Feminist Sanat

1682
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

1960’lardan itibaren ABD’de bir grup feminist sanatçı, sanat tarihçisi ve sanat eleştirmeni, kadının sanatta, sanat tarihinde, sanat kurumlarında ve müzelerde yeterince ve doğru temsil edilmemesine, hatta çoğu zaman tü­müyle dışlanmasına karşı bir mücadelede başlattılar. Bu mücadelenin bi­lincinde ve tarafında olan bütün sanatçıların üretimlerini, Feminist Sanat başlığı altında değerlendirmek mümkündür.

abakanowicz- magdelena

1960’lı yıllarda cinsiyet ay­rımcılığından ırkçılığa her türlü ötekileştirici tavrın sorgulanmaya başlan­dığı toplumsal muhalefet ortamından doğan ve beslenen Feminist Sanat, bu anlamda belli bir misyon duygusundan hareket ederek kadınların dava­sının yoğun bir biçimde gündeme gelmesinde önemli rol oynamıştır.
Ta­rihsel süreçte meşruiyet kazanmış ayrımcı kültür politikalarıyla mücadele ederek erkek egemen sanatsal modemizmin kırılma sürecine katkıda bu­lunan Feminist Sanat kapsamında izlenen çabalar, tarihin göz ardı ettiği kadın sanatçıların keşfine neden olmuş, yeni yazılan sanat tarihlerinde ka­dın sanatçıların gündeme gelmesinde rol oynamış ve kurumlarda kadın sa­natçıların geçmişe oranla daha fazla temsil olanağı bulmasının yolunu aç­mıştır.

Carolee-Schneemann

Feminist sanat ve sanat tarihinin gelişim sürecinde Amerikalı sanat ta­rihçisi Linda Nochlin’in 1971’de yayımlandığında kadın sanatçı­lar ve tarihçiler arasında büyük yankı uyandıran “Neden Hiç Büyük Ka­dın Sanatçı Yok?” başlıklı makalesi, çığır açıcı bir öneme sahiptir. Konu­yu tarihsel süreçte eğitim ve kurumsal yapılar açısından ele alan Nochlin’e göre, bir Michelangelo ya da Manet düzeyinde ‘kadın sanatçı çıkma­mış’ olmasının nedeni, kadınların başta eğitim olmak üzere birçok konu­da erkekle eşit haklara sahip olmayışından kaynaklanır.
Nochlin ayrıca, deha, ustalık, yetenek gibi kavramların erkekler tarafından erkekler için belirlenmiş kavramlar olduğu iddia eder. Nochlin’in makalesi, 1960’lı yıl­larda bütün dünyada yaşanan politik eylem ruhu ve kolektif bilinç duygu­sundan hareketle yeni stratejiler belirleyen kadınların doğru ve gerekli so­ruları sormasında belirleyici olmuştur: Geleneksel sanat tarihinin kadınla­ra hiç yer vermemesi, kadınların gerçekten de iyi sanatçı olamayacağı an­lamına mı gelmektedir? Kadın sanatçıları erkeklerden ayıran temel birta­kım doğal, biyolojik farklardan söz etmek mümkün müdür? Bu tür fark­lardan söz edilebiliyorsa, kadınların sanatını erkeklerin sanatından ayıran farklı bir imgesellik, farklı bir ifade mi söz konusudur? Yaratıcılık süreci gerçekten de cinsiyetle ilgili bir olgu mudur? Kadınlara özgü elişine yö­nelik minör sanatlarla/zanaatle güzel sanatlar arasındaki ayrım, gerçekten de o kadar keskin midir? Bu gibi ölçütleri kimler, neden ve nasıl belirle­mektedir?
Bunlar ve benzeri pek çok soru, kadınların sanatı ve sanat tarihi­ni yeni bir bilinçle irdelemesinin yolunu açmış, özellikle 1950’lerde mo­dernist sanata eklemlenmek için kadınlığını vurgulayan değil, saklayan; kendini bir anlamda “cinsiyetinden arındıran” bir tavırla sanat yapan He­len Frankenthaler, Louise Nevelson (1899-1988), Bridget Riley gibi sanatçıların aksine, kadınlığını sanatının bağlamı ve içeriği haline getiren sanatçıların ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

Carolee-Schneemann_Eye-Body_1963

Feminist Sanat, 1970’lere uzanan süreçte ABD’de sanatsal ifadenin yanı sıra inisiyatif, oluşum, dernek, birlik gibi çeşitli çatılar altında kadın sanatçıların oluşturduğu gruplaşmalarla yaygın bir zemine kavuşmuştur.
Örneğin 1970’te ABD’de Sanat Emekçileri Koalisyonu bünyesinde kuru­lan Devrimci Kadın Sanatçılar Birliği, Whitney Müzesi’nin yıllık sergi­sinde kadın sanatçıların yeterince temsil edilmemesine yönelik imza kam­panyaları düzenlemiş, müzenin kapısına çürük yumurta ya da tampon gi­bi nesneler bırakarak protesto gösterileri gerçekleştirmişlerdir.
1970’lerde yine ABD’de, genel olarak galerilerden ve piyasadan dışlanan kadın sa­natçıların sergileri için Kadın Evi ve Kadın Mekanı gibi oluşumlar ger­çekleştirilmiş, dergiler yayımlanmış, ayrıca Amerikalı sanatçı Judy Chi­cago tarafından Fresno Devlet Üniversitesi’nde (1971), sonraki yıl da yi­ne Chicago’yla birlikte Miriam Schapiro tarafından California Sanat Ens­titüsü’nde Feminist Sanat eğitimleri başlamıştır.

Carolee-Schneemann_For-Yvonne-Rainers-Ordinary-Dance_1962

Feminist sanatın başlangıç evresini oluşturan ‘ilk kuşak’ feminist sa­natçılar, özellikle 1960-80 sürecinde yoğun bir üretim içinde bulunmuşlar ve bu üretimlerinde belirgin bir biçimde kadınlığın ayırıcı özelliklerini or­taya koymaya çalışmışlardır. Bu yaklaşım, bir yandan kadını erkekten ayı­ran biyolojik özelliklere odaklanılmasına, öte yandan tarihsel süreçte “ka­dınlık”la bağlantılandırılan ‘dekoratif’, ‘küçük’, ‘minör’, ‘duygusal’, ‘amatör’ gibi özelliklerin üzerine gidilmesine yol açmıştır. Bu bağlamda kadının ve üretiminin toplumsal yapılanmanın temelinde yer alan zıt kav­ram çiftlerinin (erkek-kadın; kültür-doğa; zeka-sezgi; akıl-duygu; sa­nat-zanaat vb.) eksi ucunda görülmesinin koşulları ve nedenleri araştırıl­mış; bu gibi ayrımların ancak kültürel yapılar içinde, belli güç ilişkileri te­melinde belirlendiği düşüncesi sanat yapıtlarına yansımıştır.
Feminist Sa­nat kapsamında gündeme gelen geniş üretime bir Doğa- Kültür ikilemi açı­sından bakmak, sanatçıları ve yapıtlarını yalnızca konuları ve tavırları açı­sından değil, tarihsel süreçte de ayırabilmemize olanak tanır. Kadın bede­nine ve temsillerine, kadınların doğurganlığına ve ana tanrıça kültüne odaklanan, kadın bedeninin biyolojik özelliklerini imgeselleştiren ve vaji­nal imgelerden oluşan bir ikonografiye yönelen ‘ilk kuşak’ feminist sanat­çılarının ardından gelen sanatçılar, kadın bedeninden çok kadın bedenini kuşatan kültürel kodların eleştirisine yönelmişlerdir.

Carolee-Schneemann_Four-Fur-Cutting-Boards_1963
Bu açıdan bakıldı­ğında Carolee Schneeman’ın “Aybaşı Günlüğü” desenleri (1971) ve “Et Şenliği” (1964) performansı; Monica Sjoo’nun (1938-2005) Lond­ra’da sergilendiğinde kovuşturmaya uğrayan resmi “Doğum” (1968); Judy Chicago’nun 22 kadın sanatçıyla birlikte gerçekleştirdiği “Yemek Daveti” (1974) gibi yapıtlar, ilk kuşak feministlerin genel tavrı­na örnek gösterilebilir.
Feminist sanat bağlamında gündeme gelen sonra­ki kuşak sanatçılar içinde yer alan ve 1980’lerden sonra isimlerini duyu­ran Cindy Sherman, Sherrie Levine , Barbara Kruger gibi sanatçılarsa, kadın bedeninin biyolojik özelliklerine odaklan­mak yerine, yapısökümcü bir yaklaşım içinde kültürel çözümlemelerin sa­natsal ifadesine yönelmişlerdir. Bu anlamda erken bir örnek, biyolojik kö­kenli olduğu düşünülen ve kadına yüklenen geleneksel rollerden biri olan annelik olgusunun kültürel-toplumsal inşa biçimlerini araştıran Mary Kelly’nin 1970’lerde birkaç yıl süren bir araştırma sürecinde ha­zırladığı “Doğum Sonrası Belgesi”dir. Martha Rosler’ın 1975 ta­rihli videosu “Mutfağın Göstergeleri” de kadının ‘geleneksel rolünün’ ar­dındaki geleneksel dayatmaların açık edilmesi yönünde gerçekleştirilmiş yapısökümcü bir çalışmadır.

hesse-eva

1960’lardan günümüze çok yoğun ve çeşitli bir üretimi kapsayan Fe­minist Sanat birikimi içinde resim, heykel gibi geleneksel türlerin yanı sı­ra etkin bir karşı duruşun ifadesi olarak performans önemli bir yer tutar.
Carolee Schneeman’ın kadın bedeninin bir tür meta haline getirilişini gün­deme getiren “Et Şenliği” (1964), Yoko Ono’nun izleyiciye üze­rindeki giysileri makasla yırtma olanağı tanıdığı “Kesip Biçme İşi” (1964), Valie Export’un sokaklarda karşılaştığı insanlara bedeni­ne dokunma hakkı tanıdığı “Dokunmatik Sinema” (1968), Faith Wil­ding’in geleneksel rolünü benimsemiş bir kadının hayattan beklentilerini dile getiren “Bekleyiş” ( 1971 ), Mierle Laderman Ukeles’in so­kakları süpürüp temizlediği “Temizlik” (1973), Eleanor Antin’in’ideal’ vücut ölçülerine ulaşabilmek için yaptığı rejimin fotografik günlü­ğünü tuttuğu “Geleneksel Bir Heykel Yontmak” (1973), Gina Pane’in kendi bedenini kanatarak tarihin kadın bedenine uyguladığı şid­dete metaforik bir yanıt verdiği “Ruh Hali” (1974) gibi performanslar, yalnızca Feminist Sanat’ın değil, Performans Sanatı’nın da belli başlı ör­nekleri arasında sayılabilir.

Janine Antoni Lick and Lather, detail 1993 7 soap and 7 chocolate self-portrait busts, 24 x 16 x 13 inches each Collection of Jeffrey Deitch, New York Photo by John Bessler Courtesy the artist and Luhring Augustine www.luhringaugustine.com

1980’lerden sonra görülen Feminist perfor­mansların ilginç yönü, 60’lar ve 70’ler sürecindeki performans birikimini fotoğraf, video ve hatta resim ve heykel gibi farklı mecralarla bütünleşmiş disiplinlerarası bir ifadeye ulaşmasıdır. Cindy Sherman’ın “İsimsiz Film Serileri”nin (1977-1980) performatif boyutu, Bahamalı Janine Antoni ‘nin çikolata ve yağ gibi maddeleri çiğneyerek yonttuğu “Çiğneyiş” ( 1992) gibi heykelleri, İngiliz sanatçı Tracey Emin’ in atölyesini taşıdığı galeride çıplak bir halde izleyici önünde yaptığı resimleri göster­diği “Yaptığım En Son Resmin Günahını Çıkartmak” gibi performansla­rı, bu anlamda dikkat çekicidir.

eva-hesse

Feminist sanatçıların tarihsel süreçte ‘minör’ olarak görülen ve kadın­ların üretimiyle özdeşleştirilen el sanatlarına yönelmeleri, dikiş, nakış, ör­gü gibi geleneksel tekniklere bilinçli olarak başvurmaları, resim ve heyke­lin modernist süreçteki geçerli ifade biçimlerinin ötesine uzanan bir yön­tem dağarcığının gelişmesinin yolunu açmıştır. Bu dönemde buluntu ku­maş parçalarıyla gerçekleştirdiği kolaj-resimlere feminist bir terminoloji üreterek ‘famaj’ adını veren Miriam Schapiro, desenli kumaşlar­dan yararlanarak enstalasyonlar yapan Joyce Kozloff gibi sanat­çıların yanı sıra zanaatin anonim yönünü vurgulamak adına kolektif çalış­malar yapan sanatçılar da olmuştur. Daha yakın dönemde benzer bir eği­limi paylaşan bir sanatçı, soyut resimlerini renkli ipliklerle dikerek ger­çekieştiren ve bu soyut görüntüler içine kadınların uğradığı ayrımcılığı ve şiddeti gündeme getiren Mısır asıllı Amerikalı Ghada Amer’ dir.
Öte yandan, kadınla özdeşleştirilen bu tür el emeğine dayanan işleri ters­ yüz eden, sözgelimi makine örgüsü resimler gerçekleştiren Alman sanat­çı Rosemarie Trockel gibi sanatçılardan da söz edilebilir.

Magdalena-Abakanowicz_

1960’lardan itibaren kadın sanatçıların heykel sanatında yeni bir malze­me-yöntem dağarcığı arayışı içinde olduğunu söylemek mümkündür. Bu yıllarda doğal liflerle çalışarak dokuma heykeller gerçekleştirmiş olan Po­lonyalı sanatçı Magdalena Abakanowicz’in insan bedenini çağ­rıştıran yapıtlarının yanı sıra yine beden çağrışımlı soyut düzenlemelerin­de Minimalizm’in katı biçimciliğine meydan okuyan tavrıyla dikkat çeken Almanya doğumlu Amerikalı Eva Hesse (1936-70), kadın sanatçıların mal­zemenin kendi estetiğine yönelik ilgisini ortaya koyduğu gibi, yeni ifade arayışlarının çeşitliliğini göstermektedir.

4.1.1

Feminist Sanat üretiminin önemli bir bölümünü sanatçıların sanat tari­hi ve geleneksel estetik değerlere, müzelerin koleksiyon politikalarına ve geçerli piyasa koşullarına yönelik yorumlarını, eleştirilerini, muhalif ta­vırlarını gündeme getiren yapıtlar oluşturmaktadır. Bu yapıtlarda moder­nist geleneğin erkek egemenliğine yönelik kadın sanatçıların başkaldırısı, erkek sanatçıların yapıtlarının parodik bir biçimde, alaysı yöntemlerle ye­niden üretimi şeklinde sergilenir.
Lynda Benglis’in Amerikan Soyut Dışavurumcu resme ve hiç kuşkusuz özellikle de Jackson Pollock’a göndermede bulunduğu resim performans enstalasyonu “Sıçra” (1969), Shigeko Kubota’nın bacakları arasına yerleştirdiği fırçayla yaptı­ğı performansı “Vajina Resmi” (1965) ya da 1980’lerden itibaren önce modern dışavurumcu resmin, ardından modern sanatsal fotoğrafçılığın -hepsi de erkek olan- usta isimlerinin yapıtlarını kendine mal eden “Atıf…” serisiyle Sherrie Levine gibi sanatçılar, sanatsal kültürün oluşu­munda edilgenliğe itilmiş kadınların pozisyonunu görünür kılmakla ilgili­dir.
Bu bağlamda gündeme gelen önemli bir sanatçı grubu da sanatın her alanına hakim olan cinsiyet ayrımcı bakış açısını istatistikler eşliğinde ka­musal alanlarda afişe eden Guerilla Girls’dür (Gerilla Kızlar). 1985’te bir araya gelen bir sanatçı kolektifi olarak yola çıkan Gerilla Kızlar, kendi isimlerini gölgede bırakarak tarihteki kadın sanatçıların isimlerini kulla­nırlar. Amaçları, hatırlamak, hatırlatmak ve yeniden yazımlarda, yeni ser­gilerde ve koleksiyonlarda cinsiyet ayrımcı eğilimleri engellemektir.

magdalena-abakanowicz-
Kişiselin ‘politik’ kılındığı bir yaklaşımlar bütünü olan Feminist Sa­nat, 1960 sanatının tanımının, içeriğinin, ifade biçimlerinin ve malzemesi­nin sınırlarını genişletebilmiş bir akım olarak sanatta 1960 sonrası post­modern sürecin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Kaynak : Ahu Antmen- Sanatçılardan Yazılar Ve Açıklamalarla 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER