Henry Schliemannın Gizli Vasiyetnamesi

428

Truva şehrinin, Pelasg’lar tarafın­dan kurulmuş olduğu söylenir. Eski efsanelere ba­kılırsa, bu şehrin kuvvetli surları Apollon ve Poseidon isimli tanrılar tarafından inşa edilmiştir. Bu­rada Poseidon adı özellikle dikkatimizi çekiyor, zira Poseidon Atlantik’te de tanınıyordu.
Homer, İlyada ve Odisse destanlarında Truva savaşlarını asrımıza kadar canlılığını koruyan bir dille anlatmıştı. Bu destanda, Miken Kralı Agamemnon idaresindeki Akha’ ların Truva şehrini on yıl süreyle kuşatmaları olayı epik bir dille anlatılmış­tır. Truva ile Akhalar arasındaki çatışma, Truva kralı Priam’ ın oğlu Paris’in, Akha saraylarında mi­safir bulunduğu sırada Helen isimli bir Yunan kra­liçesini kaçırmasından dolayı çıkmıştır.
Uzun süre Yunanlıların saldırılarına karşı kah­ramanca dayanan Truva, sonunda Homer’in kahra­manı Ulis’in meşhur Tahta At hilesi yüzünden ye­nilir ve düşman eline geçer. Yunanlı galipler, Truvalılara çok gaddarca davranırlar. Katliamdan kur­tulan Truvalılar ” atalarının yurdu ” diye bildikleri yerlere kaçarlar. Bu yerler özellikle Fransa toprak­larıdır.
1871 yılında Alman arkeologu Henry Scliemann, Homer’in eserlerini ciddiyetle ele alarak Truva şehrinin nerede olması gerektiğini düşündü. Elinde, Homer tarafından tarif edilen arazi şekil­lerinden başka hiçbir delil yoktu.. Schliemann, Homer’ in tarifinden faydalanarak Truva ha­rabelerinin kesin yerini bulmuş ve o tarihi şehri gün ışığına çıkarmıştır.
Yine Truva hikâyesine döneceğiz. Schliemann’ ın yaptığı kazılar sonunda ortaya çıkan Truva şehri­nin kalıntıları altında (daha eski devirlere ait oldu­ğu anlaşılan) daha ilkel bir şehir harabesi bulundu.
Truva şehri, bu ilkel şehrin kalıntıları üzerine bina edilmişti. Şüphesiz iki şehrin çağları arasında uzun zaman farkı vardı. Bu ilkel şehirde, Hind-Avrupa stilinde toprak kaplar, vazolar, heykeller v.s. bulun­muştu. Vazoların çoğu, kuş biçiminde işlenmişti.
Tanrıça Minerv’i temsil ediyorlardı. ( Minerv Kelt’lerin tanrıçasıdır. Ana (Mutter-Mather) kelimesi Minerv’den türemiştir. Minerv Apollon ile birlikte görülürdü. Men kökünden gelir.)

Bulunan silahlar prehistorik İsviçre ve Danimarka silahlarına benziyordu. Başlangıçta sadece Truva harabelerini aramak için işe girişmiş olan Schliemann, bu ilkel şehir ka­lıntısında bulduğu eserler üzerine daha esrarlı, daha karanlık bir konuda araştırmalara girişti. Elde ettiği tarihi eserler, meşhur arkeologu batıya, At­lantik kıtasına itiyordu! Henry Schliemann Truva esrarını çözer çözmez Atlantik konusunu ele aldı ve uzun araştırma­lar yaptı. Büyük bilgin bir süre sonra araştırmalarını durdurdu ve vardığı sonuç hakkında hiçbir açıklama yapmadı. Neden? Kor­kuyor muydu? Belki de. Çünkü ortaya çıkarmış olduğu şey, bu güne kadar bilinen tarihi alt üst edecek, üstelik İncil’in anlattığı şeylerden bazı bölümlere de aykırı düşe­cekti.
Ölmeden önce, Schliemann bir vasiyetname bı­raktı. Varisi olan torunu bu vasiyetname ile önemli miktarda paraya kondu. Torun, bu para ile dede­sinin bıraktığı yerden araştırmalarına devam ede­cekti. Schliemann, torununun çağında, ortaya çıka­cak olan gerçeğin daha kolay hazmedileceğini um­muştu.
1912 yılının 20 Ekim günü Henry Schliemann’ ın varisi olan torunu Dr. Paul Schliemann The New York Amerikan isimli gazetede bir makale yayın­ladı :
Bütün Memleketlerin Doğduğu Yer Olan Atlantik’ i Nasıl Buldum ?

” 1890 yılında, dedem Henry Schliemann, ölü­münden birkaç gün önce en yakın arkadaşına mühürlü bir zarf teslim etmişti. Zarfın üstünde şun­lar yazılıydı:
Ailemden birine, özellikle torunum Paul’a, vasiyetnamemde açıkladığım konularda araş­tırma yapacağına şeref sözü verdikten sonra tes­lim edilsin.
Ayrıca bana verilecek olan bir mektupta da şunlar yazılıydı:
‘ Büyük sır, mühürlü bir zarftadır. Gece kuşu biçimindeki vazoyu kır. İçindekiler kaybolan büyük Atlantik uygarlığı ile ilgilidir. Sais mabedi doğu­sundaki Şakuna harabelerini araştır. Çok önemli­dir! Tezimi kuvvetlendirecek deliller bulacaksın. Gece geliyor… Elveda. ‘
Bu mühürlü zarflar, işaret edilen zaman gelinceye kadar dedemin yakın arkadaşı tarafından Pa­ris’te bir banka kasasında muhafaza edilmişti.
Almanya, Rusya ve doğudaki eğitim hayatım sona erince, dedemin yürüdüğü yolda araştırmalar yapmaya karar verdim. Saklı belgeler, dedemin ar­kadaşı huzurunda yaptığım yeminden sonra 1906 yılında elime geçti. Zarfı açınca, bazı fotoğraf ve kâğıtlar buldum. Birinci kâğıtta yazılı olanlar şun­lardı :
‘Bu zarfı açan, bitiremediğim araştırmalarımı tamamlayacağına dair and içsin. Çalışmalarım sonunda nihayet anladım ki, Atlantik yalnız şimdiki okyanusun yerini kaplayan büyük bir kıta değil, aynı zamanda bir çok büyük medeniyetlerin de be­şiği olmuştur. Zarftaki diğer belgeleri dikkatle in­cele, çünkü başarıya onların sayesinde erişeceksin. Fransa Bankası’nda araş­tırmaların için yeterli para vardır. Bu konuda bil­giyi sana zarfı verenden al. Her şeye gücü yeten Tanrı, çalışmalarında sana yardımcı olsun. ‘
İkinci belgede ise şunlar yazılıydı:
” 1873 yılında, Hisarlık’ taki Truva harabelerini kazarken, harabelerin altında, Truva Kralı Priam’ ın hâzinelerini buldum (Son Truva kralı, Paris ve Hektor’ un babası. ). Diğer şeyler arasında acaip tarzda işlenmiş, büyükçe bir bronz vazo dikkatimi çekti. Vazonun içinde, bilmediğim bir madenden ya­pılmış, ne işe yaradığım anlamadığım bazı eserler, aynı meçhul madenden yapılmış paralar, kemikten kabartma süs eşyaları vardı. Vazonun üstünde hiye­roglif harflerle Atlantik Kralı Chronos’ a yazılıydı. ” ( Yunan mitolojisinde Zeus’ un babası olarak geçen Cronos’ un burada Atlantik Kralı olarak anılması dikkat çekicidir. Yunanlıların Atlantik’ ten gelen ve kendilerine uygardık, düzen, bilim getiren insanları tanrılaştırmış oldukları yönündeki tez, bu suretle destek­lenmiş oluyor. )
R harfi ile işaretlenmiş bir diğer vesikada da şunları okudum :
” 1883 yılında, Paris’ teki Louvre Müzesi’ nde sak­lanan Güney Amerika uygarlıklarına ait eserleri (yani Tiahuanaco kazılarından elde edilen eserler) inceledim. Bunlar arasında bazı parçalar, Priam’ ın hâzinesinde bulduğum eşyaların aynıydı!
Bu iki seri eski eserlerin birbirine bu derece benzemesi bir tesadüf olamazdı. Aradaki tek fark, müzede gördüklerimde hiyerogliflerin bulunmayı­şıydı. Çok heyecanlanmıştım. Büyük bir keşfin eşi­ğinde olduğumu hissediyordum. Uzun uzadıya ince­lemeler yaptım. Vardığım sonuç şu oldu: Truva’ da bulduğum ve müzede gördüğüm eski eserlerin hepsi aynı meçhul madenden yapılmıştı, işçilikleri de ay­nıydı. Meçhul madeni modern bir laboratuvarda in­celettim.İçinde platin- alüminyum ve bakır karışımı bulunduğunu öğrendim. Ama alaşımda başka madenler de vardı ve neler oldukları keşfedilemiyordu. Böyle bir alaşımı yapacak teknik seviyesine bugün bile erişmiş olmadığımız dikkat çekiyordu! Dünyanın iki ayrı ucundan gelen bu eserler aynı bileşimi ve ay­nı işçiliğe nasıl sahip olabilirdi? Şüphesiz, her ikisi de ortak bir menşeden çıkmışlardı. Hangi menşeden?
İp ucunu, vazo üzerine kazılı yazı ele veriyor­du: Atlantik Kralı Chronos’ a … Evet bu eserler Atlantik uygarlığı ile ilgiliydi. Bu keşif be­ni, daha çok çalışmaya itti.

Kısa süre sonra, Saint Petersburg Müzesi’ nde bir eski Mısır papirüsü dikka­timi çekti. Papirüs, eski Mısır’ ın ikinci sülâle çağı­na aitti. M. Ö. 4571 civarında yazılmıştı. Yazıdan anlaşıldığına göre, papirüsün yazıldığı çağdan 3350 yıl ön­ce, o zamanın Firavun’u, atalarının ülkesini arat­mak üzere bir keşif heyeti göndermişti. Papirüste geçen atalar, Hiyerofant’lar yani ermiş rahiplerdi ve onların ana yurdu da Atlantik ülkesiydi. Keşif heyeti, 6 yıl sonra, bir sonuca varamadan geri dön­müştü.

Miken uygarlığı kalıntılarında bulunan.” Aslanlı Kapı ” da şöyle bir yazıya rastladım: Misor, Thot’un oğludur. ( Miken uygarlığı M.Ö. 2400—1400 yılları arasın­da Girit’te yaşamış bir krallık.)
Thot ise bildiğime göre, Atlantik Kralı Chronos’ un bir kızı ile evli olan Atlantikli bir ra­hibin (ki sonradan Mısır’ a yerleşmiştir) oğluydu. (Thot, Sais’deki ilk mabedi yaptırmış ve ana yurdu­nun uygarlığını uzun yıllar Mısırlılara öğretmiş­tir. Thot, en eski Mısırlılar tarafından bir tanrı olarak tanınırdı. )

Bu buluşlar benim için çok önemliydi. Kimseye açıklamadım ve kendime sakladım. D işaretli belge­ye bak. Truva’ daki araştırmalarımda bir tablet bul­dum. Tablete, Mısırlı bir rahibin, katarakt ve beyin urları üzerinde tıbbi mü­dahale yöntemlerini anlatıyordu. Mısırlılarla Giritliler arasında asırlar süren ilişkiler olduğunu zaten bi­liyordum.
Berlin’ de, İspanyolca yazılmış bir belgeye rast­ladım. Bu belge, bana Truva’da bulmuş olduğum tableti hatırlattı. Bir Mısırlının astronomi hesap­larından söz etmekteydi… Yalnız bu sefer durum çok daha acaipti. İspanyolca belge, Aztek uygarlı­ğından tercüme edilmişti. Yani eski Mısır, Truva ve Girit arasındaki ilişki bir yana, Eski Mısır’la Güney Amerika arasında bir ilişki meydana çıkıyordu!
Ne Azteklerin ne de Mısırlıların, okyanusları aşacak gemileri yoktu. Oysa, eski Güney Amerika ve Eski Mısır arasında yakın ilişkiler bulunduğuna dair belgeler ortadaydı! Bu işin sırrını açıklamak ancak eski gelenekler ve efsanelerle mümkün ola­caktı. Bunlar da, eski ve yeni dediğimiz dünyalar arasında, şimdiki Atlas Okyanusu’nun yerinde bü­yük bir kıtanın varlığını ortaya koyuyordu. Bu kıta Atlantik’ ti. Mısır’ a, Orta ve Güney Amerika’ ya ve Avrupa’ ya göçler, bu kıtadan olmuştu. ”
Üç yıl sonra, genç doktor aynı gazetede ikin­ci bir makale yayınladı:
” Dedemin vasiyeti üzerine, adıma Paris’ te sak­lanmakta olan ve büyük bir değer taşıyan koleksiyonları almaya gittim. Gece kuşu şeklindeki vazoyu tam anlamı ile il­ginç buldum. Çok eski bir çağdan kalma olduğu bel­liydi. Üzerinde, dedemin bıraktığı belgelerde de be­lirtildiği gibi, hiyeroglifle ” Atlantik Kralı Chronos’a ” diye yazılıydı. Uzun bir süre, bu gü­zel vazoyu kırmakta çekimserlik gösterdim. So­nunda karar verip de kırınca, içinden çıkardığım şeyler, dedemin vasiyetinde yazılı olduğu gibiydi.
Beyaz gümüşe benzer acaip bir madenden yapıl­mış dört köşe şekilli iki antet plakanın üstünde, o zamana kadar hiç bir yerde rastlamadığım, acaip bir yazıyla garip şekiller vardı. Plakaların arka ta­rafında ise, hiyeroglifle şu sözler yazılıydı ; ” Saydam duvarlı mabetten gelme ” . Saydam duvarların anlamı neydi? Kristal du­varlarla çevrili bir tapınak mı söz konusuydu? Da­ha da garip ve cevaplandırılması imkânsız görünen bir soru daha vardı: Plakalar vazonun içine na­sıl konmuştu? Plâkaların kenarları 5X5 cm. idi. Oysa vazonun ağzı beş santimden daha dardı! Vazo Atlantik’ ten gelme ise, içindekiler de aynı yerden gelme olmalıydı.
Koleksiyon içinde, aynı meçhul madenden ya­pılmış bir halka ve paralar, kemikten yapılmış acaip bir fil heykelciği ve şimdi açıklayamayacağım bazı başka şeyler vardı. İncelemelere başlamak üzere ilk olarak Mısır’ a gittim. Sais harabeleri çevresinde araştırmalar yap­tım. Uzun süre, olumlu hiç bir sonuca varamadım.

Çalışmalarım sırasında kazılarımla ilgilenen bir Mısırlı , bana birinci sülâle çağından kalma mezarlardan bulduğu paraları satmak istedi. Bedevi’ nin bana gös­terdiği paraları görünce şaşırdım. Zira bunlar ara­sında, dedemin Truva’ da bulmuş olduğu paraların ay­nısı olanlar vardı!
İnceleme alanımı Amerika kıtasına kadar geniş­letme lüzumunu hissettim. İlk önce orta Amerika’ ya;Meksika’ya, sonra da Peru’ya gittim.Meksika’ daki Theotihuaean Palenk mabedi piramidinde, aynı esrarlı madenden yapılmış paralar buldum. Yalnız, bunların üzerine başka şekil ve yazılar kazılıydı: Maya yazı ve şekilleri ile aynı mabette kazılı bir yazıyı tercüme etmeyi başardım.

” 6 Kaan yılı Zak ayı e Muluk günü başlayan korkunç yer sarsıntısı, 13 Şuen’ e kadar devam et­ti. Limon ve Mu kıtaları felâkete kurban gitti. Mu ülkesi, iki kere kalktıktan sonra bir gece çöktü, üstünü sular kapladı. Toprak bir kaç defa havaya kalktı ve oturdu. Felâket 64 milyon insanın ölümü­ne sebep oldu.”
Araştırmalarım sonunda öyle şeyler öğrendim ki, eğer bildiklerimin hepsini açıklamış olsam, yer yüzünde sır sayılacak hiç bir şey kalmazdı! ”
Doktor Paul Schliemann’ ın makalesi bu esrarlı cümle ile sona ermektedir. Her ne kadar ifşaatın asıl önemli kısmını ken­dine sakladı ise de, Paul Schliemann’ ın makalesi tarihçiler üzerinde geniş ilgi uyandırdı. Dünya, genç doktordan çok daha fazla şeyler söylemesini bekliyordu. Oysa o konuşmadı. Bazı kimseler, onun keşfettiği şeylerden ürküntü duyduğunu ileri sürdü­ler. Belki de doğru tahmin etmişlerdir. Zaman, bu sırrın da çözülmesine yardım edecektir sanıyoruz.

Kaynak : Ara Avedisyan- Evrende En Büyük Sır

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER