Dada ( Dadaizm, Dadacılık )

945

1916 yılında İsviçre’de, Alman şair ve düşünür Hugo Ball’in (1886-1927) Zürih’in bir arka mahallesinde açtığı Cabaret Voltaire, gece kulübüyle sa­nat lokali arası bir mekan olarak, Dada’nın başladığı yerdir.
O sıralar Zü­rih’te bulunan hemen tüm genç sanatçılar gibi bir göçmen olan Ball’in amacı, Birinci Dünya Savaşı’na muhalif bir ekibin bir araya gelip dayanı­şabileceği bir yer yaratmaktır. Amacına ulaşmak için çok da fazla bekle­mesi gerekmez: Şubat başında açılan kabare, şubat sonuna doğru dolup taşmaya başlamış; sergilerin, şiir okuma gecelerinin, alternatif konserle­rin, performansların ve her türlü ‘sanatsal eğlence’nin gerçekleştirildiği bir yer haline gelmiştir.

1235146187tzara_grd (1)
Ball, ilk müdavimleri arasında Rumen şair Tristan Tzara (1896-1963), Rumen ressam Marcel Janco (1895-1984), Fransız asıllı Alman ressam ve heykeltıraş Hans Arp (1886-1966) gibi isimlerin bulunduğu kabaresinin yeni fikirlerin odak noktası haline geldiğini, bir tür alternatif sanatsal hareketi ifade ettiğini fark etmekte gecikmemiştir.

Riva­yete göre, Hugo Ball’in Dada sanatçılarından Richard Hülsenbeck’le bir­likte Almanca-Fransızca bir sözlükten rastgele seçtikleri “Dada” ismi de böyle çıkmıştır. Bazı başka kaynaklarsa, “Dada” sözcüğünü sözlükten rastgele seçenin birçok Dada manifestosunun da yazarı Tristan Tzara olduğu­nu belirtir. Hatta Hans Arp’ın, “6 Şubat 1916’da, akşam saat altıda, Zü­rih’teki Cafe de la Terrasse’ta Tristan Tzara’nın Dada sözcüğünü icat et­tiğini ve o sırada burnumun sol deliğine iliştirilmiş bir çörek olduğunu be­yan ederim” şeklinde bir açıklaması da vardır!

tristan_tzara
Dada’nın tam olarak ne anlama geldiği konusundaki veriler çelişkili­dir. Birçok dilde birçok anlama gelebilen “Dada”, kimilerinin iddia ettiği gibi, Rumence “evet”, Fransızca “oyuncak at” anlamına geldiği için mi, yoksa, “bir çocuğun çıkardığı ilk ses: da … da … da” olmasından dolayı mı seçilmiştir, kesin olarak bilinmemektedir. Önemli olan, Dada’nın yeni bir “sıfır noktası”nın, “sanattaki yeni”nin ifadesi olmasıdır.

dada-manifestosu-afiş
1918 tarihli “Da­da Manifestosu”nu kaleme alan Tristan Tzara’ya göre Dada, “Bir protes­todur; yıkıcı bir eylemdir. Mantığın yerle bir edilmesidir; işte Dada budur. Belleğin, arkeolojinin, geleceğin yıkımıdır. Dada, özgürlüktür. Çarpışan renklerin, zıtların birliğinin, grotesk şeylerin, tutarsızlıkların ifadesi; kısa­cası yaşamın kendisidir…”

Altı ay boyunca birçok etkinliğe sahne olan Cabaret Voltaire’in Birin­ci Dünya Savaşı sırasında tarafsız İsviçre’de genç sanatçıların uğrak yeri haline geliş öyküsünü, kabarenin kurucusu Hugo Ball, 1916 yılının Mayıs ayında kaleme aldığı bir kitapçıkta şöyle anlatır:
“Cabar et Voltaire’i, İsviçre’de benim gibi özgürlüğünün tadını çıkaran, tadını çı­kardığını da göstermek isteyen birkaç genç olabileceğini düşünerek açtım. Meka­nın sahibi Herr Ephraim’e gidip, ‘Herr Ephraim, lütfen bana bir yer kiralayın, bir gece kulübü açmak istiyorum’ dedim. Sonra bazı tanıdıklarıma gidip, ‘Lütfen ba­na bir resim verin, desen ya da gravür verin. Bir gece kulübünde sergi açacağım’ dedim. Bundan sonra Zürih basınındaki dost canlısı insanlara gidip, ‘Lütfen gaze­teye birkaç ilan koyun. Uluslararası bir kabare açılacak. Çok güzel şeyler olacak’ dedim. Resimleri aldım, ilanlar çıktı. 5 Şubat’ta kabaremizi açtık. Matmazel Hen­nings ile Matmazel Leconte Fransızca ve Danca şarkılar söylediler. Herr Tristan Tzara Rumence şiirler okudu. Bir balalayka orkestrası çok hoş halk şarkıları söy­ledi ve halk dansları yaptı. Kabarenin afişini yapan Herr Slodki’den, ayrıca kendi resimleri ve koleksiyonundaki birkaç Picasso dışında arkadaşları O. Van Rees ve Arthur Segall’den aldığı resimlerden getiren Herr Hans Arp’tan büyük destek al­dım. Kabarede yer almayı kabul eden Mösyöler Tristan Tzara, Marcel Janco ve Max Oppenheimer da çok destek oldular. Önce bir Rus gecesi, kısa bir süre son­ra da Fransız gecesi (ki bu gecede Apollinaire, Max Jacob, Andre Salmon, A. Jarry, Laforgue ve Rimbaud’dan okumalar yapıldı) düzenledik. 26 Şubat’ta Ber­lin’den gelen Richard Hülsenbeck, 30 Şubat gecesi müthiş bir zenci müziği kon­seri verdi. Konserde Mösyö Laban da vardı ve pek hevesliydi. Herr Tristan Tzara da kendisi, Hülsenbeck ve Janco’nun katılımıyla Henri Barzun ve Femand Divoire’ın şiirlerinin okunmasının yanı sıra kendi kompozisyonu olan bir simültane şiir gösterisi düzenledi (ki bu hem Zürih ‘te hem dün­yada bir ilkti); kitapçığımızın altı ve yedinci sayfalarında bu şiiri bulabilirsiniz. Elinizdeki bu kitapçık, Fransa, İtalya ve Rusya’daki dostlarımızın desteğiyle ya­yımlandı. Amacı, halkı Cabaret Voltaire’in etkinliklerinden ve savaşın ve milli­yetçiliğin ötesinde, başka idealler için yaşayan birkaç bağımsız ruhtan haberdar et­mektir. Burada toplanmış sanatçıların bir diğer hedefi de uluslararası bir derginin yayımlanmasıdır. La revue paraftra a Zurich et portera le nom ‘Dada’ (‘Dada’). Dada Dada Dada Dada.”

Arthur Segal, Heligoland, 1923

Anlaşılabileceği gibi, Dada, tarafsız İsviçre’nin Zürih kentinde, dünya­nın yeni paylaşımlar adına saflara bölünmesini anlamsız bulan ve bu an­lamsızlığa karşı uluslararası bir dayanışmaya giren sanatçıların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Avrupa’ da büyük bir karmaşaya neden olan, Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in “Dünyada yaşanmış en büyük, en ölümcül, en kötü idare edilmiş toplu kıyım” olarak nitelendirdiği Birinci Dünya Savaşı’nı burjuva değerlerinin bir uzantısı, bir tür burjuva yolsuz­luğu olarak gören Dadacılar’ın söylemleri de sanata yaklaşımları da bu muhalif tavrı yansıtır.
Tzara’ya göre, “bir zamanlar onur, ülke, ahlak, ai­le, sanat, din, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar, insanların gereksinimle­rine karşılık verebilmekteydi. Ama artık bu tür kavramların içi boşalmış, değerlerden geriye anlamsız bir kurallar silsilesi kalmıştır.” Marcel Janco da aynı durumu, “Kendi kültürümüze olan güvenimizi yitirmiştik” şeklin­de açıklamaktadır.
Dadacılar sanatı, bu tür tepkilerin dile geldiği bir öz­gürlük alanı olarak algılamışlardır. Bu özgürlük alanını belirleyen kural­dan çok kuralsızlıktır ve öncelikli hedef, Dadaizmin o güne kadar gelişen tüm sanat akımlarından başka olduğunu, farklı kaygılarla ortaya çıktığını ortaya koyabilmektir.
1918 tarihli Dada manifestosunda, “Yeterince Kü­bist ve Fütürist akademilerimiz var! Zaten bunlar biçimsel düşünce labo­ratuarlarından başka bir şey değil” diyen Tzara’nın sözlerinden de anlaşı­labileceği gibi, Dadacılar daha radikal bir sanatsal tavırdan yanadır. Tza­ra’nın yazdığı metinlerde kullandığı kırık dökük dilbilgisi, tuhaf söz dizi­ni ve anlaşılmaz sözcükler, kural bozucu özelliği açısından yeni sanatsal arayışlara yönelik bir ipucu olarak nitelendirilebilir.

Sosyal ve kültürel anlamda kurulu düzeni yıkmak, sorgulanmaksızın kabul gören boş değerleri yadsımak arzusunda olan Dada sanatçıları, bu yıkıcı ve yadsıyıcı duyguları ifade edebilmek adına rastlantısallığa ve do­ğaçlamaya yönelik çeşitli tekniklere, yöntemlere ağırlık vermişlerdir.
Dünyayı saçma bir savaşa sürükleyen insan aklının gerçekte ne kadar akıl­sız olduğunu gözler önüne sermek ve aklın tükenmişliğini ifade etmek adına rasyonel aklın tam karşıtına, denetimsiz bir akıldışı’na öncelik ve­ren Dadacılar, kendi absürd eylemlerinde aklın tükenmişliğini yansıtmak istemişlerdir.
Şiir yazmanın, resim,heykel yapmanın, tiyatro oynamanın geleneksel yöntemlerini reddederek düzen-karşıtı bir tavır takınan Dada­cılar, düzen adına insan yaratıcılığını sınırlayan tüm kültürel verilere kar­şıdır. Sözgelimi Tzara’nın “Dadacı bir şiir yazmak ” için verdiği reçeteye göre: Bir gazete ve makas alınır. İstediğiniz şiirin uzunluğunda bir maka­le gazeteden kesilir. Makaleyi oluşturan bütün sözcükler teker teker kesi­lip bir torbaya konur. Torbanın içi iyice karıştırılır. Sonra sözcükler torba­dan sırayla çekilir, torbadan çıkarıldıkları sırayla kağıda yazılır. “İşte bu­yurun” der, Tzara: “Cahil çoğunluğun anlayamayacağı özgün bir yazarın eseri!”

Hugo Ball- piskopos -kostümüyle- “Karawane” -şiirini- okuyor
Hans Arp, benzer bir yaklaşımı resimlerinde benimsemiş, “Rast­lantısallık Yasalarına Göre Düzenlenmiş Dikdörtgenler” (1916-17) gibi yapıtlarında yere attığı kağıt parçacıklarının rasgele düzeninden kolajlar yapmıştır.

Kolaj ve asemblaj gibi tekniklere ağırlık veren, ifadede rastlantısallığı son derece önemseyen, Batılı olmayan kültürlerin ‘primitif’ ifadelerine il­gi duyan Dadacıların en büyük özelliği, sanat ile yaşam arasındaki sınır­ları yok etme arzusu ve bununla bağlantı olarak gelişen sanat karşıtı tavır­dır. Dada’yı diğer akımlardan ayıran da esas olarak bu özelliğidir.
Kolajı Kübizmle, doğaçlama performansları Fütürizmle, ket vurulmamış doğru­dan ifadeye yönelik ilgiyi Dışavurumculuk’la ilişkilendirmek mümkündür ama bu akımların hiçbirinde Dada’nın radikal sanat karşıtlığı yoktur. “Ben” diyen Dışavurumculuk’lara karşı “Biz” diyen, çünkü kolektif bir bilinç oluşturmak isteyen Dadacıların bu ‘biz’inde ortak bir üslup değil, ortak bir ruh hali vardır.

1916’da Zürih’te adı konan ama 1920’lere kadar Avrupa’nın birçok kentine yayılan Dada, bazı genç sanatçıların dünya siyasetine ve burjuva değerlerine karşı muhalefet biçimi olarak gelişmiş, herhangi bir ortak sa­natsal program izlememiştir. Sanatı doğrudan politik bir duruşun dışavu­rumu olarak kullanan Fütüristler gibi sanatı değiştirmek değil yok etmek isteyen Dada’nın yadsımacı tavrı, özünde dünyanın gidişatına ilişkin de­rin bir çığlığın ifadesidir. Dada ‘nın bu sanat karşıtı tavrının en belirgin ifa­desi, ‘anti-sanat’ terimini ilk kez kullanan Marcel Duchamp’nın (1887-1968) hazır-nesneleridir. Dada’nın yayılmaya başladığı yıllarda New York’ta fotoğrafçı Alfred Stieglitz’in (1864-1946) kurduğu 291 adlı gale­ri çevresindeki sanatçılardan biri olan Marcel Duchamp hazır-nesne kul­landığı ilk yapıtlarına 1913 yılından itibaren “Bisiklet Tekerleği”yle baş­lamış, ardından “Şişelik” (1914) ve 20. yüzyılın·en çok tartışılan “Çeşme” (1917) gibi yapıtları gelmiştir.
Duchamp’ın hazır nesneleri, bir bakıma Kübist kolajın bıraktığı yerden devam etmektedir ama, Duchamp yaşam­dan alınan bir kesiti yapıtın içine entegre etmemiş, sıradan bir nesneyi doğrudan sanat yapıtı olarak önermiştir. Nesneyi temsili bir çerçeveden çıkaran bu tavır, yaşam ile sanat arasındaki sınırları zorlar ve Amerikalı eleştirmen Harold Rosenberg’in (1906-1978) deyimiyle bir tür “kaygı nesnesi”ne dönüşür.
Duchamp, sanatın ne olduğuna ilişkin alışılagelmiş üretim, sunum ve değerlendirme ölçütlerine ilişkin beklentileri yerle bir ederek estetik beğeni ölçütlerinin nasıl şekillendiğini sorgulamış, sanatta salt retinal hazzı reddetmiş, sanatı bir yetenek ve beceri eyleminden bir düşünme eylemine dönüştürmüştür.
Zürih ‘te 19 16-1919 yılları arasında etkili olan Dada’nın aslında kendi­liğinden ve eşzamanlı olarak gelişen ABD ayağında, Marcel Duchamp’la birlikte Man Ray (1890-1976) ve Francis Picabia (1879-1959) vardır. Pi­cabia 1917’de Stieglitz’in 291 adlı galerisine atfen 391 adında bir Dada dergisi yayımlamıştır. Dergicilik, Dada’nın dağınık bir şekilde de olsa yaygınlaşma biçilerinden biri olmuştur.

dada-dergisi
Berlin’ de 1917-1920 yılları ara­sında, Köln’de 1919-1920’de, Paris’te 1920-22 yıllarında etkili olan Da­da, çeşitli grupların yayımladığı çok sayıda dergiyle yaygınlık kazanmış­tır. Sıra dışı tipografik ve grafik yaklaşımları olan bu dergiler, Dada’nın ruhunu yansıtan başlıca kaynaklardır. Genellikle bir iki sayı çıkan bu der­gilerin arasında 1917-1921 yılları arasında Tristan Tzara’nın yayımladığı ilk Dadacı dergi olan Dada, uzun süreli yayımlanabilmiş tek Dada dergi­sidir.
Dada ateşi söndükten sonra da Hannover’de Dada tavırlı işler üret­meyi sürdüren Alman sanatçı Kurt Schwitters’ ın (1887-1948) 1923-1932 yılları arasında yayımladığı Merz de oldukça uzun ömürlü olabilmiştir.

Zürih, New York, Paris gibi kentlerdeki Dada oluşumlarıyla karşılaş­tırıldığında, Berlin ve Köln gibi Alman kentlerinde savaşın sonuna doğru yaygınlaşan Dada daha politik bir görünüm sunar. Dada’nın ortaya çıktı­ğı İsviçre’nin tarafsızlığına karşın Almanya’nın bu tarihlerde büyük bir karmaşa içinde oluşu, bunun başlıca nedenleri arasındadır. 1917’de Ber­lin’deki Dada etkinliklerine katılan Richard Hülsenbeck’e (1892-1974) göre, “Zürih ‘te sanki bir sayfi yedeymiş gibi yaşanıyordu. Kızlar kovala­nıyor, eğlenceden eğlenceye koşuluyordu. Berlin’deyse insanlar, acaba bugün karnımız doyacak mı diye kaygı içindeydi.”

Dadaizm - Hannah Höch
Berlin Dada’nın ön­de gelen sanatçıları arasında, ülkesine duyduğu tepkiyi ortaya koyabilmek için Alman ismini İngiliz ismine çeviren John Heartfield (1891-1968), Hannah Höch (1889-1978) ve Raoul Hausmann (1886-1971) gibi sanatçı­lar vardır. 1920’de Berlin’de düzenlenen 1. Dada Şenliği’ne katılan sanatçılar arasında sonraki yıllarda Alman sanatındaki Yeni Nesnellik (Neue Sachlichkeit) akımının öncüleri arasında değerlendirilen Otto Dix (1891 -1969) ve George Grosz (1893-1959) gibi ressamlar da yer almıştır.
Aynı yıllarda Hans Arp ve Max Ernst’in (1891-1976) katılımıyla Köln’de dü­zenlenen Dada sergisinde ise, izleyicilere sergideki yapıtları parçalamala­rı için balta verildiği sanılmaktadır. Dadacılar, etkinliklerinde, tıpkı Fütü­ristler gibi, izleyicinin beklentileriyle oynamayı amaçlayan birçok perfor­mans gerçekleştirmişlerdir.

dadaist-eser

Almanya’ da Heartfield ve Höch, politik içerikli fotomontaj ve kolajla­rıyla, kendi deyimleriyle “Progandada”larıyla 20. yüzyılın bu alandaki öncüleri arasına girerken, Hausmann’ın buluntu nesnelerle (objets tro­uves) gerçekleştirdiği “Mekanik Kafa (Zamanımızın Ruhu)” adlı asemb­lajı, Dada’nın tepkiselliğinin kaynağı olan ‘aklın iflası’na yönelik en sim­gesel yapıtlardan biri olarak günümüze kalmıştır. Aklın iflası, insanın ma­kineleşmesi, uygarlık adı altında saldırgan ve açgözlü doğasına yenik düş­mesi gibi olgular, Dada’nın yayıldığı her yerde sanatçıların ürettiği birçok “mekamorfik” imgenin de kaynağıdır. Resimlerinde teknik illüstrasyon­lardan kestiği ya da kopyaladığı mekanik aygıtlardan kolajlar yaparak bu eğilimin öncülüğünü yapan Fransız ressam Francis Picabia makinelerin yaşamın bir uzantısı olmaktan çıkıp yaşamın ve insan ruhunun kendisi ha­line gelişini anlatmak istemiştir.

Raoul Hausmann
Bu dönemde Picabia’nın yanı sıra Max Ernst’in makine ve insan öğelerini, sözgelimi savaş aygıtlarıyla insan or­ganlarını iç içe kullandığı kolajlardan söz edilebilir. İnsan doğasının bir simgesi olarak cinsellikle ilgili göndermeler içeren bu tür ‘mekamorfik’ imgelerin son derece iddialı bir örneği de Marcel Duchamp’ın 1915-23 yılları arasında gerçekleştirdiği “Büyük Cam-Bekarları Tarafından Çırıl­çıplak Soyulan Gelin”dir.

romen-maskları

Politik tavrı, sanat karşıtı eğilimi ve dolayısıyla sanatta ‘avangard’ın tanımına yönelik dönüştürücü gücüyle 20. yüzyılın en etkili akımlarından biri olan Dada, özellikle 1960’lardan sonra gelişen birçok kavramsal eği­limin öncülü olarak nitelendirilebilir. Yeni bir toplumsal yapı önermesi içeren, yaşam ile sanat arasındaki sınırları yok eden, disiplinler arası bir etkinlik gözeten ve sanatçı-izleyici etkileşimine dayanan Dada, günümüz sanatında gördüğümüz birçok yaklaşımı, 20. yüzyıl başında deneylemiş bir akımdır.

Kaynak : Ahu Antmen- Sanatçılardan Yazılar Ve Açıklamalarla 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER