ikinci Han hanedanından beri) büyü bir aracın dökülmesinin bir sonucu değildi (böyle olunca demirci ocağı için bir kurban sunulması gerekirdi), ölümsüzlük “tanrısal zincifreyi” üretebilene aitti. O andan sonra yeni bir tanrısallaşma aracı elde edildi: Tanrılara benzemek için sıvı altın ya da zincifre içmek yeterliy­di.

Özellikle Yeni Taocu dönemde simyacı Çin toplumunun dönüşü­mü nedeniyle sakatlanmış ya da bozulmuş bir “eski hikmeti” yeniden bulmaya çabalıyordu. Simyacı hem bir zanaatkar hem de bir okur-ya­zardı: Öncülleri -avcılar, çömlekçiler, demirciler, dansçılar, tarımcı­lar, esrikler- erginlenme ve “meslek sırlarıyla,” sözlü olarak aktarı­lan geleneklerin tam ortasında bulunuyordu. Taoculuk yüzünü kısa sürede bu geleneklerin temsilcilerine sempatiyle, hatta coşkuyla dön­müştü; bu durum Taocuların “halka ait boş inançlara” hayranlığı ola­rak ifade edildi; perhiz , beden eğitimi, koreografi, nefes alıp verme, esrime, sihir teknikleri, ayrıca şamanizm ve ruhçu vb. tekniklerdi bunlar.

Dolayısıyla Taocu simyacıların kaçınılmaz yeniliklere karşın ön-tarihsel bir geleneği ele alıp sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Demirci birlikleri ve erginleyici meslek­ sırlarını içeren ritüel bütüne gelince; bunun yapısıyla ilgili bazı bilgi­ler Çinli simyacılara aktarılmıştır.Bir us­ta tarafından erginlenme ve gizlerin erginleme sırasında aktarılması uzun süre simya öğretimi için bir kural olmayı sürdürmüştür.

H. Dubs’a göre ilk belgenin tarihi M.Ö. 144’tür. O yıl sahte altın ya­panların halk önünde idam edileceğine ilişkin bir kraliyet emri çıka­rılmıştır. Başka yerlerde olduğu gibi Çin’de de simya ikili bir inançla betimlenir: Metallerin altına dönüştürülmesi ve bu sonucu elde etmek üzere yapılan işlemlerin “soteriyolo­jik” değeri.

Bu iki inanca ilişkin kesin kaynaklar Çin’de MÖ IV. yüzyıldan iti­baren belirlenmiştir. Mencius’un (Mengzi) bir çağdaşı olan Tsou Yen herkes tarafından simyanın “kurucusu” olarak tanınmaktadır. M.Ö. II. yüzyılda simya altınının hazırlanması ile uzun ömrün, ölümsüzlüğün elde edilmesi arasındaki bağ Liu An ve diğer yazarlar tarafından açık­ça belirtilmiştir.

Çin simyası özerk bir disiplin haline gelirken şunları kullanmıştır: Geleneksel kozmolojik ilkeler; ölümsüzlük iksiri ve ölümsüz ermişlerle ilişkili mitler; hem ömrü uzatmayla, hem mutlulukla ve hem de tinsel iç­tenlikle ilgili teknikler.

Bu üç öğe -ilkeler, mitler ve teknikler- ön-tarihin kültürel mira­sıydı ve bunları ilk belgelerin tarihine bakarak değerlendirmek yanlış olur. “Altın hazırlanması,” “ölümsüzlük içkisinin” elde edilmesi ve Ölümsüzlerin “anılması” arasındaki işbirliği açıkça görülür: Luan Tai imparator Wu’nun huzuruna çıkar ve bu üç mucizeyi gerçekleştirebi­leceğine yemin eder ama yalnızca ölümsüzleri “maddeleştirmeyi” ba­şarır .

Büyücü Li Çao-Kiun Han hanedanlığından İmparator Wu Ti’ye şunu önerir: “Fırına (tsao) kurban sunun, (doğaüstü) varlıkları çağıra­bileceksiniz; (doğaüstü) varlıkları çağırdığınızda zincifre tozu sarı altına dönüşecek; sarı altın elde ettikten sonra bundan yiyecek ve içecek kapları yapabileceksiniz, böylelikle ömrünüz uzayacak. Ömrünüz u­zarken denizlerin ortasında, P’ong-lai Adası’ndaki kutluları (hsien) gö­rebileceksiniz. Onları görünce ve fong ve çan kurbanlarını sunduğu­nuzda artık ölmeyeceksiniz.”

Demek ki iksir arayışı “Ölümsüzlerin” yaşadığı uzak ve gizemli adalar arayışıyla ilgilidir: Ölümsüzlerle karşılaşmak insanlık duru­munu aşmak ve zaman dışı ve kutlu bir varlığa kavuşmak demektir. Uzak adalarda ölümsüzleri aramak Tsin hanedanının ilk İmparatorla­rını (M.Ö. 219)ve Han hanedanlığından İmparator Wu’yu meşgul et­miştir (M.Ö. 110).

Altın arayışı aynı zamanda tinsel bir arayıştı. Altın üstün nitelik­lere sahipti: Yeryüzünün “Merkezinde” bulunuyordu ve çüe (arsenik sülfürü ya da sülfür) ile sarı cıva ve öte dünya hayatı (“sarı kaynak­lar”) ile mistik bir biçimde bağlantılıydı. Çin’de metallerin doğal olarak dönüşüme uğramaları inancı yaygındı.

Simyacının yaptığı şey yalnızca metallerin büyümelerini hızlandır­maktır: Tıpkı Batılı meslektaşı gibi Çinli simyacı da Zaman’ın ritmi­ni hızlandırarak Doğa’nın işine yardım eder. Altın “kusursuz,” kirlerden “arınmış” bir metal oldu­ğundan simya işlemi örtük olarak Doğa’nın mükemmelleşmesini, ya­ni sonuç olarak özgürlüğünü amaçlar. Metallerin yerin derinliklerin­de büyümesi, insanı tensel ve düşkün durumuna “bağlayan” aynı za­mansal ritimlere uyar: Simya işlemiyle metallerin büyümelerini hız­landırmak demek metalleri Zaman Yasası’ndan azat etmek demektir.

Kozmolojik ilke yang’a dahil olduklarından altın ve yeşim bedeni çürümeye karşı korur. “Ölünün dokuz deliğine altın ve yeşim koyu­lursa çürümeye karşı dayanıklı olacaktır,” diye yazar simyacı Ko Hung. Tao Hung-Çing de (V. yüzyıl) şu belirlemelerde bulunur: “Es­ki bir mezar açıldığında içindeki ceset canlı gibi duruyorsa bilin ki, bedenin içinde ve dışında fazla miktarda altın ve yeşim vardır. Han hanedanlığının kurallarına göre hükümdarlar ve beyler bedenleri çürümesin diye incilerle, yeşim kılıflarla süslenmiş giysilerle birlikte gömülürler.

Aynı nedenlerle simya altınından yapılmış sürahilerin özel güçleri vardır: Ömrü sonsuzca uzatırlar. Ko Huang şöyle yazar: “Eğer bu simya altınından tabak çanak yaparsanız ve bunlarla yiyip içerseniz uzun yaşarsınız.” Aynı yazar başka bir yerde: “Gerçek in­san altın yapar, çünkü onu ilaç gibi kullanarak (yani besin gibi sindi­rerek) ölümsüz olmak ister.”diye yazar. Ancak etkili olmak için al­tın “hazırlanmalı,” “yapılmalı”dır. Simyevi süblimasyon ve dönüştür­me yoluyla üretilen altının üstün bir canlılığı vardı, bu sayede ölüm­süzlük elde edilebilirdi.

“Bütün Ölümsüzlerin Yaşam Öyküleri” be­lirtilen bir rivayete göre, iksire düzülen bir methiyenin yazarı Wei Po-yang “ölümsüzlük haplarını” yapmayı başarmıştı: ” Çömezlerinden biri ve köpeğiyle birlikte bu haplardan içtiler ve yeryüzünü etleriyle, kemikleriyle terk edip diğer ölümsüzlerin arasına karıştılar.”

Taocu üstatların en son amaçları olan “bedensel ölümsüzlük” ge­nellikle laboratuvarda hazırlanmış iksirler içilerek elde ediliyordu.”Dış simya” uzmanı VII. yüzyıldaki büyük iyatrokimyacı Sun Ssu-mo, iksirlerin etkisini ve bunların geleneksel reçetelerle ya­pılabileceğini yadsımaz. Tan çing yao çueh (Klasik Simyacıların Temel Formülleri) adlı yapıtının Önsöz’ünde Sun şöyle yazıyor: “Eski zaman­ların kitaplarını bir bir okudum: Hepsi de iksirin etkisiyle çömezin bedeninde kanatların çıktığı ve çömezin havaya yükseldiği konusunda hemfikir. Böyle şeyleri okurken içimde hep dayanılmaz istekler uyan­mıştır. Tek üzüntüm Tanrısal Yol’un o kadar uzak, bulutlar arasındaki patikaların da o kadar ulaşılmaz olmasıdır. Boşu boşuna göğe ba­kar, oraya nasıl ulaşacağımı bilemezdim. Ateşte cevherleri döngüsel olarak dönüştürüp sağlamlaştırarak iksir hazırlama tekniklerini, ayrı­ca içilebilir yeşim ve sıvı altın yapımını sağlayabilecek diğer formül­leri denemeye başladım. Ancak bu teknikler gizemli ve çok zor, anla­şılmaz ve sonu belirsiz. İçrek yetileri olmayan biri bunları nasıl anla­sın ki?” Ancak önsözün biraz ilerisinde Sun okuyucuya güvence ve­riyor: “Bu kitapta topladığım simya formüllerinin çoğunu şahsen de­nedim ve hep de en iyi sonuçları elde ettim. Bundan başka gerekli bü­tün bilgileri de verdim. Eğer bunlar dikkatlice izlenirse başarı kesin­dir.”

Simya Çin düşüncesinin çok iyi tanıdığı mikrokozmos ile makro­kozmos arasındaki geleneksel eşleştirmeyi benimser. Evrensel beşli wu-hsing (su, ateş, odun, altın, toprak) insan bedenindeki organlarla eşleştirilir: Kalbin esası ateştir, karaciğerinki odun, akciğerinki me­tal, böbreklerin esası su, midenin esası topraktır.İnsan bedeni olan mikrokozmos da simya terimleriyle yorumlanmıştır. “Kalbin ateşi zincifre gibi kırmızıdır, böbreklerin suyu kurşun gibi karadır” diye yazıyor, ünlü simyacı Lü Tsu’nun yaşam öyküsünün yazarı (M.S. VIII. yüzyıl).

Makrokozmosla eşleştirilen insanın bedeninde, kozmosu oluşturan bütün ögeler ve kozmosun döngüsel yenilenmesini sağlayan bütün yaşamsal güçler vardır. Yalnızca bazı özleri güçlendirmek ye­terli olacaktır. Zincifrenin önemi buradan gelir; yalnızca rengiyle de­ğil (kan rengi, yaşam ilkesi) ateşe koyuldugunda cıvaya dönüşmesi bakımından da önemlidir. İçinde ölüm yoluyla yeniden türemenin sırrını barındırır (çünkü yanma ölümü simgeler). Sonuçta insan bede­ninın sürekli yenilenmesini sağlayabilir; kısaca ölümsüzlüğe ulaştıra­bilir.

Taocu Ölümsüzlerle ilgili efsanevi yaşamöyküsü derlemesi olan Lie-sien Tchouan -Lieou Hiang’a atfedilir (MÖ 77-76), zincifreyi ömür iksiri olarak zikreden en eski metinlerden biridir. “Han hanedanından ilk imparatorların iktidarları sırasında simyacılar zincifreyi altın elde et­mek için kullanıyorlardı (altın tüketilmiyordu ama sihirli kapkacak yapılıyordu, ki bu da ara aşamaydı). Ancak milattan sonra ilk yüzyıl­lardan sonra zincifre yutulmasıyla bedenin kıpkırmızı olacağına ina­nılır oldu.”

Lie-sien Tchouan’a göre bir vali “üç yıl boyunca zincifre yuttu ve tanrısal hafif zincifre karını elde etti. Bundan da beş yıl tü­kettikten sonra artık uçarak dolaşabiliyordu.” Tch’e-fou cıva yapa­bilmişti ve potasyum nitrat ile yuttuğu zincifreyi arıtmıştı bu per­hizden otuz yıl sonra bir delikanlıya dönmüştü, kılları ve tüyleri kıpkırmızıydı.

Ancak zincifre özellikle ersuyunun damıtılması yoluyla insan be­deninde de üretilebilirdi. “Taocu hayvanlara ve bitkilere öykünerek kendini baş aşağı asar, ersuyunun özünü beynine akıtmaya çalışır. ” Ünlü zincifre tarlaları, tan-t’ien’ler beynin ve karnın en gizli yerinde bulunur: Ölümsüzlük embriyonu simyevi olarak buralarda hazırlanır.

Bu “zincifre tarlalarının” bir diğer adı K’un Lun’dur. K’un Lun hem ölümsüzlerin evi olan ” Batı Denizinin Dağı”dır hem de “bir mağarayı andıran odaya” (tong-fang, aynı zamanda gerdek odasını ifade eden te­rim) ve “nirvanaya” (ni-wan) sahip beynin gizli bir bölgesidir. “Bura­ya mistik tefekkür yoluyla girmek amacıyla,” yaratılmamış dünyanın ezeli, cennetsi, “bilinçsiz” haline benzeyen bir “Kaos” durumuna (houen) geçilir.

İki ögeye özellikle dikkate etmek gerek: mitsel K’un Lun Dağı ile beynin ve karnın gizli bölgeleri­nin eşleştirilmesi; tefekkür yoluyla gerçekleştiğinde bu gizli “zincifre tarlala­rına”na girişi ve böylelikle ölümsüzlük embriyonunun simyevi olarak hazırlanmasını saglayan “Kaos” durumuna yüklenen rol.

Batı Denizi Dağı, ölümsüzlerin yurdu olan, “küçük dünya”nın, minyatür bir evrenin, geleneksel ve çok eski bir imgesidir. K’un Lun Dağı’nın iki katı vardır: Dik bir koni, ters çevrilmiş başka bir koninin üzerindedir, tıpkı simyacıların fırınları gibi. Ama su kabağının da üst üste binmiş iki küresi vardır; su kabağı kozmosun minyatürüdür ve Taocu ideoloji ve folklorda önemli rol oynar. Su kabağı biçimindeki bu mikrokozmosta Yaşam’ın ve Gençli­ğin kaynağı yer alır.

Simya işlemleri için kaçınılmaz olan meditasyonun yarattığı “Ka­os” durumu ise bizim konumuzla birçok bakımdan ilgili görünüyor.
Öncelikle bu “bilinçdışı” durum (embriyonun ya da yumurtanın du­rumuna benzetilebilir) Batı simyasındaki materia prima (ilksel madde), massa confusa (katışık kitle) arasındaki benzerlik. Materia prima yalnızca cevherin ilk hali olarak değil, simyacının iç deneyimi olarak da anlaşılmalıdır.

Maddenin mutlak belirsizlik biçimindeki ilk haline indirgenmesi iç deney düzeyinde doğum öncesi duruma; embriyon durumuna dönüşe denk düşer. Regressus ad uterum (rahme geri dönme) yoluyla yeniden gençleşme, ömrün uzaması teması Taoculugun ana motiflerinden biri­dir. En çok kullanılan yöntem “embriyon soluması”dır (t’ai-si). Ama simyacı embriyon durumunu, fırınında malzemeleri katıp katıştırarak da elde edebilir.

Hem Taocuların hem de Batılı simyacıların yücelttikleri bu “rahme dönüş” aslında kültürün henüz ar­kaik katmanlarında belirlenen daha eski ve daha yaygın bir tasavvu­run gelişmiş halidir: Dünya’nın kökenlerine doğru simgesel olarak inme yoluyla, yani kozmogoninin yeniden canlandırılması yoluyla sağaltma.

Çok sayıda arkaik terapi, dünyanın yaratılışının ritüel ola­rak yinelenmesini içerir; bu da hastanın yeniden doğmasını ve içinde dokunulmamış yaşam güçleriyle yeni bir varlığa kavuşmasını sağlar. Çinli Taocular ve simyacılar bu geleneksel yöntemi ele almış ve ta­mamlamışlardır: Bunu kimi özel hastalıkların sağaltımında kullan­mak yerine öncelikle insanı zamanın yarattığı aşınmalardan, yani yaş­lılık ve ölümden korumak için kullandılar.

Belirli bir çağdan sonra dış simya (wai-tan) dışrak olarak görül­müş ve yogacı türdeki (nei-tan) ve tek “içrek” simya olarak belirlenen iç simyayla zıtlaştırılmıştır. Nei-tan içrek hale gelmiştir, çünkü sim­yacı iksiri mistik fizyoloji yöntemleriyle, bitkisel ya da madensel cevherleri kullanmadan kendi bedeninde üretir.

IX. yüzyıl sonu X. yüzyıl başında yaşamış olan Peng Hsiao, Ts’an T’ung Ç’i risalesiyle il­gili yorumunda, somut cevherlerle uğraşan dışrak simya ile yalnızca bu cevherlerin “ruhlarını” kullanan içrek simya arasında açık bir ay­rım yapar.

Simyanın çileci ve tefekkürcü bir tekniğe dönüşmesi, Zen okulla­rının gelişimi sırasında Xlll. yüzyılda doruğa ulaşır. Tao-Zen simya­sının önemli temsilcisi, Po Yu-Çuan adıyla da bilinen Ko Çang­ Keng’dir. İçrek simyanın üç yöntemini şöyle açıklar: İlkinde beden kurşun görevi görür, kalp cıva görevi; “meditasyon” (dhyana) (simya işine) gereken sıvıyı, zeka kıvılcımları da gereken ateşi verir.

Ko Ç’ang-Keng şunları ekler: “Bu yöntemle genelde on ay süren bir gebelik göz açıp kapayıncaya kadar geçebilir.” Kesinlik anlamlıdır; Çinli simyacı çocuk yapma sürecinde Filo­zof Taşı’nı üretebileceğine inanır. Doğurma ile Taş’ın üretimi arasın­daki benzerlik Batı simya yazılarında örtük olarak vardır (örneğin ateşin kabın altında kırk hafta yanması gerektiği söylenir ki, bu süre insanlarda embriyonun rahimde kalma süresidir).

Simya süreçlerinin, bizzat çömezin bede­ninde olup bittiği için metallerin “kusursuzlaşması” ve dönüşmesi as­lında insanın kusursuzlaşıp dönüşmesine denktir. İçrek simyanın bu pratik uygulaması geleneksel Çin sisteminde İnsan-Evren eşleşmesi­nin örtük anlatımıdır: Belirli bir düzey üzerinde çalışıldığında diğer bütün denk düzeylerde sonuçlar alınıyordu.

Ko Ç’ang-Keng’in önerdiği diğer içrek simya yöntemleri benzer bir sürecin değişkelerini temsil eder. İkinci yöntemde bunlar fizyolojik ve psişik düzeylerde gerçekleşir: Gerçekten de kurşun ögesinin yerini ne­fes,cıva ögesinin yerini de ruh alır. Bunun anlamı şudur: Simya ya­pıtı nefes alıp verme ve psişik aşamalarda çalışarak gerçekleşir, yani bir tür yoga (nefesin tutulması, psiko-mental sürecin denetlenip dur­durulması) yaparak. Nihayet üçüncü yöntemde ersuyu kurşunun, kan cıvanın, böbrekler suyun, tin de ateşin yerini tutar.

Solumayı durdurmanın en son aşamasına ulaşarak ritim kontrolü çalışmalarına gelince, birkaç yüzyıldan beri Çinli simyacının disipli­nine girmiş bulunuyordu. Pao Pu’tzu yeniden gençleşmenin bi kalp atımı boyunca nefesin durması sonucu elde edildigini yazar: “Bir yaş­lı bu aşamaya geldiğinde delikanlıya dönüşecektir.”

Hint etkisiyle ki­mi Yeni Taocu mezhepler, tıpkı “sol el” Tantracıları gibi nefesin dur­durulmasını, ersuyunu ve psiko-mental akışı tutmanın bir yolu ola­rak görüyordu; Çinlilere göre hem nefesin hem de ersuyunun tutulması ömrü uzatıyordu. Ama Lao-tseu ve Tchouang Tseu daha o za­manlar “yöntemli soluma”yı bildiklerine ve “embriyon solumasını” başka Taocu yazarlar da yücelttiğine göre nefesle ilgili tekniklerin yerelliği sonucuna varabiliriz: Bunlar tıpkı diğer birçok Çin tekniği gibi ön-tarihsel gelenekten geli­yorlardı; bunlar ayrıca kusursuz kendiliğindenliği ve hayat veren sonsuz mutluluğu elde etmek için reçeteleri ve talimleri içeri­yorlardı.

“Embriyon soluması”nın amacı embriyonun ana rahmindeki nefes alıp verişine öykünmekti. “Kaynağa, kökene dönerek insan yaş­lılıktan kurtulur, embriyon durumuna döner” diye yazar T’ai-hsi K’eou Kiue’nin (Embriyon Soluması Için Sözlü Formüller) önsözünde. Şu halde önce de gördüğümüz gibi simyacı başka yollarla da bu “kökene dön­me” etkinliğini uygulamaktaydı.

Kaynak : Mircea Eliade- Demirciler Ve Simyacılar.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER