Türklerde Kehanet

685
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

Eski Türkçede “kısmet,” “şans” ve “kehanet” diye çevrilebilecek kavramlar için iki terim vardır; bunlardan biri iyi tanıdığımız “ırk” kelimesidir; diğeriyse “öger”dir. “Kehanette bulunmak,” “kısmete danışmak” anlamında olan “ırkla”, Kaşgarlı tarafından bir Şaman eylemi olarak belirtilmektedir. An­cak bu yorum belki de hatalı bir şekilde yapılmıştır, çünkü Codex Comanicus buna karşılık “kamlık et”, yani “kam olmak” şeklinde bir açıklama vermektedir.

Moğol dili “tölge” kelimesini kullanmaktadır ve bu kelime günümüzde falcılığın birçok türünü adlandırır: Kavrulmuş kürek kemiğiyle, sapeklerle (eski bir Çin parası), oklarla fal vs . Bu kelimenin ortaçağda geniş kapsamlı, ama belirli şekilde sınırlı bir anlamı olması gerekir; “Gizli Tarih” der ki: “Bu husus ‘tölge’ye girmez”. Bunun Şaman kehanetini içermediği düşünülebilir, çünkü aynı metinde şöyle bir sa­tır vardır: “Şamanlara (bö) ve kahinlere (tölgeçti) fallar baktırılmıştır” , ancak burada da Kaşgarlı’nın Türkçesinde ve Codex Comanicus’ta rastlanan belirsizliğin ay­nısı olabilir.

Yakın tarihte İslamiyeti kabul etmiş, ama eski yapısını korumuş toplumun katmanlara ayrıldığını yalnızca Kutadgu Bilig’de görüyoruz. Kutadgu Bilig toplumsal katmanların doruğuna Hz. Muhammed’in soyundan gelen kimseleri, sonra bilginleri ve üçüncü sıraya da hekimleri koymaktadır; dördüncü sıraya düş yorum­cularını, ardından müneccimleri, şairleri, köylüleri, tüccarları..vs sıralamaktadır .Bu sıralamadan, kehanetin yüksek bir makam olduğu ve bunu uy­gulayanların belirli şekilde el üstünde tutuldukları anlaşılıyor.

Bazen doğacak çocukların cinsiye­tini önceden tahmin etmeye yarayan ateşle kehanet gibi veya daha basit bir şekilde Manas destanında olduğu gibi geleceği açığa çıkarmaya yara­yacak kehanetler şeklinde birbiriyle oldukça ilgisiz bazı uygu­lamaların varlığını gözlemlerken, diğer yandan İbrahim İbn Vasıf’ın, ateşin rengine bakarak kehanette bulunmanın hükümdarlara özgü bir ayrıcalık olduğunu iddia etti­ğini saptıyoruz. Ancak daha genel bir uygulama alanı bulmuş ve haklarında yeterince bilgi sahibi olduğumuz yöntemler de vardır.

Çubuklar ve Oklarla Kehanet :

Belki de varlığı kanıtlanmış en eski kehanet aracı söğüt çubuğu ve oktur. Bu kehanet şekli Avrasya göçebele­rinin en eski kültürüyle ilişkilidir; Herodotos tarafından da görülmüş ve şöyle dile getirilmiştir: “lskitlerde sayısız kahin vardır; mesleklerini icra etmek için çok sayıda söğüt çubuğu kullanırlar. Bunu şöyle uygularlar: Ortaya kalın çubuk de­metleri getirirler ve bunları yere koyup çözerler; sonra çubukları birbirinin yanına koyarak kehanetlerini yaparlar; aralarında konuşurken de çubukları toplarlar ve onları tekrar arka arkaya yere koyarlar.”

Hunlar da bu kehaneti biliyorlardı ve Ammien Marcellin’in anlatımı Herodo­tos’unkini hatırlatmaktadır: “Sorgun ağacından yapılmış çubukları demet şeklinde bir araya topluyorlar ve bunların eğri olmamasına dikkat ediyorlar. Daha sonra be­lirli bazı günlerde bunları birbirinden ayırarak büyü yapıyorlar ve gelecek hakkın­da bilgi ediniyorlar”. Bu kehanet yöntemi, Nagy’ye göre eski Türklere özgüdür. Özellikleriyle birlikte bu yöntem, 1000’li yılların başına kadar ortadan kaybolmakta ve sonra da oldukça deği­şik şekilde tekrar ortaya çıkmaktadır: “Türkler, üç ayrı gruba bölündükten sonra, üç çubuğu havaya atarak kaderlerini öğrenmek istediler: Bu çubuklardan biri güne­ye düştü ve grubun öncü kısmı Hindistan’a yöneldi, diğeri kuzeybatıya … ” vs. Ve ayrıca, “Onlara yetmiş şef kumanda ediyordu; bu şefler bir daire çizdiler ve çevresine sıralandılar, her biri elinde bir çubuk tutuyordu; çubuğu daire içine düşenlerin kral olacağı konusunda anlaştıktan sonra çubukları havaya fırlattılar” . Her çubuk bir kişiyi temsil etmekteydi.

Çubuk yerine ok atma eyleminin izlerine ancak İslam etkisi altındaki metinlerde rastlayabiliyoruz. Dede Korkut Kitabı’nda, “39 genç kızın her biri kendi olumlu kaderlerine doğru bir ok fırlattı” ; ” böylece aynen eski zamanlarda Oğuzların çağında adet olduğu gibi hareket et­tiler,”. Kaşgarlı yaklaşık yüz yıl sonra, “ok’un herhangi bir şeyi kadere göre bölmeye yaradığını “söyleyecektir.

Aşık Kemiği ve Zarlarla Kehanet :

Zar oyunu Altay toplumlarında çok eski zamanlardan beri uygulanmaktadır. Çin Yıllıkları’nda bunlardan Tu-kiularda olağan bir eğlence aracı olarak söz edilmiş; Penci Kert’te olduğu gibi Muz Tepe’de de zarlar bulunmuştur. Dolayısıyla zar oyununun daha eski çağlarda oynanmış olabilecek aşık kemiği oyununu gözden düşürdüğü ve onun yerini aldığı söylenemez. Oysa aşık kemiği oyunu çağdaş zamanlarda evrensel çapta bir kullanım alanı bulmuştur. Buna karşın ortaçağdan beri aşık kemiğinin sihirli değeri, Timuçin ve Camuka kendileri­ni “ant kardeş” ilan ederlerken aralarında aşık kemiği değiş tokuş edilmesinden ve bunun da ötesinde, geleceğin Cengiz Han’ının doğumunda, Göğün özel bir hediyesi olarak gelecekteki başarısını sağlayacak kut’u, yani yaşam gücünü kapalı elinde aşık kemiği şeklinde bir kan pıhtısı olarak tutmasıyla kanıtlanmaktadır.

Günümüzde bütün Türk ve Moğol dillerinde, aşık kemiğinin her yüzünü ve an­lamlarını belirtmek için çok zengin bir kelime dağarcığı vardır. Bu dilleri konuşan bütün toplumlarda genellikle onunla keha­nette bulunulur, ancak her zaman aynı sonuçlar çıkarılmaz: Nogaylarda, Türkiye’de, Özbeklerde aşık kemiği, üzerinde düşünülen kişinin iyi taraflarını veya kötülükleri­ni öğrenmek için kullanılır ve yere veya bir davulun üzerine atılır. Ancak başka birçok uygulama olasılığı da vardır. En azından aşık kemiğinin bu evrenselliği, söz konusu kehanetin çok eski olduğunu düşündürmektedir.

Kehanetle İlgili Metinler :

İçinde birkaç düzine sayfa numarası olan bir kitapta, başvurulacak kehanet nu­marasını öğrenmek için bazen bir demir eksenle bir araya getirilmiş (Afganistan’da bulunan ve üzerlerinde yalnızca 2, 3 ve 4 rakamlarının olduğu yaldızlı, dört tunç küpün bir araya getirilmiş hali gibi) bir veya birkaç zar havaya atılır. Bu kitapta tahminler, “iyi,” “çok iyi,” “kötü,” “çok kötü” veya da “başlangıcı kötü sonu iyi” gibi kelimelerle son bulan sembolik kısa kavramlar halinde açıklanmıştır. ” Irk Bitig “adlı eser bu türden 65 metin içerir.

Uygur dünyası hapşırmalarla, oynayan kaslarla, ayrıca tırnak veya saç kesilişiyle, günlük hayatın küçük olaylarıyla ilgili ve anlamı haftanın günleriyle değişen kehanetlerde bulunan Turfan kökenli birçok yazma metin bırakmıştır. Şöyle ki, insan sıçan gününde (On iki Hayvan Takvimi’ne göre) tan vaktinde hapşırırsa, annesi ve babasın­dan iyi haberler alacak demektir.

Bağırsaklarla Kehanet:

Geleceğin hayvan bağırsaklarının incelenmesi aracılığıyla öğrenilmesi o denli yetersiz şekilde kanıtlanmıştır ki, Pelliot, Moğollarda bunun olmadığı yargısına va­rabilmiştir. Oysa bu kehanet biçiminin varlığı yalnızca Moğollar, Hunlar ve Vuhuanlarda kanıtlanabilmiştir. Jordanes, “Katalonya Ovaları” savaşından önce Attila’nın kahinlerine danıştığını ve onların da kah ölülerin bağırsaklarını kah çıplak kemikleri üzerindeki damarları incelediklerini anlatır.

Plan Carpin, Moğolların bağırsak aracılığıyla kehanette bulunduklarını belirten tek Batılı gezgindir. Ancak “Gizli Tarih” bundan söz etmekte ve bu tanıklık bize yeterli gelmektedir; ayrıca bu tanıklık başka anlatımlarla doğru­landığından daha da pekişmiştir. Aynı bölümde arka arkaya birçok kez “ölülerin bağırsaklarıyla kehanette bulunurken … ” sözleri yinelenmektedir.

Düş Yorumu :

Uykunun kimi zaman “geçici ölüm” sayılması ve rüyanın ruhun serseri şekilde dolaşması veya başka bir ruhun ziyareti şeklinde kabul edilmesi do­layısıyla düş yorumu özünde Şamanizmle çok yakından bağlantılıdır. Eski tarihlere ait olmak üzere; Müslüman Türk dünyasında çok sayıda rastlanı­lan tabirname veya “rüya kitap”larına benzeyen, yine Sin-kiang çevresi Uygur toplumlarında ve aynı şekilde İslamlaşmamış Türklerde de var olan (örneğin; Irk Bitig’in yapısına benzer şekilde düzenlenmiş, Türkçe konuşan ve Zebur’la ilgisi olmayan Polonya ve Kırım Yahudileri olan Karayimlerin rüya kitabı) rüya anlatımlarına benzer eski tarihli hiçbir belge elimizde yoktur.

Rüyayla ilgili eski bilgilere ender olarak rastlanmaktadır. Taberi, Arapların esir aldığı bir Türk’ün aşağıdaki beyanını aktarmaktadır: “Ben Türkistan’ın en becerikli büyücüsüyüm. Savaşta bir hükümdara refakat ettiğimde, düşmana rüyasında bozguna uğrayacağını gördürüyorum ve böylece cesaretini kırıyorum”; ancak bu kanıt çeşitli açılardan kuşkulu görünmektedir. Bununla birlikte rü­yalara çok eski zamanlardan beri ilgi duyulduğu, Kaşgarlı’nın şu kısa ve özlü ifade­siyle kanıtlanmıştır: “Rüya yorumlanabilir”.

Önseziye dayanan ve gelecekten haber veren rüya ancak “Gizli Tarih” ten sonra gerçek bir değer kazanmaya başlamıştır. Yine de her zaman yalnızca rüya şeklinde değil, bazen uyku veya yarı uyku halinde ortaya çıkan bir hayal olarak açıklanmaktadır. Hayvanlar ve bitkiler, kaynakların aktardığı büyük düşsel görüntülerin tam or­tasında yer almaktadır. Cengiz Han’ın müstakbel kayınpederi Dey Seçen, misafir olarak gelen Yesügey’i kabul etti ve kendisine dedi ki: “Kardeş Yesügey, bu gece bir rüya gördüm. Hem güneşi hem de ayı tutan beyaz bir sungur uçarak bana geldi, eli­min üzerine kondu. Rüyamı şöyle diyerek anlatıyorum: (Bugüne kadar) güneşi ve ayı uzaktan görmüştüm; şimdi bu sungur bunları tutarak getirdi ve elimin üzerine kondu ve beyaz olarak kondu: bu rüyanın iyi bir yönü var mıdır? Kardeş Yesügey, bu rüya bana kesin olarak senin oğlunu da getirerek tekrar geleceğini gösterdi. İyi bir rüya gördüm. Bu rüya sizin, Kiyetlerin geleceğini haber veren bir kehanetti.”

Bir Moğol olan Kortşi, Timuçin’in gelecekteki gücünü rüyada görür ve ilan eder: “Göksel bir belirti geldi ve bunu kendi gözlerimizle gördük! Bir vahşi inek geldi ve Camuka’nın etrafında döndü, daha sonra boynuzlarıyla bir araba üzeri­ne kurulan çadıra çarptı, sonra böğürerek Camuka’ya çarptı ve boynuzlarından birini kırdı. Boynuzu bulunmayan vahşi bir öküz büyük çadırın alt direklerine saldırdı, direkleri kaldırarak çekti ve Timuçin’in arkasından dolanarak büyük yol­dan böğüre böğüre geldi. Dedik ki kendi kendimize, Gök ve Yeryüzü birbiriyle anlaştı, Timuçin halkın hükümdarı olacak. Göksel işaretler bunları gözlerimizle görmemizi sağlayarak bizi uyardı”
.
Moğolların Gizli Tarihi’ndeki bu metinlerden sonra aynı rüyayı Oğuzname’de tekrar bulduğumuzda hiç şaşırmıyoruz: “Günlerden bir gün Ulu Türk (Büyük Türk) rüyasında altın bir yay ile gümüş üç ok gördü. Bu yayın uçlarından biri güneşin doğuşuna, diğeriyse güneşin batışına değiyordu ve gümüş üç ok gecenin içinde uçu­yordu. Uykudan uyandıktan sonra rüyasında gördüğünü Oğuz Kağan’a anlattı ve’ kendisine dedi ki: Ah benim Kağanım! Gök Tengri , rüyada bana göstermek istediği toprakları senin ırkına versin”. Burada yay ve oklar monarşinin sembollerini ifade etmektedir. Reşidüddin bunları doğru değerlendire­rek şöyle açıklar: “Yay hükümdara, ok da onun elçilerine benzer”; ay­rıca Ebü’l-Gazi kendi döneminde bunları uzun uzun anlatarak anısını canlı tutmuştur.

Kürek Kemiğiyle Kehanet :

Kavrulmuş kürek kemiğinin okunması aracılığıyla kehanette bulunma anlamına gelen omoplatoskopi veya iskapülomanti, kuşkusuz Türk-Moğol kehanet yöntemlerinin en eskisi ve en sürekli uygulananıdır. Bu yöntem daha önceden Yukarı Asya’da tarihöncesi çağlardan beri uygulanmak­taydı ve halen de oralarda uygulanmaktadır. Hatta, önceden olmamışsa bile günü­müzde, teknik klavuzlara gerek duyulacak kadar karmaşık bir bilim haline gelmiştir. Bu teknik klavuzlar uzun zamandan beri vardır. Grönbech bunlardan birkaçını, Kansu’ya yaptığı inceleme gezilerinden birinden dönüşün­de beraberinde getirmiş ve bunlar çevrilmiştir. ?

Genel kural olarak koyunun ve daha ender olarak keçi veya onlar yerine herhangi bir hayvanın kürek kemiği kullanılır; örneğin koyun yetiştiremeyecek kadar kuzey bölgelerde ya­şayan Yakutlarda geyiğin (büyük bir olasılıkla daha çok ren geyiğinin)kürek kemiği kullanılmaktadır. Hayvanın yakın zamanda öldürülmüş olması, ke­miğinin üzerindeki etin özenle kazınması, dişlerle dokunmadan “çıplak hale kon­muş” olması gerekir. Hakkında danışılan şeyin düşünül­mesi sırasında kemiğin alevde kavrulması gereklidir. Bu kehanet türü hayvan bede­ninin içerdiği güçle ilgili olan, oldukça gelişmiş ve özümlenmiş bir düşünce tarzın­dan kaynaklanmaktadır.

Çukçelerde ren geyiklerinin, Koryaklarda fokların kürek ke­mikleri kullanılır; bunlar iklim koşullarına uymanın en mükemmel örnekleridir. Kitanlarda kürek kemi­ği falı tercih edilen yöntemdir; buna göre aleve tutulan omuz çatırdarsa savaş açılır, yoksa barış haline devam edilirdi. Kaşgarlı da bundan söz etmektedir. Ayrıca üç kemiğin aleve tutulduğu sırada bu üç kemikten birinin boyuna yarılmasının harekete geçilmesi için yeterli olduğu, ama küçük parçalara ayrılması durumunda bu eylemden vazgeçildiği Rubruck tarafından da ısrarla ileri sürülmüştür.

Rubruck’dan kısa bir süre sonra Reşi­düddin, “Argun’un hastalığı konusunda danışılan Şamanların, kendi bilimlerinin kurallarına göre bir kürek kemiğini incelediklerini” (bu, bize konuyla ilgili bir ku­ralın varlığını düşündürmektedir) açıkça söylemektedir. Gerçekte kürekkemiğiyle kehanetin Moğol­ca ve Türkçede belirli bir ismi vardır; Moğolcada “dallacı”, Türkçede de “yagrıncı” denmektedir. Kürek kemiğiyle kehanete daha sonraları Ti­murlenk’in ordusunda, Safeviler döneminde İran’da ve “Orta Asya’daki yaşantılarının bir anısı olarak” koruyan Mısır Memluklarında rastlanmaktadır. 1771 yılında, Kazaklar arasında seya­hat eden bir Rus subayı kürekkemiği falının varlığına işaret etmektedir. Yöntemler zenginleşmekte ve zaman içinde kürek ke­miği bir kült nesnesi haline gelmektedir. Bergmann’a göre dalla­cı hekimden, yani Şamandan başka bir şey değildir.

Kaynak: J.P.Roux- Türklerin ve Moğolların Eski Dini.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER