Ortaçağda Simya

296
(c) Wellcome Library; Supplied by The Public Catalogue Foundation

İki yüzyıl boyunca devam etmiş olan İtalyan Rönesansı’nın başlan­gıcında Yeni Platonculuk ve Helenistik Hermetizm’in yeniden keşfi bir coşkuya yol açtı. Yeni Platoncu ve Hermetik öğretilerin, felsefe ve sa­natlar üzerinde derin ve yaratıcı bir etkiye sahip olduğunu ve aynı za­manda simyevi kimya, tıp, doğa bilimleri, eğitim ve siyasal kuramın gelişiminde büyük bir rol oynadıklarını biliyoruz.

Simyaya gelince, -maden filizlerinin büyümesi, metallerin dönü­şümü, eliksir ve sır aklamanın zorunluluğu gibi- bazı temel ön ka­bullerinin ortaçağdan Rönesans ve Reform çağına taşındığını aklımı­zın bir kenarında tutmalıyız. Örneğin XVII. yüzyıl bilginleri, metal­lerin doğal büyümesinden şüphe duymamışlardır; tersine,” simyacı bu süreç içinde Doğa’ya yardım etmeli midir, böyle yapılmasını isteyen­ler dürüst insanlar mıdır, yoksa budalalar ya da sahtekarlar mıdır?”gibi konuları sorgulamışlardır.

Genellikle ilk büyük rasyonalist kimyacı ola­rak kabul edilen ve empirik olarak yaptığı deneyleriyle ünlü Herman Boerhaave (1664-1739), dönüşüme olan inancını hala koruyordu. Ancak geleneksel simya, yani Arap ve Batı ortaçağ simya­sı, Yeni Platonculuk ve Hermetizmin etkisi altında referans çerçevesini genişletmiştir. İnsanla kozmos ve Yüce Tanrı arasındaki tinsel ara­cıların rolünü vurgulayan Yeni Platoncu model, Aristotelesçi modelin yerini almıştır. Simyacıların Doğa ile işbirliği yönündeki eski ve ev­rensel olarak yaygın inançları bu dönemde Hıristolojik bir anlam kazanmış­tı.

Simyacılar, tıpkı İsa’nın, ölerek ve tekrar dirilerek insanlığı kur­tarması gibi, “opus alchymicum”un da Doğa’yı kurtaracağına inanmaya başlamışlardı. XVII. yüzyıl Hermesçisi Heinrich Khunrath, Filozof Taşı’ nı “Makrokozmos’un Oğlu” Mesih İsa ile özdeşleştirdi ve onun keşfinin, İsa’nın mikrokozmos insana bütünlüğü bahşetmesi gibi, makro kozmosun gerçek doğasını göstereceğine inandı.

XVIII. yüzyılda, Ve­nedikli keşiş Don Pemety, Hristiyan Mysterium’unun simyevi yoru­munu şu şekilde özetlemiştir: “Onların eliksirleri asıl olarak Bakire yeryüzünde bedenlenmiş, Dünyanın Evrensel Ruh’unun bir parçasıdır; hedefe, yani harika ve değişmez mükemmelliğe ulaşmadan önce ge­rekli tüm işlemlere katlanmak için ondan Ruh’un çıkarılması gerek­lidir. İlk işlemde Ruh, kanı akıncaya kadar işkence gö­rür; putrefactio aşamasında ölür; beyaz renk siyaha döndüğünde, mezarının karanlığından dışarı çıkar ve ihtişam içinde dirilir, saf cevher olarak göğe yükselir; oradan hayatı ve ölümü yargılar,insanın kirli ve değişime tabi olan kısmına karşılık gelen ö­lüm ateşe dayanamaz ve böylece cehennemde yok edilir.”

Rönesans’tan itibaren, hem eski işleme dayalı simya hem de bu daha yeni “mistik” ve Hristolojik yeniden yorum, endüstri devrimi­nin ve doğa bilimlerinin zaferini mümkün hale getiren hayret verici kültürel başkalaşımda kesin bir rol oynamıştır. Simya “opus”u ile insa­nın ve doğanın kurtarılması umudu, Giacchino da Fiore’den beri Batı Hristiyan aleminin aklını kurcalamış köktenci bir renovatio özlemini sürdürmüştür. Yeniden doğum, yani “manevi doğum”, tam manasıyla bir Hristiyan hedefiydi; ancak birçok nedenle kurumsallaştırılmış dinsel hayatta kendine pek az yer bulmuştur. Tersine, bu hakiki “ma­nevi dogum” özlemi, bir kolektif metanoia ve tarihin dönüşümü umu­du, Ortaçağ ve Rönesans devrinin bin yılcı halk hareketlerine, peygam­ber teolojilerine ve mistik görülere ve de Hermetik Gnosis’e esin kaynağı olmuştur.
Daha da önemlisi, benzer bir umudun opus alchymicum’un kimya açısından yeniden yorumu denilebilecek şeyi esinlemiş olduğu gerçe­ğidir. İmparator II. Rudolf’u, dönüşümün sırrını bildigine ikna eden ünlü simyacı, matematikçi ve allame John Dee (d. 1527), dünya refor­munun okült -özellikle de simyevi- işlemlerle serbest bırakılan ma­nevi güçlerle başarılabilecegini düşünmüştür.
İngiliz simyacı Elias Ashmole, çağdaşlarının pek çoğu gibi, simya, astroloji ve doğal bü­yüyü kendi zamanlarının bilimlerinin kurtarıcıları olarak görmüştür. Aslında, Paracelsus ve van Helmont’un yandaşları için, yalnızca “kimya felsefesi”nin (yani yeni simya) araştırılması yoluyla veya “gerçek tıp” ile Doğa anlaşılabilirdi. Kimya ve astronomi gökle yerin sırları­nı açacak bir anahtar olarak görülmüştür. Simya ilahi bir anlama sahipti. Yaratılış kimyasal bir işlem olarak görüldüğü için, hem yer­sel hem de göksel görüngüler kimya terimleriyle yorumlanmıştır.

Makrokozmos-mikrokozmos ilişkileri temelinde, “kimya filozofu” yersel ve göksel gövdelerin sırlarını öğrenebilirdi. Böylelikle Robert Fludd güneşin döngüsel hareketine koşut bir kan dolaşımının kimya­sal tarifini vermiştir.

Hermesçiler ve “kimya filozofları”, çağdaşlarının çoğu gibi bütün dinsel, sosyal ve kültürel kurumlarda kökten ve genel bir reform ya­pılmasını umuyor, içlerinden bazıları ise etkin bir biçimde bunun için hazırlık yapıyordu. Bu evrensel renovatio’nun ilk, zaruri aşaması bilgi reformuydu. Gülhaç hareketini başlatmış ve 1614’te yayımlan­mış, yazarı belirsiz küçük bir kitap olan Fama Fraternitatis, bilginin yeni tipini talep ediyordu. Tarikatın mistik kurucusu Christian Ro­senkrantz, tıbbın ve dolayısıyla bütün bilimlerin gerçek sırlarına ha­kim olmakla ünlüydü. Daha sonraları sır olarak saklanan ve yalnızca Gül Haç tarikatının müritlerinin okuduğu birtakım kitaplar yazdı.

Fama Fra­ternitatis’in yazarı Avrupa’nın bütün derin alimlerinden sanatlarını gözden geçirmelerini ve bilgi reformunda Gül Haç Biraderliği’ne katıl­malarını; başka deyişle topyekün renovatio için acele etmelerini iste­mişti. Bu çağrıya yanıt müthişti ve on yıldan az bir süre içinde bu gizli grubun faziletlerini ele alan yüzlerce kitap ve makale yazıldı.
Bazı tarihçilerin Fama’nın yazarı oldugunu iddia ettikleri Johann Valentin Andreae, 1619’da, muhtemelen Bacon’ın Yeni Atlantis’inden etkilenmiş bir kitap olan Christianopolis’i yayımladı. Andreae; Chris­tianopolis’te, “kimya felsefesi”ne dayalı yeni bilgi yöntemini daha ay­rıntılı bir hale getirmek için uygun bir cemaat oluşturulmasını öner­miştir. Bu ütopik kentte, bu tür araştırmaların merkezi, bir laboratu­var olacaktı; “gökle yerin evlendiği” ve “yere ilahi sırların mührünün vuruldugunun anlaşıldıı” bir yer.
Fama Fraternitatis’i ve Gülhaç tarikatını savunanlar arasında Kraliyet Fizikçiler Koleji’nin öğretim üyesi, ama aynı zamanda bir mistik simya ustası da olan Robert Fludd da vardı. Okült bilimlerde ciddi bir eğitimden geçmeden hiç kimsenin doğa felsefesinin yüksek bilgisine ulaşmasının mümkün olma­dığını üzerine basa basa söylemiştir. Ona göre “hakiki tıp” doğa fel­sefesinin temeliydi. Mikrokozmos, yani insan bedenine dair bilgimiz bize evrenin yapısını öğretecek ve böylece bizi Yaratıcı’mıza götüre­cekti.

En son çalışmalar, özellikle Debus ve Frances Yates’inkiler, “felse­i kimya”ya ve okült bilimlere dayalı yeni bilgiye ilişkin bu araştır­maların sonuçlarına yeni bir ışık tutmuştur. Simya formüllerinin do­nanımlı laboratuvarlarda deneysel olarak araştırılması hakkında gö­rüş alışverişinde bulunmanın önemi, rasyonel bir kimyanın yolunu açmıştır. Okült bilimlerin pratisyenleri arasında sürekli sistematik bilgi alışverişi, pek çok akademinin ve eğitimli cemiyetin kurulma­sına neden olmuştur. Ancak “hakiki simya” miti etkisini yitirmemiş­tir, bilimsel devrimin yazarları üzerinde bile.

1658’de yayımlanan bir denemede, Robert Boyle, simyasal ve tıbbi sırların serbest bir şekilde aktarımını desteklemiştir. Öte yandan Newton simya sırlarını ka­muya açmanın güvenli olmadığını düşünüyordu ve Boyle, Kraliyet Akademisi Sekreteri’ne bu meselelerde “ali sükutunu” koruması gerek­tiğini yazmıştı. Newton, deneylerinden bazılarının başarılı olduğu­nu bildirmişse de simya araştırmalarının ve deneylerinin sonuçlarını asla yayımlamadı.

Newton simyadaki küçük dünyanın yapısını kendi kozmolojik sis­temiyle eşleştirmeyi denedi. Gezegenleri yörüngelerinde tutan gücün keşfi onu tam olarak tatmin etmemişti. Ancak 1668’den 1696’ya ka­darki yoğun deneylerine karşın küçük kütlelerin hareketini yöneten güçleri bulmayı başaramadı. Bununla birlikte 1679-80’de yörünge ha­reketinin dinamikleri üzerinde ciddi bir şekilde çalışmaya başladığın­da, çekim gücüyle ilgili kimyevi fikirlerini evrenlere uyguladı.

Newton şuna inanıyordu, “Tanrı, doğa felsefesinin ve gerçek dinin sırlarını seçilmiş birkaç kişi­ye vermişti. ” Bu bilgi sonradan kayboldu, fakat daha sonra, avamdan saklı tutulan masallarda ve mitsel sözlerde biraraya getirildiğinde kısmen de olsa yeniden keşfedilmişti.

Bu nedenle Newton, ge­nellikle oraya gizlenmiş gerçek sırları öğrenmeyi umut ederek, simya külliyatının en içrekçi dallarına başvurmuştu. Modern mekanik bili­minin kurucusunun ne ezeli gizli vahyin teolojisini ne de tüm simya­ların temeli olan dönüşüm ilkesini reddetmemesi çok anlamlıdır.
Optichs isimli incelemesinde şöyle yazmıştır: “Kütlelerin ışığa, ışığın kütlelere çevrilmesi, doğanın gidişatına çok uygundur, doğa bu dö­nüşümden hoşnut görünmektedir.” Prof. Dobbs’a göre, “Newton’ın simyayla ilgili düşünceleri, ana esasları üzerine öyle sağlam bir şekil­de oturtulmuştur ki, asla onların genel olarak geçerliliklerini inkar etmesi söz konusu olmamıştır ve bir bakıma 1675’ten sonra meslek hayatının bütünü simya ve mekanik felsefeyi bir bütün halinde birleş­tirmeye yönelik uzun süreli bir çaba olarak görülebilir.”

Principia yayımlandığında, Newton’ın muhalifleri Newton’ın güç­lerinin, aslında okült nitelikler olduğunu özellikle vurgulamışlardır. Prof. Dobbs, eleştirilerinin doğru olduğunu kabul eder: “Newton’ın güçleri, Rönesans döneminin okült külliyatının büyük bölümünde bu­lunan gizli sempatiler ve antipatilere çok fazla benziyordu. Fakat Newton güçlere, madde ve hareketinkilere denk bir ontolojik statü vermişti. Böyle yaparak ve güçleri rakamsal ifadeler haline getirerek, onların mekanik felsefenin hayali etki mekanizması düzeyine yüksel­melerini sağladı.”

Physics adlı kitabında, kendi dölü olarak modern bilimi üretmiş olan şeyin, mekanik felsefe ile Hermetik geleneğin evliliği olduğu sonucuna ulaştı. “Modern bilim” göz alıcı gelişimi içinde, Hermetik mirasını görmezden gelmiş ya da reddetmiştir. Başka bir ifadeyle, Newton me­kaniğinin zaferi, Newton’ın kendi bilimsel idealini yok etti. Aslına bakılırsa, Newton ve çağdaşları, bilimsel devrimin oldukça farklı bir tipini ummuşlardı. Rönesans’ın neo simyacısının amaçları ve umutla­rını -yani Doğa’nın kurtarılması çabasını- sürdüren ve bunu gelişti­ren Paracelsus, John Dee, Comenius, J. V. Andreae, Ashmole, Fludd ve Newton gibi birbirinden çok farklı insanlar, simyada daha tutkulu bir girişimin modelini görüyorlardı: yeni bilgi yöntemiyle insa­nın kemalatı.

Onların görüşüne göre, böyle bir yöntem Hermetik ge­lenek ve doğa bilimleri, yani tıp, astronomi ve mekanik ile mezhep­ üstü bir hristiyanlığı bütünleştirecekti. Bu tutkulu sentez aslında yeni bir dinsel, özellikle Hristiyan yaratımıydı ve Platoncu, Aristota­lesçi ve Yeni Platoncu metafizik kavramların eski bütünleştirilmesinin sonuçlarıyla uyumluydu.
XVII . yüzyılda daha da ayrıntılandırılan bu “bilgi” tipi, Hristiyan Avrupa’daki son bütünsel girişim olmuştur. Böylesi bütünsel bilgi sistemleri Pythagoras ve Platon tarafından eski Yunan’da ileri sürülmüşse de daha çok Çin kültürünün tipik özelliği­dir; burada sanat, bilim veya teknoloji, söz konusu kültürün kozmo­lojik, ahlaki ve “varoluşsal” ön kabulleri ve olası etkileri hesaba katıl­madan anlaşılamaz.

Kaynak : Mircea Eliade- Demirciler Ve Simyacılar.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER