Gerçeküstücülük ( Sürrealizm )

781

Gerçeküstücülük, Avrupa’da 1920’li yıllarda bir anlamda Dada’nın küllerinden doğan bir akımdır. Her şeye hatta sanatın kendisine muhalif olan Dada, sonunda kendi söylemini doğrularcasına (Gerçek Dadacı, Dada’ya karşıdır) yok olmuş, yerini, Dada’nın savunduğu görüşleri da­ha elle tutulur bir üretime dönüştüren Gerçeküstücülük akımına bırakmış­tır.

ernst-max

“Gerçeküstücülük” terimini ilk kullanan Fransız şair Guillaume Apol­linaire’dir; dönemin ünlü eleştirmenlerinden Apollinaire bu sözcüğü, 1917 tarihli oyunu “Tiresias’ın Memeleri” yle, Picasso’nun sahne tasarı­mını yaptığı “Geçit” başlıklı baleyi anlatırken kullanmıştır.

Joan -Miro

Gerçeküstücü­lük hareketinin babası sayılan, hatta sonraki yıllarda “Gerçeküstücülüğün Papa’sı” lakabıyla anılan ünlü Fransız şair-yazar Andre Breton’un (1896-1966), 1922 yılında ‘modern arayışların’ geleceğini tayin edecek ulusla­rarası bir kongre tasarladığını açıklaması, Gerçeküstücülük akımına giden yolun ilk adımı olmuştur. Kongrede o güne kadarki bütün modern sanat akımlarının ele alınmasını amaçlayan Breton, Kübizm ve Fütürizm gibi akımlarının arasında Dada’yı da saymış, böylece Dada’nın da tarihe geçe­rek, miadını doldurduğunu ima etmiştir.

joan-miro
Andre Breton’un 1922 yılında yaptığı kongre çağrısı ile 1924 yılında ilk “Gerçeküstücü Manifesto”yu yayımlayarak hareketi tanımlaması ara­sında geçen iki yıllık süreçte, sonradan Gerçeküstücü grup içinde buluşa­cak Paul Eluard (1895-1952), Robert Desnos (1900-45), Rene Crevel (1900-35) ve Max Ernst (1891-1976) gibi şair ve sanatçılar hipnoz ve uyuşturucu aracılığıyla ruhsal otomatizmin ve rüyaların etkilerini araştır­mışlar; bir tür trans halinde ürettikleri şiirlerin, resimlerin anlamını sorgu­lamışlardır.

Magritte
Ancak bazı beklenmedik kazalar, zaman içinde dış uyaranla­rın terk edilmesine neden olmuş: Breton 1924 yılında akımın varlığını res­men belgeleyen “Gerçeküstücü Manifesto”yu yayımladığında, Gerçeküs­tücülüğü dış etkenlerle ilişkili olmayan, tümüyle doğal bir eylem olarak tanımlamıştır.

magritte-rene
Manifestonun yazıldığı yıl, Gerçeküstücü Araştırmalar Bü­rosu kurulmuş ve Andre Breton’un yönlendirdiği La Revolution Surrealis­te dergisinin ilk sayısı yayımlanmıştır. Büronun başına dönemin ilginç ki­şiliklerinden şair-yazar Antonin Artaud (1896-1948) getirilmiş; 1924-1929 yılları arasında 12 sayı olarak yayımlanan derginin bazı sayılarının editörlüğünü de Artaud üstlenmiştir.

marcel-caram
Gerçeküstücü sanatçıların yapıtları­nın yer aldığı zengin bir görsel içeriğe sahip olan La Revolution Surrealis­te dergisini, 1930-1933 yılları arasında yayımlanacak Le Surrealisme au service de la revolution (6 sayı), 1933-1939 arasında Minotaure gibi Ger­çeküstücü dergiler izlemiştir. Genç sanatçıların ilgisini çeken ve avangard dergilerden beklenmeyecek satış rakamlarına ulaşan bu yayınlarda, tıpkı akımın kendisi gibi, sanatsal olduğu kadar politik bir tavır vardır.

Gerçeküstücülük de Dada gibi, sanatın geleneksel biçimlerine olduğu kadar, burjuva değer yargılarına karşıdır ve politiktir. Gerçeküstücülerin bilinçaltına, rüyalara, görünen gerçekliğin, aklın ötesine yönelik arayışla­rı, ahlaken iflas ettiğini düşündükleri bir kültürel ve toplumsal yapının sı­nırlarını aşabilmekle ilgilidir. Psikanalize olduğu kadar, Marksizme duy­dukları ilginin temelinde de bu vardır; toplumu ve bireyi, ‘tarihsel gerçek­lik’ diye sunulan tarihsel aldatmacaların zincirlerinden kurtarmak misyo­nundan hareket etmişlerdir.

max ernst
Bir baskı unsuru olarak gördükleri kurulu top­lumsal düzenin eleştirilmesinde psikanalizin babası Sigmund Freud’un düşüncelerinden yararlanırken, bir yandan da Fransız Komünist Partisi’ne üye olan Gerçeküstücüler, toplumsal isyanlarını sanatsal zeminden öte bir eylem alanına taşımak istemişlerdir. Gerçeküstücü dergiler için seçilen La Revolution Surrealiste ya da Le Surrealisme au service de la revolution gi­bi devrimci bir tını taşıyan isimler, bu eğilimin bir uzantısıdır.
Gerçeküs­tücülere göre sanatçı, küçük burjuva ahlakının bayatlamış değerlerine is­yan eden bir tür romantik devrimcidir.
Gerçeküstücüler bu isyanın bayrağın ı hayallerin, rüyaların, bilinçaltı­nın derinliklerine inebilen bir sanatta aramışlardır. İlk Gerçeküstücülük Manifestosu’nda Andre Breton’un Gerçeküstücü sanatçılar için önerdiği ifade biçimi -‘ruhsal otomatizm’- psikanalitik tedavide kullanılan serbest çağrışım yönteminin etkisini taşır.

Rene-Magritte-1928
Nedir ‘ruhsal otomatizm’? Breton’a göre, “Düşüncenin gerçekte nasıl işlev gördüğünü sözle ya da yazıyla ifade edebilecek saf, ruhani bir otomatizm; bir mantık çerçevesinde belli bir es­tetik ya da ahlaki önyargının kontrolü olmadan düşüncenin aktarımıdır.”

Breton, tıp eğitimi görmüş, Charcot Kliniği’nde ünlü Fransız nörolog J .J .F.F. Babinski ( 1857-1932) ile çalışmış, savaş sırasında hastanelerde görev alarak şok ve travma yaşayan hastalarla ilgilenmiş birisi olarak Fre­ud’un düşüncelerinden haberdardır. Dahası, Freud’un “Rüyaların Yoru­mu” (1900) ve “Gündelik Hayatın Psikopatolojisi” ( 1901) gibi ünlü yapıt­ları, 1920’li yıllarda Fransızcaya çevrilmiş ve yayımlanmış, sanatçılar ara­sında ilgi uyandırmıştır.
Gerçeküstücüler için bilincin ötesine uzanmak, arzuların ve kaygıların gerçek kaynağına inebilmek sanatsal yaratının bir uzantısıdır. Rüyalara yönelik ilgilerinin görsellik kazanmasında 19. yüz­yılın Simgeci sanatçılarını çağrıştıran Gerçeküstücülerin Freud’a yönelik ilgisi, ünlü ruhbilimcinin cinsellik, rüyalar ve bilinçaltı konusundaki gö­rüşlerinin popülerlik kazanmasında etkili olmuştur.

Transition-of-Virgin-into-a-Bride

İnsanın uygarlık serüveninde aklın boyunduruğunu sorgulayan yönüy­le Dada gibi Gerçeküstücülük de sanatsal yaratıda en büyük önemi, ruh­sal otomatizmi vurgulamasından da anlaşılabileceği gibi, doğaçlamaya at­fetmiştir. Gerçeküstücü sanatçılar biçim bozmadan buluntu nesneye, ko­lajdan ‘frotaj ‘a, otomatik desenden ‘dekalkomani’ye tümüyle rastlantısal­lığa dayanan ve 1920’lerde yeni arayışları ifade eden yöntemleri benim­semişlerdir.
Hans Arp’ın “Gerçeküstücülerle birlikte sergi açmamın nede­ni, sanata karşı tıpkı Dada gibi asi bir tavır içinde olmalarıydı” yolundaki sözleri, Dada ile Gerçeküstücülük arasındaki temel yakınlığı ortaya koyar.
Yine de aralarında temel bir fark vardır: Dada sanatçılarının anarşist ve dağınık yaklaşımına karşı Gerçeküstücüler belli ilkeler çevresinde hareket etmiş ve akımın kuramsal temelini daha ciddiye almışlardır. Tristan Tza­ra’nın Dada Manifestoları’nın, rastgele sözcüklerden seçilmiş, dilbilgisini bilerek çarpıtmış, ‘anlamsız’ birer metin olarak Dada şemsiyesi altında birleşen sanatçılar için bağlayıcı bir işlevi yoktur, sözgelimi; Gerçeküstü­cü sanatçılar için ciddi bir otorite figürü olan Breton’un manifestoları ise, sanatçılar için yol gösterici bir nitelik taşımıştır.

Surrealist- resim

İlk Gerçeküstücülük Manifestosu’nda da belirtildiği gibi, Gerçeküstü­cü imgenin özünü, doğaçlamaya dayanan yaratı sürecinin üstünlüğü oluş­turmuştur. Breton, 1925 yılında kaleme aldığı “Gerçeküstücülük ve Re­sim” başlıklı makalesinde, Pablo Picasso ve Giorgio de Chirico’nun far­kında olmasalar da Gerçeküstücü olduklarını; Max Emst ve Man Ray’in Gerçeküstücülüğün eşiğinde olduklarını; Andre Masson ve Joan Mi­ro’nun geleceğin Gerçeküstücüleri olduklarını yazarak, Gerçeküstücülüğün görsellik kazanmasına ilişkin ipuçları vermiştir.
Saydığı sanatçılar arasında, 1913-1919 yılları arasında İtalya’da etkili olan Scuola Metafisi­ca (Metafizik Ekol) grubu öncülerinden Yunan asıllı İtalyan sanatçı Gior­gio de Chirico (1888-1978) gerçekten de öncü bir örn ektir; Max Klinger (1857-1920) ve Amold Böcklin (1827-1901) gibi Simgeci ressamların gerçekle hayali, sıradan öğelerle fantastik öğeleri bir arada kullanan sim­geci yapıtlarından etkilenen de Chirico, resimlerindeki sıradışı perspektif kullanımı, gölge oyunları ve hayali atmosferle Gerçeküstücü ressamlar için önemli bir model oluşturmuştur.
Ünlü şair Lautreamont’un (1846-70), Gerçeküstücülerin bir motto gibi benimsediği “Bir ameliyat masasında, dikiş makinesiyle şemsiyenin rastlantısal buluşmasının güzelliği … ” cüm­lesini düşündüren bir görsellik kurgulayan De Chirico’nun 1920’li yıllara kadar ‘metafizik ekol’ kapsamında ürettiği “Sokağın Gizemi ve Melanko­lisi” (1914) ya da “Şairin Şüphesi” (1913) gibi resimler, Gerçeküstücüle­rin hayranlığını kazanmıştır.

Andre Breton’un Gerçeküstücülüğe yakın bulduğu sanatçılardan Andre Masson (1896-1987) ise, Gerçeküstücülük içindeki başka bir kanalı temsil eder. Masson’un 1920’lerin başında ger­çekleştirdiği “otomatik desen”leri, çağrışımlar üzerine kurulu dışavurum­cu soyut imgelerden oluşmakta; ayrıca kum, toz gibi malzemeler resim yüzeyi üzerinde kendi şeklini ve dokusunu yaratmaktadır. Masson çok geçmeden Gerçeküstücülüğün önde gelen figürlerinden biri olmuş, 1929 yılında Andre Breton’un otoritesine başkaldırana kadar da öyle kalmıştır.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında ABD’de bulunan Andre Masson, Gerçe­küstücü resimle Amerikan Soyut Dışavurumcu resim arasındaki bağlantı­yı sağlayan başlıca sanatçılar arasında yer almıştır.

Giorgio de Chirico ve Andre Masson ‘un birbirinden son derece farklı resimlerinin bir ortak noktası varsa bu, imgeyi aklın ve bilincin baskıcı bo­yunduruğundan kurtarmak, izleyiciyi alışılagelmişin ötesinde bir görsel­likle sarsmaktır. Gerçeküstücü resim, bu iki sanatçının yapıtlarının da or­taya koyduğu gibi, soyut, dışavurumcu, çağrışımsal olanla gerçekçi, figü­ratif, hayali, atmosferik diyebileceğimiz iki ayn yaklaşımı her zaman için­de barındırmıştır.
İspanyol ressam Joan Miro’nun (1893-1983) kontrolü tümüyle kendi zihinsel çağrışımlarına bıraktığı soyut resimleriyle, yine bir diğer ünlü İspanyol Gerçeküstücü Salvador Dali’nin (1904-1989) figüra­tif resimlerini birleştiren de yine Gerçeküstücülüğün, bilinçaltının bir dı­şavurumu olan yaratıcı süreci aklın ve mantığın denetiminden özgürleştir­mek düşüncesidir. “Salyangozların Cinsel Organlarındaki Yıldızlar” (1925) gibi resimlerinde görsel çağrışımlarla yüklü zengin bir imgelemle gerçeklik duygusunu soyutlama temelinde yerle bir eden Miro’ya karşılık Dali’nin gerçekçi figürasyona dayanan “Arzunun Gizemi-Annem, Annem, Annem” (1929) ya da “Belleğin Israrı” (1931) gibi resimleri de o gerçek­lik duygusunu tahrip etmeyi başarır.

Miro- atolye

Gerçeküstücülüğün diğer önde gelen sanatçılarında da üslup birliğinden çok, gerçekliğin ötesine yönelen, aklın ve mantığın boyunduruğundan kurtulmuş bir ifadenin arayışına rastlanır.
Fransız Dadacıları arasındayken Breton ve Eluard’la arkadaşlığı nedeniyle Gerçeküstücülere katılan Max Ernst (1891-1976), bir yandan gerçekçi be­timlemeyle hayali görüntüler kurgularken, öte yandan ‘frotaj’ gibi kazıma teknikleriyle çocukluğun hayali atmosferine geri döner; imgenin oluşum sürecini tümüyle rastlantılara bırakarak kendi yapıtının ortaya çıkışına se­yirci kalır. Ernst, “Fil Celebes” (1921) gibi resimlerinde, kolaj tekniğini resme uyarlayarak izleyicide görsel yanılsamalar yaratan görsel oyunlar oynar.
İspanyol ressam ve heykeltıraş Oscar Dominguez’in (1906-1958) Rorschach testlerini andıran mürekkepli “Dekalkomani”leri de benzer bir anlayışın ürünüdür. Dali ve Ernst gibi illüzyonist hilelere başvuran ressam­lar arasındaysa, “Karanlık Bahçe” (1928) ya da “Yavaşlık Günü” (1937) gibi hayali, soyut manzaralarında sanki bilinçaltının bir görüntüsünü sunan Fransız ressam Yves Tanguy ( 1900-55) vardır.

“Gerçeküstücülerin filozofu” olarak anılan Belçikalı ressam Rene Mag­ritte’e (1898-1967) gelince: Resimlerindeki hayali atmosferden çok, temsil olgusunun üzerine gitmesi, gerçeklikle yanılsama, nesneyle imgesi arasın­daki ilişkiyi irdelemesi, onu diğer Gerçeküstücülerden bir ölçüde ayırır.
1927-1930 yılları arasında Paris ‘te yaşadığı kısa dönemde Gerçeküstücü­lerle yakınlaşan ama yaşamının sonuna kadar yaşayacağı Brüksel’e dön­dükten sonra oldukça içine kapanık bir yaşam süren Magritte, benzer im­geleri farklı kompozisyonlar içinde kullandığı resimlerinde zıtlıklar ve iki­lemler kurgulayarak gerçekleştirdiği görsel esprileriyle 20. yüzyılın en il­ginç ressamlarından biri olarak nitelendirilmiştir.
Belçikalı bir başka ünlü Gerçeküstücü olan Paul Delvaux (1897- 1994) ise, “Huzursuz Kent” adını verdiği hayali bir kenti yapıtlarının sahnesi gibi kullanarak, Giorgio de Chirico’nun resimlerini andıran ve mimari öğelerle kurgulanan resimleriy­le tanınmıştır.

Gerçeküstücülük akımının bir diğer önemli kanadı, ‘gerçeküstücü nes­ne’ dir. 1936 yılında Paris’te gerçekleştirilen Gerçeküstücü Sergi’de yer alan bu tür nesnelerle ilgili olarak, “Bu nesnelerde her şeyden önce, gün­delik yaşamda duyularımızla algıladıklarımızın ve bizi kendileri dışında olabilecek her şeyi aldatıcı olarak görmeye çağıranların bunaltıcı yinele­mesinden doğan yasağı kaldırma özelliği vardır” diyen Andre Breton, in­sanların gereksinimden çok alışkanlık gereği kullandıkları nesnelerin yeni bir gözle değerlendirilmesinin önemine değinmiştir.

Unutulmaz Gerçe­küstücü nesneler arasında, Salvador Dali’nin İstakoz Telefon’ uyla, Meret Oppenheim’ın “Tüylü Kahvaltı”sı (1936) sayılabilir. Salvador Dali’nin Luis Bunuel ile işbirliğiyle gerçekleşen “Endülüs Köpeği” (1929) ve “Al­tın Çağ” (1930) gibi filmler ise, Gerçeküstücü sinemanın belli başlı örnek­leri arasındadır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Gerçeküstücülerden Breton, Ernst ve Masson New York’a giderek sanatsal çalışmalarını orada sürdürmüşler, Amerika’da savaş sonrası etkin olacak Soyut Dışavurumculuk ve Pop Sa­nat gibi akımlara yönelen sanatçılar üzerinde etkili olmuşlardır.

Kaynak : Ahu Antmen- Sanatçılardan Yazılar Ve Açıklamalarla 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER