Ruhsal Güçleri Geliştirme Teknikleri – Kendini Bilmek

426
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

Ruhsal güçleri geliştirme çalışmaları, insanın kendini tanıma ve kendi sırlarını keşfetme çalışmalarının sadece küçük bir bölümünü oluşturur. İşte bu yüzden sadece psişik yetenek­lerin gelişmiş olması, insanın ruhsal olgunluğa ulaşabilmesine yetmemektedir. Fakat kendini tanıma çalışmalarında, ruhsal güçlerin geliştirilmesinin çok önemli bir yeri vardır.

“Kendini bilmek” ya da “tanımak”, insanın değişmesi zo­runluluğunun doğal bir uzantısıdır. Değişmek, uyanmak, şuurlanmak için; fazlalıkların terk edilmesi, içsel bir mücadeleye girişmek ve özdeşleşmeyi meydana getiren bağımlılıklardan soyunmak şarttır. Üstün çaba gösterilmeden, kendi üzerinde çalışmadan; değişmek, uyanmak, şuurlanmak mümkün değil­dir. Bütün ezoterik çalışmaların, inisiyetik öğretilerin temeli bu nedenle “terk”e dayanır…

İnsan, her yanı fazlalıklarla çevrili ve çeşetli putların is­teklerini yerine getirmekte olduğunu bilmeden mahpusluktan kurtarılamaz. İnsan özgür olmadığını anlamazsa, hapishaneden kurtulabilmesi de mümkün değildir. Özgür hale gelmek için, iç özgürlüğü elde etmelidir. İnsanın uğrunda mücadele ederek ka­zanması gereken şey, işte bu özgürlüktür.

İnsanın iç özgürlüğü elde etme yoluna girmesi “terk etme”ye hazır hale gelmesine bağlıdır. Herhangi bir şeyi kaybet­mekten korkmayan, kaybedilecek bir şeyi olmadığının şuuruna varan kimse, bu şekilde her şeyi kazanır.

Bu söz… Yani “insanın kendini tanımasımeselesi, bel­ki ilk başta bize biraz garip gelebilir… “Ne demek yani, şimdi ben kendimi tanımıyor muyum?…” diye düşünebiliriz. Çünkü kendimiz hakkında yeterli fikre sahip olduğumuzu düşünürüz. Oysa ki çoğunlukla, kendi varlığımızın kökeni ve özellikleri hakkında yeterli bilgiye ve yeterli anlayışa sahip olmadan ya­şamımızı sürdürürüz. Bunların içinde sahip olduğumuz, ancak çoğunlukla farkında bile olmadığımız ruhsal yeteneklerimiz, yani “Duyular Dışı Algılamalarımız da vardır.

Böyle olunca da, kendi varlığımızın iç potansiyelini, iç gü­cünü çoğunlukla kullanmadan kısıtlı imkanlarla yaşamaya kendimizi mahkum ederiz… Ve yaşamımızın büyük bir bölümü böyle geçer… İçimizdeki mevcut potansiyel güçten habersiz kendimizi son derece hür ve özgür zannederek; aslında tam bir mahpushane yaşantısı sürdürürüz… Hapiste olduğumuzu far-ketmediğimiz için de, hapisten kurtulmak için hiçbir çaba sar-fetmeyiz… İnsanın mevcut iç potansiyel gücünü kullanmadığı bu dünya yaşamında özgür olamadığını, çok kısıtlı imkanlarla yaşadığını farkeden toplumlar, çok eski çağlardan beri bu yol­da önemli çalışmalar içine girmişlerdir.

Dinlerin, felsefelerin, doğu ve batı ezoterik çalışmaların, mitolojilerin; ortaklaşa amacı çok eski çağlardan beri tek bir noktada: “Kendini Bilmek”de yoğunlaşmıştır… “Kendini bilmeyen varoluşun sırlarını da bilemez” ya da “kendini bilmeyen Rabbi’ni de bilemez” sözleriyle de bu konu dile ge­tirilmeye çalışılmıştır.

Uzun yıllardır konunun önemini farkeden kadim toplumlar özel çalışmalar yaparak; o özel çalışmalara katılanlara önce bu konuyla ilgili bilgiler aktarmışlar ve daha sonra da bu bilgiler ışığında insanların kendi iç enerjilerini kullanabilmelerini sağ­lamaya çalışmışlardı ki, bunun da adına “inisiyatik çalışma­lar” adı verilmiştir.

NYAYA TESLİM OLAN İNSANIN KARAKTERİSTİK DURUMU

  • Duygularının esiridir.
  • Kalıplar içinde sıkışıp kalmıştı
  • Gurur-kibir iç
  • Dünya ile özdeşleşmiş
  • Gerçek bilgiden uzak, sadece kulaktan dolma bazı din­sel bilgileri ve terkedemedikleri kendisine sürekli olarak engel olmaktadı
  • Bireysellik iç Dilinden “ben” sözcüğü düşme­
    mektedir.
  • Aç gözlüdür
  • İçgüdüsel yaşar
  • Kendini ve kendi çıkarlarına hizmet edenleri sever.
  • Suni olarak yarattığı bir sürü icaplar içine kendini sı­kıştırmıştır.
  • Ruhsal Güçleri’nden yararlanamamakta, buna bağlı olarak ileri görüşlülüğü kısıtlanmakta ve sezgileri körlenmektedir. Bunun doğal sonucu olarak da, yeniliklere oldukça zor uyum sağlayabilmektedir.

Bu bilgisizlik çemberi bir başka sorunu daha beraberin­de getirmiştir:

Dünyada yaşamın gayesi nedir? Ben kimim? Nereden ge­lip nereye gidiyoruz? Yaşam bir takım basit rastlantıların bir araya gelmesinden mi ibarettir?… Yaşam ve yaşamın sonuyla ilgili bilgiler, insanlık için bir “sır perdesi” altında kendisini gizlemiş durumdadır…

Hayat gailesi adını verdiğimiz bu yaşam çarkına kendimizi öyle bir kaptırıp gidiyoruz ki; bu hengamede, sözünü ettiğimiz sorular, çoğu zaman aklımızın ucundan bile geçmiyor. Arada sırada bu soruları kendimize sorduğumuzda ise. tam bir cevap bulamıyoruz. Bulamayınca da ister istemez, sırtımızı bu soru­lara dönüp, o tatlı uykumuza devam ediyoruz…

Tüm bunların sonucu olarak, bir süre yapay ihtiyaçlarla ve maddenin bizi cezbetme aracı olan arzular içine kendimizi adeta hapsederek, yaşamaya gayret ediyoruz… Nefes alarak ve yemek yiyerek… Bunun da adına yaşam denebiliyorsa eğer…

Önce korkularımızın tüm engellerini aşmak ve zihinsel konsantrasyonumuzun kontrolünü elimize almak gerekir. Eski alışkanlıklarımızın zihnimizin sorunlara tabi olmasına izin verişimiz, derhal kırılmalıdır. Onların yerine ömür boyunca sürecek yeni bir görüş açısı gerekmektedir.O da: Çözümlere odaklanmak ve bu yolda yeni adımları cesaretle kullanabilme başarısını gösterebilmeye bağlıdır.

Konunun asıl önemli yönü de zaten burada düğümlenmek­tedir. Yaşamınızı daha zengin, daha dolu, daha neşeli ve daha heyecanlı kılmak için pek çok güçlü araçlar ve stratejiler öğre­nebilirsiniz. Ama eğer bu öğrendiklerinizi uygulamazsanız, bu tıpkı çok güçlü bir bilgisayar alıp, onu hiç kutusundan çıkar­mamaya ya da lüks bir araba alıp bahçeye park etmeye, onu to­za ve çürümeye terk etmeye benzeyecektir.

Neye, nasıl ve nereden başlamalı?…

Gerçekten kendimizde bir şeyler değiştirmek istiyorsak; öncelikle günlük yaşantımızda bir takım davranış kalıplarımız­la, kendi kendimizi nasıl kısıtlamış olduğumuzu çok iyi göz­lemlememizde büyük faydalar vardır.

Şimdi, bir günlük yaşantınızı şöyle bir gözden geçirirmisiniz?…

Sabah yatağınızdan kalkıp, tekrar akşam  yatağınıza yatıncaya kadarki geçen süreyi, gözünüzde şöyle bir canlandır­manızı rica ediyorum. Bu geçen süre içinde karşılaştığımız be­lirli olaylara dikkat edersek, çoğunlukla hep aynı tepkileri gös­terdiğimizi görürüz. Yani belirli davranış biçimlerini hep aynı tarzda kullanırız. Hep aynı şekilde sevinir ve hep aynı şekilde üzülürüz. Yaşam içinde karşılaştığımız olaylara, çoğunlukla duygu ve düşüncelerimize hakim olamadan bir takını tepkiler gösterir dururuz. Bu halimizle yani “otomatik yaşam biçimi­mizle” doğrusunu ifade etmek gerekirse: Biyolojik robotlardan pek farkımızın kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Düğmele­rine basınca gülen, bir başka düğmesine basılınca ağlayan hali­mizi değiştirmeden, gerçek anlamda özgür olmaktan söz etme-miz mümkün değildir…

Bunun böyle olması duygu ve düşüncelerimiz üzerinde kalıcı bir hakimiyetin tarafımızdan sağlanamamış olmasından dolayıdır. Bu yüzden de biz yaşam içinde genellikle aynı tür olaylara, hep aynı tür karşılıklar veririz… Ve bir türlü istemedi­ğimiz yönlerimizi sırf bu özelliğimizden dolayı değiştirenleyiz.

İşle gerçek anlamdaki bir değişimi içimizde gerçekleştire-meyişimizin en önemli sebebi, bu göstermiş olduğumuz ota-matik davranış biçimlerimizdir. Hep aynı şekilde davranmakla yeni bir davranış biçimini oluşturmamız adeta imkansız bir ha­le gelmektedir. Dolayısıyla sanki hep aynı olayların içine ken­dimizi kısıtlayarak yaşamaya çalıştığımızı, dikkatlice kendimi­zi gözlediğimizde farketmenıiz. mümkün olacaktır.

   ENGELLER GÖRÜLMEDEN ENGELLER AŞILAMAZ

Her şeyin başı insanın kendisiyle ilgili gerçekleri farketmesidir. Aslında ne denli güçlü bir ruhsal yapıya sahip olduğu­nu ancak otomatik yaşamın tercih edilmesinden dolayı haliha­zırda bunları kullanamadığını farkeden bir kişi için yolun yan­sı aşılmış durumdadır. Bu nedenle insan öncelikle kendi eksikliklerini büyük bir cesaretle, kendi kendisine itiraf etmeyi ba-şarmaladır. Karamsarlığa kapılmadan kişi kendi eksikliklerini önce kabullenmelidir ki, bunların üstesinden gelecek çalışma­ları başarıyla gerçekleştirebilsin.

Yaşamımız aslında çeşitli dengelerden oluşan bir süreç olarak karşımıza çıkar. Ancak ne var ki çoğunlukla bu denge­leri yine biz kendi kendimize ürettiğimiz düşüncelerle bozarız. Eğer bahçemizde kök salmakta olan yabani otları görmeyi red­dedecek kimseler haline gelmemize izin verirsek, kafamızın içinde yarattığımız hayeller, sonunda bizi mahvedecektir… Ama bir o kadar yıkıcı olan bir şey daha vardır: O da, korkudan sürekli olarak yabani ot bürümüş bir bahçeyi düşünüp duran insanlara olanlardır. Kendi üzerinde çalışanların yolu, bir den­ge yoludur. Kendi üzerinde çalışanlar otları görür, onlara yü­zünde bir gülümseme ifadesiyle bakar. Çünkü onları görmüştür artık. Derhal eyleme geçip onları yok edecektir…

Yabani otlar konusunda endişe duymak zorunda değiliz. Onlar da hayatın bir parçasıdır. Onları görmemiz, varlıklarını kabul etmemiz, çözümlere odaklanmamız ve hayatlanmızdaki etkilerini yok etmek için ne gerekiyorsa hemen yapmamız ge­rekmektedir.

Ve şunu kesinlikle unutmayınız ki: Onları yok farzetmekle onları yok edemeyiz.

Bunları yok edebilmek için, “kendi kendine telkin ve konsantrasyon metotlarının bilinmesi ve kuralına göre uygulan­ması gerekir. Aksi takdirde bu yabani otlardan kurtulabilmek hemen hemen mümkün değildir.

Kaynak : Ruhsal Güçleri Geliştirme Teknikleri -Ergun Candan 

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikTürk Mitolojisi – Öksökö – Çift Başlı Kartal
Sonraki İçerikRuhsal Güçleri Geliştirme – Alfa Şuurunun Yakalanması
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER