Hint Simyası

441

Tinsel teknik olarak simya Hindistan’da da belirlenmiştir. Yogi-simyacılarla ilgili Arap ve Avrupalı gezginle­rin belirttiği “halk” geleneği vardır: Bunlar nefesi ritimli hale getire­rek (pranayama) ve bitkisel ve madensel ilaçlar kullanarak gençlikle­rini sonsuzca uzatabilmekte, sıradan metalleri de altına dönüştürebil­mekteydiler.

Çok sayıda efsane simyacıların, yogi-fakirlerin keramet­lerinden söz eder: Havada uçarlar, görünmez olurlar, vb. Bu arada simyacıların “kerametlerinin” tamamıyla yogi “güçleri” (siddhi) oldu­ğunu belirtelim.

Tantracı yoga ile simyanın sembiyozu Sanskritçe ve yerel dildeki metinlerin yazılı geleneğinde açıkça belirtilir. Ünlü madhyamika fel­sefecisi Nagarcuna’nın çok sayıda simya risalesi yazdığı söylenir; yo­gilerin elde ettikleri siddhi’ler arasında metallerin altına dönüştürül­mesi de vardır; en kutlu Tantracı siddha’lar (Capari, Kamari, Vyali, vb) aynı zamanda ünlü simyacılardır; Natha Siddha okuluna özgü bir teknik olan somarasa simyevi bir anlama sahiptir; nihayet Madhava Sarva-darşana-samgraha adlı eserinde simyanın (raseşvara darşana, sözcük anlamı “cıva bilimi”) Hatha yoganın bir kolu olduğunu gösterir: “Cıva sistemi (rasayana) yalnızca metale methiye olarak gö­rülmemelidir; çünkü yüce hedefe, yani kurtuluşa -bedeni koruyarak­ ulaşmanın en kestirme yoludur.”

Simya risalesi olan ve Madhava’nın alıntı yaptığı Rasasiddhanta’da şöyle denir: “Yaşamsal ruhun kurtuluşu cıva sisteminde açıklanmıştır. “Rasayana, (simya) teriminin tarihi özellikle öğreticidir. Rasa sözcüğünün sözcük anlamı “öz, su”dur; sonradan cıvayı ifade etmeye başlamıştır. Rasayana’nın anlamı “cıvanın yolu”dur (ya da aracıdır).

Öte yandan geleneksel Hint hekimliğinde (Ayurveda) gençleşmeyle ilgili bölümün adı da rasayana’dır. Üstelik hastaların iyileştirilmesini amaçlayan bakım ve özellikle yaşlıların gençleştirilmesi, esas olarak hastanın karanlık bir odaya belli sayıda gün boyunca kapatılmasından ibarettir. Karanlığa kapatılma sırasında hasta regressus ad uterum’a maruz kalır ve bu da onun “yeniden doğmasını” sağlar.
Aslında bu hekimlik ritüeli bazı arkaik erginlenme törenlerinin, özellikle diksa’­nın (“kutsanma”) bir uzantısıdır. Kurban sunan kişi özel bir yere ka­patılır, burada “rahipler onu embriyon haline getirirler”; amaçları göksel dünyada yeniden doğmasını sağlamak ve “tanrılara denk kıl­mak”tır. Kısaca simgesel olarak embriyon haline dönmeyi sonra da daha üst bir tinsel düzeyde yeniden doğmayı (“tanrısal­laşma,” “ölümsüzleşme”) gerçekleştiren eski bir erginleme ritüeli, ge­leneksel hekimlikte bir gençleşme aracı olarak yorumlanmış, bu yo­rum sonradan simya anlamını taşıyacak bir terimle ifade edilmiştir.

Öncelikle kendi bedeninde ve psiko-mental yaşamı üzerinde çalışan yogi ile maddeler üzerinde çalışan simyacı arasındaki benzerlik oldukça açıktır: Her ikisi de bu “arı olmayan malzemeleri” “arıtmayı,” “kusursuzlaştırmayı” ve niha­yet “altına” dönüştürmeyi hedeflerler. Çünkü “altın ölümsüzlük demektir”: Kusursuz metaldir; simgeciliği, yoginin çile yoluyla “arı olmayan,” köleleştirici psiko­mental yaşamdan “çıkarmaya” çabaladığı özgür ve ölümsüz arı tinin simgeciliğiyle birleşir.

Başka deyişle simyacı, çileciğini maddeye “yansıtarak” yoginin ulaştığı sonuçlara ulaşmaya çalışır: Simyacı Tin’i (puruşa) cevher (prakrti) alanına ait bütün deneyimlerden ayır­mak için bedenini ve psiko-mental yaşamını yoganın güçlüklerine ta­bi kılmak yerine metalleri “arınma” ve çileci “işkenceler”e karşılık gelen kimyasal işlemlerden geçirir. Çünkü fiziksel madde ile insanın psiko-somatik bedeni arasında tam bir dayanışma vardır: Her ikisi de ezeli cevherin (prakrti) ürünleridir. En adi metal ile en rafine psiko­mental deneyim arasında bir kopukluk yoktur.

Ayrıca Veda sonrası dönemle birlikte fizyolojik işlemlerin (beslenme, cinsellik, vb) “içsel­leştirilmesinden” insanın tinselliğini ilgilendiren sonuçlar beklenme­ye başlandığına göre buradan mantıksal olarak madde üzerinde uygulanan işlemler içselleştirilerek benzer sonuçlara ulaşılacağı umulmuş­tu: Simyacının maddeye yansıttığı çilecilik aslında laboratuvarda ger­çekleştirilen işlemlerin bir “içselleştirilmesi”dir.

İki yöntem arasındaki bu benzerlik yoganın bütün biçimlerinde hatta klasik Patanjali yogasında bile doğrulanmaktadır. Çeşitli Tant­racı yoga türlerine gelince, simya ile benzerlikleri daha da açıktır.

Gerçekten de Hatha-yogiler ile Tantracılar bedenleri çürümeyecek “tanrısal beden”e (divya-deha), “irfani bedene” (jnina-deha) ya da “kamil bedene” (siddha-deha) ya da başka bağlamlarda, “hayattayken kurtulmuş kişi”nin (jivan-mukta) bedenine dönüştürmeyi hedeflerler.

Simyacı da bedenin dönüşümünü hedefler ve gençliğini, gücünü ve esnekliğini sonsuza kadar uzatmak ister. Her iki durumda -Tantra­ Yoga ve simya- bedenin dönüştürülmesi işlemi, erginleyici ölüm ve diriliş deneyimini içerir. Bundan başka, hem simyacı hem de Tantra­cı “maddeye” egemen olmaya çalışır: Çileci ya da metafizikçi gibi dünyadan el etek çekmezler, tersine dünyayı fethetmeyi ve ontolojik düzeni değiştirmeyi hedeflerler. Kısaca Tantracı sidhana’da ve simya­cının faaliyetinde zamanın yasalarını aşma, varlıklarını “bağlardan koparma” ve mutlak özgürlüğü elde etme yolunda koşut çabalar bu­lunmaktadır.

Metallerin dönüştürülmesi simyacının keyfine vardığı “özgürlük­lerden” biri olarak görülebilir: Doğa’nın (prakrti) süreçlerine etkin olarak müdahale eder ve bir bakıma “kurtarılmasına” yardım ettigini bile söyleyebiliriz. Samkhya-Yoga
açısından özerkliğini kazanmış her ruh (puruşa) aynı hamleyle prakrti’nin bir bölümünü serbest bırakır; çünkü bedenini, fizyolojik ve psi­ko-mental yaşamını oluşturan maddenin kendi kendini emmesini, Do­ğanın ezeli biçimine katılmasını, başka deyişle mutlak dinginliğe ulaşmasını sağlar. Şu halde simyacının gerçekleştirdiği dönüşüm Do­ğa’nın (prakrti) yavaş dönüşümlerinin ritmini hızlandırır ve bunu ya­parak onun kendi yazgısından kurtulmasını çabuklaştırır; tıpkı kendi­ne “tanrısal bir beden” oluşturarak Doğa’nın yasalarını aşan yoginin yaptığı gibi: Gerçekten de ontolojik statüsünü değiştirmeyi, Doğanın yorulmak bilmez “oluşumunu” paradoksal ve akıl almaz bir edimsiz­liğe dönüştürmeyi başarır; çünkü edimsizlik, zihnin varlık kipine aittir, yaşamın ve yaşayan maddenin kipliklerine değil.

İnsan yaşamını sonsuza kadar uzatabilme inancı gibi dö­nüşüm inancı da Hindistan’da Arap simyacıların etkisinden önce de vardı. Nagarcuna’nın risalesi bunu açıkça belirtiyor: Dönüşüm gerek ilaçlar gerekse yoga sayesinde gerçekleşebilir. Simya en sahici “mistik” teknikler arasında yer alıyordu. Hint simyasının Arap kültürüne bağımlılığı kesin değildir: Müslümanların Hindistan’ı istilası sırasında İslam’dan çok az etkilen­miş olan çileci ve yogi çevrelerinde simya ideolojisine ve uygulamalarına rastlanır. Özellikle İslam’ın çok az girdiği bölgelerde, Nepal’de ve Tamil ülkesinde simyacı Tantracılar vardır.

Cıvanın Hindistan’a Müslüman simyacılar tarafından getirildiği varsayılsa bile bu Hint simyasının kökenini oluşturmaz: Simya Tantracı yoga teknikleri ve ideolojilerine paralel olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüştür. Cıva, Hintli simyacıların zaten bildikleri ve kullandıkları cevherler listesi­ne dahil edilmiştir. Öte yandan cıva ile yapılan deneyler geleneksel Hint simyasının yanında yavaş yavaş gelişen iğreti bir ön-kimyaya yol açmış olmalıdır.

Nagarcuna’ya atfedilen risale olan Rasaratna­kara’da çömez şöyle tanımlanır: “Zeki, işine kendini adamış, günah­sız, tutkularını dizginleyen.”Rasaratnasamuccaya daha da kesindir: “Kim ki hakikati sever, günahlara kendini kaptırmaz, tanrı­lara tapar, işte yalnızca o kişi kendine hakimdir ve bir oruç ve uygun bir perhizle yaşamaya alışmıştır; işte yalnızca böyle kişiler simya iş­lemlerine girişebilirler.”

Laboratuvar saf olmayan her tür nesneden uzakta, ormanda olmalıdır. Aynı metin öğrencinin ustası­na saygı duyması, Şiva’ya tapması gerektiğini, çünkü simyanın bizzat Şiva tarafından açıklandığını söylüyor; bundan başka Şiva’ya cıvalı bir fallus yapmak ve kimi erotik ritüellere katılmak gerekir, bu da simya-Tantra sembiyozunu açıkça göstermektedir.
Rudrayamala Tantra Şiva’ya “cıva tanrısı” adını verir. Kubjika Tantra’ da Şiva cıvadan dölleyici ilke olarak söz eder ve cıvanın altı kez “sabitlendiğinde” (yani “öldüğünde”) ortaya çıkan verimini över.
Maheşvara’da (XII. yüzyıl) cıva için Harabija (tam olarak: Şiva’nın er­suyu) terimi kullanılır. Bazı Tantralarda cıva bütün yaratıkların dölle­yici ilkesi olarak kabul görmüştür. Birçok Tantra Şiva’ya sunulan cı­va fallusun nasıl yapılacağını kurallara bağlar.

Cıvanın “sabitlenmesi” (ya da “öldürülmesi”) gibi kimyasal bir anlamın yanında kuşkusuz tamamıyla simyevi bir anlam, yani Hin­distan’da yogi-Tantracı bir anlam da vardır. Cıvanın akışkanlığını azaltmak, psiko-mental akışın, hiçbir “değişimin” ve dolayısıyla “olu­şumun” olmadığı bir “durağan bilinç” haline paradoksal dönüşümüne eşdeğerdir. Simya terimleriyle cıvayı “sabitlemek” ya da “öldürmek” cittavrittinirodha’yı (bilinç durumlarının bastırılmasını) elde etmekle birdir, ki bu da yoganın nihai amacıdır. Sabitlenmiş cıvanın sınırsız tesiri de buradan ileri gelir.

Suvarna Tantra’ da insanın “öldürülmüş cıva” (nasta-pista) yiyerek ölümsüz olabileceği söylenir; bu “öldü­rülmüş cıvanın” küçük bir parçasıyla bir miktar civa kedisinden 100.000 kat daha fazla altına dönüşebilir. Böyle bir cıvayla beslenen simyacının idrarı ve dışkısı bile bakırı altına çevirebilir. Kakacan­desvarimata Tantra’ da “öldürülmüş” cıvanın kendi miktarının bin katı kadar altın üretebileceği ve bakırla karıştırıldığında bakırı altına dö­nüştürdüğü söylenir.

Rudrayamala Tantra’da nasta-pista pa­rıltısız, akışkan olmayan, cıvadan daha parlak, renkli vb.diye tanım­lanır. Aynı yapıtta cıvayı öldürme gibi simyevi bir sürecin Şiva tara­fından ifşa edildiği ve bir öğrenci kuşağından diğerine gizlice aktarıl­dığı belirtilir.1Q

Rasaratnasamuccaya’ya göre cıvayı alan insan önceki varlığındaki günahları yüzünden yakalanacağı hastalıklardan korunur. Rasaratnakara cıvadan yapılmış ve insan bede­nini tanrısal bedene çevirmeye yarayan bir iksirden söz eder. Aynı metinde Nagarcuna “kırışıklıkların kaybolması, ak saçların kararması ve diğer yaşlılık belirtilerinin giderilmesi” için ilaçları olduğunu ile­ri sürer.

“Madenlerden yapılan ilaçlar metallerde olduğu gibi insan bedeninde de aynı etkiyi gösterirler. “Hint simyacılarının çok sev­dikleri bu eğretileme temel tasavvurlarından birini gösteriyor: İnsan bedeni gibi metaller de cıva içeren ve Şiva’nın sağaltıcı erdemlerini taşıyan ilaçlarla “arındırılabilir” ve “tannsallaştırılabilir;” çünkü Şiva bütün Tantracı dünyada kurtuluşun tanrısıdır. Rasirnava cıvayı önce metallerde sonra da insan bedeninde uygulamayı önerir. Rasahrdaya Tantra’ya göre simya cüzzamı bile iyileştirir ve yaşlılara gençlik verir.

Başka birkaç örneğini bulabileceğimiz bu birkaç alıntı Hint simya­sının niteliğini yeterince aydınlatıyor: Hint simyası bir ön-kimya de­ğildir, ama Hatha-yoga’nın ve Tantracılığın geliştirdiği, aynı amacı (bedenin dönüştürülmesi ve özgürlüğün elde edilmesi) güden diğer “latif fizyolojik” yöntemler gibi aynı usulün bir tekniğidir. Bu durum “ölü cıvanın” hazırlanıp kullanılması konusunda en fazla bilgiyi veren Rasendracintimani gibi bir risalede bile görülür:

“Cıva eşit miktarda arıtılmış kükürt ile öldürülünce, yüz kez daha te­sirli olur; iki kat kükürtle öldürülürse cüzamı iyileştirir; üç kat kü­kürtle öldürülürse ruh yorgunluğunu alır; dört kat kükürtle öldürü­lürse beyaz saçları siyaha çevirir ve kırışıklıkları giderir; beş kat kü­kürtle öldürülürse veremi iyileştirir; altı kat kükürtle öldürülürse in­sanın bütün azaplarına iyi gelecek bir ilaç olur.”

Bunların bilimsel ve kim­yasal hiçbir değerleri yoktur; cıvanın kükürtle en fazla karıştırılma oranı 4’e 25’tir. Bu oranın üzerindeki kükürt miktarı birleştirmeden süblimasyona uğrar. Rasendracintimani’nin yazarı alıntıladığımız bö­lümde evrensel ve gençleştirici ilaçlar konusunda büyüsel tıbbın ve Hatha-yoga’nın basmakalıp sözlerini kimya terimleri haline getiriyor.

Bunun anlamı elbette Hinduların “bilimsel” keşifler yapamadıkları değildir. Hindu bilginler kesin gözlemler yapabiliyor, bilimsel düşünce üretebiliyordu ve keşiflerinden çoğu Batılılarınkilerden öncedir. Bir­kaç örnek vermek gerekirse , Hindular Xll. yüzyıldan beri metallerin analizinde alevin renginin önemini biliyorlardı. P. C. Ray’e göre metalurjik işlemler Agrippa ve Paracelsus’tan üç yüz yıl önce Hindu yazarlar tarafından tanımlanmıştı. Hindular ilaç yapımı konusunda et­kileyici sonuçlara ulaşmışlardı: Avrupalılardan çok daha önce, yüksek derecede ısıtılarak toz haline getirilmiş metallerin dahili kullanımını önermişlerdi.
İlk kez Paracelsus, cıva sülfürünün dahili kullanımını yerleştirmeye çalıştı; bu ilaç ise Hindistan’da daha X. yüzyılda kulla­nılmaktaydı.Altının ve diğer metallerin dahili kullanımı ise Vagb­hata’dan itibaren Hint hekimliğinde geniş ölçüde yer almıştır.

P. C. Ray’e göre Vrinda ve Cakrapani, Hint tıbbına geçiş dönemini başlattılar ve bu dönemde maden cevherlerinin kullanımı önceki dö­nemde bitkisel madde kullanımının yerini aldı. Bu iki yazarın yapıtla­rında yine de Tantracı etkiler bulunur: Tantracı tapıma has hareket ve duaları önerirler. Daha “bilimsel,” yani daha empirik uğraşların or­taya çıkması Tantracı dönemden sonra gelen ve Ray’in iyatrokimyasal dediği çağdadır. İksir arayışı ve diğer “mistik” uğraşlar kaybolur ve yerlerini teknik laboratuvar reçetelerine bırakır.

Rasaratnasamucca­ya (XIII.-XIV. yüzyıllar) bu çağın tipik bir ürünüdür. Bu türden bir yapıtta geleneksel simyadan izler bulmak çok anlamlıdır. Rasaratna­samuccaya insanları yaşlılıktan, hastalıktan ve ölümden koruyan Tan­rı’yı selamlayarak başlar;sonra aralarında Tantracı üstatların bulun­duğu simyacıların listesi gelir; risalede metalleri “arıtmaya” yara­yan formüller aktarılır, “ölümü alt eden” elmastan, altının dahili kullanımından vb. söz edilir.

Bütün bunlar simyanın aynı zamanda çok sayıda kesin belirlemeye ve bilimsel olarak doğru tanımlara yer veren sonraki döneme ait yapıtlarda bile süregittiğini kanıtlıyor. Deneylerin tamamıyla kimyasal işlemler mi yoksa yalnızca Tantracı-simyacı işlemler mi olduğu sorusu akla geliyor doğal ola­rak; çünkü bütün bir Hint çileci ve mistik geleneği deneye dayandığı iddiasındadır.

Metafizik ve soyut diyebileceğimiz bir yola zıt olarak Yogayı da içeren büyük bir tinsel hareket olan Tantracılık ve özellikle Hatha-yogi okulları “deneye” önemli bir değer atfederler: Yogi onu yavaş yavaş kurtuluşun eşiğine getirecek sonuçlara ancak fizyolojik ve psiko-mental yaşamının farklı düzeylerinde “faaliyet göstererek” ve “çalışarak” ulaşacaktır.

Hint tinsel seçkinlerinin önemli bölümü en erken antikçağdan beri “deney yapmaya” yönelmiştir; bunun anlamı insan bedeninin ve psiko-mental yaşamın temellerini ve süreçlerini oluşturan her şeyle deney yoluyla ilişkiye girmek, bunları deneyle anlamak demektir.

Şu halde , simya bu pan-Hint çerçe­ve içine yerleşiyor. Buna göre, yalnızca deneyin önemini vurguladı di­ye simyacının “bilimsel bir anlayış” sergi­lemiş olduğunu söyleyemeyiz elbette ; yaptığı şey yalnızca skolastik ya da spekülatif geleneğe karşı olarak büyük Hint geleneğini benimse­mekten ibaretti.

Simya işlemlerinin gerçekliğine ilişkin hiçbir kuşku yoktur; bunlar spekülasyonlar değil, laboratuvarlarda, çeşitli maden­sel ve bitkisel maddeler üzerinde gerçekleştirilen somut işlemlerdi. Ancak bu deneylerin doğasını anlayabilmek için hem simyacının ama­cı ve davranışını hem de Hintlilerin gözünde “cevherlerin” ne anlama geldiğini hesaba katmak gerekir: Cevherler cansız varlıklar değildir, ezeli maddenin (prakrti) bitmek bilmez tezahürlerinin aşamalarını temsil ederler. Bitkiler, taşlar, metaller, in­sanların bedenleri, fizyolojileri ve psiko-mental yaşamları yalnızca aynı kozmik sürecin çeşitli anlarıdır. Demek ki bir aşamadan diğeri­ne geçmek, bir biçimden diğerine dönüşmek olanaklıdır.

Dahası, işlemler sayesinde cevherler ile temasa geçmek tinsel dü­zeyde de bazı sonuçlara yol açmıyor değildir; Batıda bilimsel kimya­nın kuruluşuyla birlikte bu sonuçlar beklenmez olmuştur. Cevherler ve metaller üzerinde etkin olarak çalışmak, prakrti’ye ulaşmak, biçim­lerini değiştirmek, süreçlere müdahale etmek demekti. Oysa simyacı­nın üzerinde çalıştığı Tantracı ideolojik evrende prakrti yalnızca klasik Samkhya’nın ve Yoga’nın kozmolojik ilkesi değildir; prakrti Tanrıça’nın, Şakti’nin ezeli kipidir.

Tantracılığın geliştirdiği simgeci­lik ve teknikler sayesinde prakrti doğrudan deneyime açık hale gel­miştir: Tantracı için her çıplak kadın prakrti’nin bedenlenmiş halidir ve onu açığa çıkarır. Elbette erotik ya da estetik bir deneyim söz ko­nusu değildir; böyle deneyimlerle ilgili olarak Hindistan’da uzun sü­redir geniş bir külliyat vardı. Ama Tantracılık uygun psiko-somatik ve tinsel talim sayesinde insan bir kadının çıplak bedeninin tefekkür edilmesiyle Doğa’nın ezeli kipini açığa çıkarabilirdi.

Bütün bunların anlamı Hintli simyacıya göre maden filizleri üze­rindeki işlemlerin basit kimyasal işlemler olmadığı, olamayacağıdır:
Bunlar karma durumunu ilgilendiriyor, diğer bir deyişle kesin tinsel sonuçlara yol açıyorlardı. Tam olarak kimya biliminin olanaklı hale gelmesi madensel cevherin kozmolojik değerinden arındırılmasından ve cansız maddeler haline gelmesinden sonradır. Bakış açılarındaki böyle kökten bir değişiklik yeni bir değerler ölçeğinin yaratılmasını sağlayacak ve kimyasal olguların onaya çıkmasını (yani gözlem yapma ve kaydetme) olanaklı kılacaktır. Çünkü çağdaş bilginlerin çok sevdiği aksiyoma göre olguları yaratan şey ölçeklerdir.·

Kaynak : Mircea Eliade- Demirciler Ve Simyacılar.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER