MU Öğretisi

1111

Ezoterik bilgilere göre Mu’ya indirilen ilk Tek tanrı’lı din “Sirius Öğretisi” adlı kozmik öğretidir. James Churchward’ın Tibet’te okuduğunu ileri sürdüğü tabletlere göre, Atlantisli bir inisiye olan Osiris bu dini zamanla yozlaştırılmış yanlarından arındırarak tekrar ortaya koymuştur. Atlantis’te başlayıp Mu’da devam eden ve Mısır’da şekil bulan bu ilk monoteist din hakkında neler biliyoruz?

“1868’de İngiliz Ordusu’nda deniz subayı olarak Hindistan’da görev yaparken bir tapınak rahibiyle yakın dost olan ve ondan yüzyıllardır tapınak mahzenlerinde yatan Çok eski tabletlerin nasıl tercüme edileceğini öğrenen James Churchward, bu tabletlerde bizim uygarlığımızdan çok Önceleri muazzam bir uygarlığın doğduğunu, geliştiğini ve yok oluğunu
öğrenmiştir. Churchvvard’ın okuduğu tabletler yak laşık 18.000 ya da 20.000 yıl önce yaşamış Osiris hakkında şu bilgileri aktarmaktadır:

Osiris büyüyünce bilgisini derinleştirmek üzere doğduğu ülke olan Atlantis’i terk edip Mu kıtasına gitti. Oradaki Naakal (bilgin ve rahip) okullarında din ve kozmik bilimler konusunda
öğrenim gördü. Orada üstatlık derecesine ulaştıktan sonra ülkesindeki insanları aydınlatmak üzere Atlantis’e geri döndü. Tüm yaşamını Atlantis halkını aydınlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye adayan Osiris, bir takım çıkarları uğruna dini yozlaştırmış olan Atlantis rahip sınıfının etkisi altında oluşan yanlış anlayışları ve uydurma kavramları düzeltmeye çalıştı. Halkın büyük bir sevgi ve saygıyla bağlandığı Osiris, Atlantis’in ruhani lideri oldu ve liderliğini son günlerine kadar sürdürdü. Kendisini Kral Uranos’un yerine geçirmek istedilerse de o bunu kabul etmedi ve kendi kardeşi tarafından katledildi. Osiris’e bağlı inisiyeler adının anılması
için yaydığı saf dine Osiris dini adını verdiler.” Osiris’in öldürülmesine karşın bu kozmik kökenli öğreti
Atlantis’te varlığını sürdürdü. Öğreti Churchward’a göre Mısır’a İ.Ö. 16.000 yıllarında Atlantisli bir bilge olan Hermes-Thot tarafından getirildi. Mısır’da bu öğretinin yayılması ve korunması, Thot zamanından Menes zamanına kadar (İ.Ö. 5.000) Horus unvanı verilen birer din adamının denetimiyle sağlandı. Kayıtlara göre Mısır, Hermes-Thot zamanından Menes zamanına kadar Horus’a bağlı bir rahipler kurulu tarafından yönetilmiştir. Kimileri bu öğretinin ilkel Mısır halkı tarafından anlaşılamayacağından ötürü Mısır’da iki şekilde (ezoterik ve egzoterik) yayılmış olduğu kanısındadır. Mısır’da Osiris’in yolu denilince dinin herkese yönelik
dışrak (egzoterik) kısmı, Horus’un yolu veya İsis misterleri denilince içrek (gizemli – ezoterik) kısmı anlaşılmaktaydı.
Gelelim Mısır Mitolojisinde İsis ve Osiris’in yerlerine… İsis Osiris’in kız kardeşi ve eşidir. Mısır metinlerinde Sirius gibi vericilik özellikleriyle nitelenen İsis aynı zamanda Osiris’in
beden parçalarını bir araya getirmeye çalışan bir ilahtır. Bu sembolü biraz açarsak Okültizmdeki mikrokozmos-makrokozmos kavramıyla karşılaşırız. Okültizmde canlı bir varlık
olarak kabul edilen Dünya gezegenine “An i ma Mundi” adı verilir. İnsan bedeninde aralarında iş bölümü yapan birçok organa benzer şekilde Güneş Sistemi gibi yıldız sistemleri de bir takım kozmik bedenlerin çeşitli organlarını oluştururlar, her gezegen de uydularıyla birlikte, parçası olduğu organın içinde ayrı bir rol veya işlevde bulunur. İşte Osiris’in organlarının dağıtılmasında bu bilgi sembolize edilmekteydi. İşin ilginç yanlarından biri de şu: Aynı sembolizm Dogon tradisyonunda Nommo’nun organlarının dağıtılması şeklinde de karşımıza çıkar; bu organlar arasında kan dolaşımı gibi bir dolaşım söz konusudur ve merkez Sirius’tur!

Ve… Bu sembolizme Amerika Yerlilerinde de rastlanır.”
“Bir başka bilgi ise tarihçi Diodoros kaynaklı: Diodoros’a göre yeniden doğuşunu kurt kılığında gerçekleştiren Osiris, Eski Mısır’da kurtla ilişkilendirilen Sirius-B yıldızıyla bağlantılıdır. İşin ilginci, eski Türk tradisyonlarında da, Gök-Kurt, Tanrının yerdeki şekillenmiş sembolü olarak kabul edilirdi. Hatta daha da ilginci, Çin tradisyonlarına göre “GökselSaray”ın (Büyük Ayı) bekçisi “Göksel-Kurt” Sirius yıldızıdır…

Sirius sisteminin üç yıldızdan oluşması nedeniyle kullanılan “trident” veya “trisula” olarak adlandırılan bir üç dişli asa vardır. Peru’daki Nazca Vadisi’ndeki dev çizimlerden biri olan bu sembol eski Yunan tradisyonunda Poseidon’un, Hinduizmde Şiva’nın, Hitit tradisyonunda Teşub’un ve Urartu tradisyonunda Teişeba’nın elinde görülür. Ankara’ya yolu düşenler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde elinde tridentiyle resmedilmiş Teşub’u görebilirler…

Osiris ve İsis’in sembolize ettikleri hakkında yazacak daha çok şey var. Eski Mısır’da İsis’in “Ast” Osiris’in ise “As-ar” adıyla anıldığı bilinmekte… Acaba zaman içinde As-ar, Atlantisli
bir rahip olan Osiris’le özdeşleştirilmiş mi? İskenderiye Kütüphanesiyle birlikte yanıp kül olan bilgilere ulaşmak mümkün olsaydı (bunların bir kopyasının Keops piramidinde gizlendiği iddia edilir) Osiris’in kimliği ve öğretisi hakkında çok daha sağlam bilgilere ulaşmak mümkün olurdu…”
Mu’dan kaldıkları kesin olan tabletlerin adına Naacal (Naakal) Tabletleri denmektedir. Bunlar güllümüzden 15.000 yıl öncesine ait olduğu ispat edilen taş tabletlerdir. Tabletleri yazan ve uygarlıklarını anlatan Naacaller, bir gün bu uygarlığın son bulacağının ve gelecek nesillere aktarılması gerektiğinin bilincindeydiler.

James Churchward elli yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Tibet’te bir mabedin başrahibi Rishi tarafından kendisine verilen bu tabletler en önemli bilimsel kanıtlardır. Bu tabletlerin nasıl bulunduğu da önemlidir. Konu ile ilgili şu bilgileri de aktaralım. Naga-Maya dili Hindistan’daki arkaik Sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. Churchward Batı Tibet’teki bu mabedin ( başrahip Naga-Maya dilini bilmektedir) başrahibinden bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda öğrenir ve rahibin de yardımı ile bu tabletlerde yazılanları çözer.
Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış  olup Hindistan’a Mu’nun bilim rahipleri dedikleri ‘Naakaller’ tarafından getirilmiş tabletlerdir. Rishi’nin Churchward’a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi’nin, başka kanallardan da olsa ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne üye olan Churchvvard’ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.”

Şimdi de bu tabletlerin içerikleri hakkında okuyucularımızı bilgilendirelim. Bu da önemli bir ayrıntıdır. Naacallerin sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Bu sembollerin ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmişler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloni ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur.
Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini, Churchward, Amerikalı Jeolog VVilliam Niven’ın, 1921 – 1923 yılları arasında Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları tespit edilen 2600 dolayında tablet ile tamamlamıştır.
Naacal tabletlerinden edindiği bilgiler ile 5 kitap yazmıştır. 1930’lu yıllarda kaleme aldığı eserler ve yaptığı konferanslar ile J.C. bilim dünyasında büyük yankılar uyandırmıştır. Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tann değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve dogmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kavruk yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı.

Naakal tabletleri üzerindeki kabul gören bazı ifadeleri de okuyucularımıza sunarak, daha iyi değerlendirme yapma imkânına sahip olalım.

“Ulu büyük [Melik]’in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir… Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gökyüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutları gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen,
güneşi; ayın ışığını sevdiren büyük Melik’in, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın! O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın. Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Halikı kâinat selâmlasın! Bizi sineklerin, böceklerin, kurtlann, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat subhanekeler ( Subhaneke kelimesi tablette ‘Sübhaneke’ olarak geçmektedir) ile yüceleşin!”
Mu kıtası sıcak, fakat pek mümbit ve mahsuldar, ovalık bir memleket idi. Her tarafı güzel çayırlar, meralar, düzlüklerde bitmiş zengin ormanlar süslüyordu. Akışları sakin, muntazam, geniş yataklı, seyrüsefere fevkalâde müsait nehirler kenarında kalabalık nüfuslu, büyük, zengin şehirler vardı. Dünya cenneti denmeye lâyık olan bu kıtada hiç yüksek dağ yoktu. Dağlar yalnız orada değil, dünyanın başka taraflarında da henüz fazla yükselmemişti. Mu ve Muluların mevcudiyeti yeryüzünde büyük dağların teşekkülünden evvelki jeolojik zamana, üçüncü arz devrine tesadüf ediyordu. Mu ormanlarında ve sularında bu devrin hayvanları yaşıyordu. Mu insanlan her nevi hayvanı muti bir hale getirmenin yolunu biliyorlardı. Koca kıtayı pek düzgün yollar ile kurşuni örümcek ağını örnek tutarak örmüşlerdi. Yollar nereden başlar, nerede biter, kestirilemez idi. O kadar mükemmel yapılmışlardı ki, kalıntıları karşısında günümüzün mühendisleri, kaldırım ustaları gözlerine inanamamaktadırlar. Main şeklindeki kaldırım taşlan yan yana konuvermiş değil, birbirine kopmayacak surette eklenmiştir. Ne taraftan bakılsa kenarlar hattı müstakim teşkil eder. Mu kıtası ahalisi, bir hükümetin idaresi altında on kabileden oluşuyordu. Hükümet Reisine Mu’nun Güneşi, tacı, hükümdarı, hâkimi, emiri manasına Ra-Mu deniyordu. Ramu’lar ahaliyi Tanrı’nın vahiy ettiği mukaddes yazılar sistemine göre idare ediyorlardı. Reisler halka karşı vazifesini müdrik, müşfik; halk reislere karşı içten gelen bir istekle hürmetkar idi. Emir etsin yahut emre tâbi olsun bütün Mu sakinleri Tek Tanriya inanıyordu. Atlantis ve Mu Kıtalarının özelliklerini işlevlerini anlatan kaynakların her biri bir bilinmeyenini anlatırken bizlere verdiği
bu bilgilerin yanında sorumluluklar da yüklemektedir. Çünkü bilen insan sorumludur. Sorumlu insan çok dikkatli olmalı, bilgi enerjisinin yükü öyle hafife alınmamalı. Bu bilgiler genetiğimizde bulunduğu için, olayları bizzat yaşayarak ortaya çıkaracağız. Bu her milletin karmik bir oluşumudur. Bu toprakta Anadolu coğrafyasında yaşayan bütün insanlar
sorumluluk sahibi olmak zorundadır. Eğer olunamazsa yada olunmazsa bu toprak ayaklarımızın altından kayar gider. Bu sebeple yaşadığımız her anı bilerek yaşamak gereği bizim tekamülümüzün ana hedefi olmaktadır. Bize bu toprakların emanet edilişi bir tesadüf zincirinin getirdiği sonuç değildir.

Türklerin Kozmik Kökenleri – Burhan Yılmaz 

PAYLAŞ
Önceki İçerikYedi Hermetik Prensip
Sonraki İçerikMezopotamyada Mutfak Sanatları
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER