Korku Filmlerinin Tarihçesi

822

Korku filmleri gerçekten insanları korkutmak için yapılıyorsa ilk korku filminin Trenin Gara Girişi (Louis Lumiere,1895) olduğu kesindir. Çünkü seyredenleri fena halde korkutmuştur. Aynı şekilde Büyük Tren Soygunu’nun (The Great Train Robbery, Edwin S. Porter,1903) so­nunda kovboyun kameraya doğru ateş etmesi de seyirciye bir saldırı niteliğindedir ve korkmalarına neden olmuştur. Ancak korku filmlerinden söz ederken çok daha farklı ögelerin devreye girmesi, bu tarz sahnelerin yalnızca, korku filmlerinde de kullanılan teknik­lerden bazılarının ilk örnekleri olabileceğini ortaya koymaktadır.

Öte yandan daha ilk yıllarda, fantastik dünyalar ve bu dünyaların düşsel varlıkları Georges Melies’le sinemaya adım attılar. Ancak bundan çok daha önce, Büyülü Fener kullanarak düzenlenen ışık gölge oyunlarında birçok korku hikayesi görüntülenmişti. Özellikle on sekizinci yüzyılda bu fenerlerle yapılan, ‘fantazmagoria” adlı gösterilerde, mezarlıklar, karanlık şatolar, iskeletler ve hayaletler bolca yer almış; bunlar, saydam tabakaların ve perdenin hareket et­tirilmesiyle daha etkili, ürkütücü bir hal almıştı. Melies de, si­nema aygıtının hilelerinden yararlanarak benzer sahneler yarattı.

Aslında, bir dış çekim sırasında kamerasının bir süre tutukluk yap­ması nedeniyle, bir tramvayın cenaze arabasına dönüşmesi, ona bu aygıtın olanaklarını araştırma fırsatını vermiş ve film hileleriyle çok sayıda fantastik kısa film yapmasını sağlamıştır. Melies’in bu filmleri, bir yandan sinemanın kurmaca anlatılar için ne denli elve­rişli bir araç olduğunu kanıtlarken; öte yandan da bilim-kurmacayla korku türünün iç içe girişinin ilk örnekleri olmuşlardır.

Sinema, doğasından kaynaklanan teknik olanakları nedeniyle, korku türünün film aracılığıyla serpilip gelişmesine çok uygun bir alandı. Nitekim öncelikle Kuzey Avrupa ülkeleri -kültürel özellik­lerine uygun biçimde- gerilim yüklü ürkütücü atmosferleri olan filmler yapmaya başladılar, yaygın kabul gören hayalet öykülerini perdeye aktardılar. Öte yandan, İskoç Kraliçesi Mary’nin İda­mı’ndaki (Alfred Clark, 1895) gibi -kesilen başın sepete düşmesine benzer sahnelerin yer aldığı- bazı tarihi olayları dramatize eden kı­sa filmler de yapılıyordu. Amerikan film şirketlerinin tanıtım liste­lerinde yer alan “şok ediciler” (shockers) bu nitelikteki filmlerdir.

Korku sinemasına katkıda bulunan bir başka gelişme ise, yirmili yılların Paris’inde gerçeküstücülerin, yapıtlarında saldırganlığa ve şiddet ögelerine yer vermeleridir. Ellilerden itibaren Fransızların korku filmlerini “fantastik” nitelemesiyle ciddiye almalarının bir nedeni de budur.

1- Avrupa Sinemasından Universal Stüdyosuna :

Fransız sinemasının Fantoma dizisi, Edison firmasının shoc­ker’ları, Danimarka ve Amerika’da yapılan beş değişik Dr . Jekyll ve Mr. Hyde filmi, 1910’larda korku sinemasının öncekilere oranla ilk uzun örneklerini oluşturdular. Bununla birlikte, bu türün büyük çı­kışını Alman sessiz filmleri gerçekleştirmiş ve karanlık, kasvetli bir atmosfer içinde işlenen kader, ölüm, bilinmeyen, “ben”in derinlikle­ri gibi kavramlar dünya sineması üzerinde derin bir etki yapmıştı.

Bu filmlerde yer alan ünlü despotlar, caniler, dahi suçlular ve sine­ma hileleriyle elde edilen esrarengiz güçler korku türünün dağarını genişletti. Ölüm, Caligari, Faust ve Vampir gibi karakterlerin yanı sıra, Metropolis’deki robot kız gibi yaratıklar da, Hollywood’un 1930’larda, özellikle Universal Stüdyoları aracılığıyla yaptığı ucuz korku filmleri patlamasını hazırlamıştır. Yirmili yıllarda korku türü yıldız oyuncularıyla -Lon Chaney, Bela Lugosi, Boris Karloff- bir­likte sınırlarını belirlemeye başlamış, ticari açıdan da aranılır hale gelmiştir. Aynı dönemde Fransa’da yapılan gerçeküstücü birkaç film de -özellikle Endülüs Köpeği (Un Chien Andalou, Luis Bunu­el, Salvador Dali, 1928)-, içerdikleri saldırgan ve irkiltici görüntü­lerle anılmaya değer niteliktedir. Ekonomik bunalım yılları, sesli filme geçişe ve Hollywood’un en verimli döneminin başlamasına ta­nık olmuştur.

Otuzlar boyunca, korku türünün bilinen tüm kahra­manlarıyla birlikte mumyayı ve kurt adamı da devreye sokarak se­yircilere sunan Universal Stüdyosu’nun başarısında, bu stüdyoda çalışan Alman sessiz sinemasının ünlü isimlerinin -görüntü yönetmeni Karl Freund, yönetm en Paul Leni vb.- katkısı büyüktür. Bu filmlerin ticari başarısı, anahtar karakterler üzerine kurulan “de­vam” filmlerin çekilmesiyle sonuçlanmış ve özgün öykünün olay örgüsü dışına çıkılarak kızların, oğulların, gelinlerin maceraları an­latılmıştır. Daha sonra bunların kahramanları bir araya gelmiş, Kurt Adam, Frankenstein’ın yaratığıyla karşılaşmıştır. Korku türünün se­yirciden gördüğü büyük ilgi, konu çeşitliliği gerektirdiğinden ede­biyat yeniden elden geçirilmiş, kısa aralıklarla aynı öyküler tekrar tekrar çekilmiştir. Savaş yılları boyunca korku filmlerinde azalma olmamışsa da, şoklarla kurulan sahnelerin azaldığı, anlatım tarzına daha fazla önem verildiği ve perdede ima edilenlerin ötesinin seyir­cinin düş gücüne bırakıldığı görülmektedir.

Korku sinemasının tipik özelliklerinden biri, düşük bütçeli filmlerin ticari şansının yüksekliğidir. Bu nedenle, birçok küçük ya da bağımsız şirketin korku filmi üretmesi mümkün olmuştur. Korku türünde, uylaşımlar çok daha kesin ku­rallar halinde işleyip bağlayıcı olsalar bile küçük bağımsız şirketle­rin varlığı, yeniliklerin denenmesi açısından büyük olanak sağlamış ve bunun sonucu, özellikle biçimsel açıdan dikkat çekici bir çeşitli­lik olmuştur. Otuzlarda Universal tarafından yapılan düşük bütçeli filmlerden soma, ellilerde American International Pictures ve İngi­liz Hammer şirketlerinin; altmışlarda yönetmen Roger Corman ve George Romero’nun, seksenlerde David Cronenberg’in yaptığı filmler bu niteliktedir.

Korku filmlerinin büyük prodüksiyonlar ha­line gelmesi yetmişlerde söz konusu olmuş, Şeytan, Jaws ve Yıl­dız Savaşları’nın popülerliği, özel etkilerin önemini arttırmıştır. Dolayısıyla artık, Yaratık gibi pahalı filmler yapılabilmektedir. Türün seyirci çekme gücünün sürekliliği, İkinci Dünya Savaşı son­rasındaki “istila” filmleriyle iyice kesinleşmiş ve korku filmleri en uzun ömürlü tür olduğunu günümüzde de kanıtlamıştır.

2- Soğuk Savaş Dönemi :

Ellilerde, korku filmleri Japonya’dan -özellikle hayalet öyküle­ri- Latin Amerika’ya dek yaygınlaştı ve bu nedenle de zenginleşti. Ancak zamanla, gençlere yönelmeye başladı; ağırlık, yalnızca az sayıda insana ve dar bir çevreye yönelik tehditlerden, çok daha ge­niş kesimleri etkileyen tehlikelere kaydı. Artık söz konusu olan dünyanın istilasıydı. Burada vurgulanması gereken nokta, dünyayı ele geçirmek isteyenlerin, uzaylı, yürüyen bitki ya da tarih öncesi yaratık olmasının önemsizliğidir. Bu filmlerin büyük kısmı öteki dünyalardan gelenlerle ilgili olduğundan, bir süre bilim-kurmacalar arasında ele alınmışlarsa da aslında korku sinemasının bir alt türü oldukları kabul edilmiş bulunuyor. Nasıl, Frankenstein’ın ve Dr. Jekyll’ın bilimsel araştırmalar yapıyor olmaları onları bilim­ kurmaca karakterleri yapmamı şsa, ellili yılların sözü edilen bilim adamlı, uzay gemili filmlerini de korku türü içinde ele almak gerek­mektedir.

Bu durum, aynı yıllarda Japonların dünya sinemasına ka­zandırdığı yaratıklara ilişkin filmler için de geçerlidir. Bu filmlerde, Japonya ‘ya atılan iki atom bombasının binlerce yıllık uykusundan uyandırdığı, tarih öncesi bir yaratık olan Godzilla (Gojira, Inoshiro Honda, 1956) ile dev bir uzay yaratığı olan Gilala’nın öyküleri an­latılır. Godzilla altmışlı yıllarda insanların yanında yer alacak ve öteki tehlikeli yaratıklarla kıyasıya dövüşecektir.

Ellili yıllarda, atom bombasının, soğuk savaşın, Kore savaşının, “komünizm korkusu”nun etkisinde ortaya çıkan “istila” filmlerinin perdeleri istila etmesinin dışında korku sineması açısından bir baş­ka önemli gelişme daha olmuştur. Bu, küçük bir İngiliz yapım şir­keti olan Hammer’ın, önce ucuz televizyon korku dizileri, sonra da sinema için benzer nitelikte filmler yapmaya başlamasıdır. Hammer şirketinin korku filmleri büyük ilgi uyandırmış ve altmışlar boyun­ca şirketin adı korku sinemasıyla adeta eşleşmiştir. Şirket, Univer­sal’in otuzlarda popüler olan filmlerinin pek çoğunun tekrar çevrimlerini yapmış; korku filmlerinin canavar dağarcığını iyice çeşitlen­dirip renklendirmiş; zamanla, yeni yönetmenlerin az da olsa psika­nalitik ögelere ve açık cinsel göndermelere yer vermesine olanak sağlamıştır.

Hammer’ın altmışlarda yaptığı filmler, özellikle de olağanüstü ilgi gören vampir filmleri seyirciye, dini inanç ve ritüel­leştirilmiş şiddetle birlikte; güçlü ama kolayca tanınabilen tehdidi ortadan kaldıran bireysel kahramanlığın yer aldığı bir dünya sun­muştur. Hammer filmlerinde, altmışların öteki bazı örneklerin­den farklı olarak, “normal” kabul edilen heteroseksüel aşk, açıkça belirlenmiş cinsel roller ve orta sınıf aile değerleri onaylanmış, top­lumsal dengenin ve bilgelikle iktidarın geleneksel kaynaklarının önemi vurgulanmıştır. Öte yandan bu dönemde yapılan bir grup film, korku türünde önemli bir dönüşüme neden olmuş ve sonraki yıllarda yapılacak filmleri büyük ölçüde etkilemiştir.

3- İçimizden Biri de Olabilir :

Sinemada ve korku filmlerinde her zaman, Mabuse gibi dünya­yı ele geçirmeye çalışan caniler ve psikopat katillerle karşılaşılmış­tır. Ancak Sapık’daki (Psycho, Alfred Hitchcoc k, 1960 ) ve Bebek Jane’e Ne Oldu?’daki (What Ever Happened to Baby Jane?, Ro­bert Aldrich, 1962) katiller sıradan insanlardır. Böylece dış görünü­şün aldatıcılığına, her zaman mutluluğun ve güvenin temsilcisi olan evlerin içinde ne gibi dehşetengiz şeyler olabileceğine ilişkin yeni ürkütücü sorular ortaya atılmış ve orta sınıf aile çevresi korku film­leri için çok verimli bir malzeme olmuştur. Her iki filmde de katil­lerin merkezi karakter olması, uzunca bir süre herhangi biri ya da “içimizden biri” gibi görünmeleri, şiddetle kanın çok sınırlı kulla­nılmasına karşın sinematografik gerilime ve korkutucu bir atmosfer yaratmaya ağırlık verilmiş olması, “gerçekçi” bir anlatım tarzının benimsenmesi korku sinemasında önemli bir değişimdir.

Yetmişli yıllardaki birçok örnekte de ortaya çıktığı gibi artık, “ev”le birlikte tüm resmi kurumlar da duyarsızlıkları ve beceriksizlikleri içinde gösterilmeye başlanmıştır. Hitchcock’un 1963 tarihli Kuşlar’ı (The Birds) ise, tehlikesiz olduğu düşünülen her türlü hayvanın da bu tü­rün yok edici canavarları arasına girmesinin yolunu açmıştır.

Gregory A. Waller,1968’de yapılan, büyük gişe başarısı ve eleş­tirel onay kazanan, Yaşayan Ölülerin Gecesi (Night of the Living Dead, George A. Romero) ve Rosemary’nin Bebeği’ni (Rose­mary’s Baby, Roman Polansky), farklı yollarla da olsa ahlaki, top­lumsal ve siyasal önermelere, yapım kurallarına ve Hammer’le AIP şirketlerinin filmlerindeki anlatı stratejilerine karşı çıktıkları gerek­çesiyle Amerikan korku sinemasının modern döneminin ilk örnek­leri olarak kabul etmektedir. Waller’a göre her iki filmde, kahra­manla kurbanın rollerini yeniden belirleyerek korkunç olanın yeniden tanımlamasına gitmiş ve dehşeti dönemin Amerika’sının günlük yaşamına yerleştirmiştir.

Bu filmlerden birincisi küçük bütçeli bağımsız bir yapımken, öteki büyük bir şirketin çektiği çok satan bir roman uyarlamasıdır. Ayrıca Rosemary’nin Bebeği, iyice profesyonelleşmiş, büyük reklam kampanyalarıyla tanıtılan filmle­rin öncüsü olmuştur. Bu filmlerin ikisi de, kendilerinden önceki korku sineması geleneğinden yararlanmış ancak, kurumları ve de­ğerleri eleştirmeye yönelerek, yetmiş ve seksenlerde benzeri yakla­şımı benimseyen filmlerin yolunu açmışlardır. Her iki filmin de ya­pıldığı yıl olan 1968’in, Amerikan sinemasında korku filmlerinin modern döneminin başlangıcı sayılmasında asıl önemli neden ise, MPAA’nın (Motion Picture Association of America) sinema en­düstrinin iç düzenleme kurallarını koymasıdır.

Bu, medyanın sansü­rüne ilişkin kamuoyundaki hassasiyete ve aynı zamanda da bundan sıyrılmaya yönelik olarak ortaya çıkmıştır. Böylece altmışların son­larından seksenlere dek MPAA’nın, filmleri kurallara uygunluk açı­sından değerlendiren ve onları belirli harflerle sınıflandıran birimi (CARA) faaliyetini sürdürerek, pek çok korku filmini R ile -restricted, yani yaş açısından çok sınırlı gösterim- derecelendirmiş­tir. Böylece, bir anlamda korkunç, tiksinç, saldırgan sahneler ve yo­ğun şiddet içeren filmler için sınırlama getirilmiş ancak aynı za­manda da bunlar meşrulaştırmıştır. Waller’a göre bu durum, organların kesilmesi ve göz çıkarılması gibi eylemlerin görüntüle­nir hale gelmesine; aynı zamanda da, el ve mutfak aletlerinin bu iş­leri yapmak üzere devreye sokularak öldürücü silahlara dönüştürül­mesine neden olmuştur. “R” ile derecelendirme, cinselliğin, çıplaklığın, tecavüzün, nekrofilinin, kanibalizmin ve ensestin önce­ki döneme oranla çok açık ve ayrıntılı biçimde korku filmlerine yerleşmesine de yol açmış olmaktadır.

Ancak bunlar Amerikan si­nemasındaki pek çok tabunun yıkılmasını da beraberinde getirmiş, dehşetin ifadesinde ortaya çıkan bu özgürleşme ortamı, televizyo­nun ve sinemanın kurallarında da belirli ölçüde bir değişim yarat­mıştır. Robin Wood altmışlı yıllarda Amerikan korku sineması­na egemen olan beş anlatısal uylaşım olduğunu söylemektedir. Bunlar, psikopat ya da şizofren olan insan-canavar; doğanın intika­mı; şeytani güçlerce ele geçirilme ve Antichrist, korkunç ço­cuk/yeniyetme ile kanibalizmdir ve Wood’a göre hepsi tek bir bü­tünleştirici temel öge olan “Aile” etrafında değişik düzenlemeler halinde iç içe geçmişlerdir.

4- Korku Sinemasının Altın Çağı :

Robin Wood’a göre 1970’ler, türün daha korkunçlaştığı, daha fazla şiddete yöneldiği, daha iğrençleştiği bir dönem olmasına ve filmlerin giderek daha rahatsızlık vermeye başlamasına karşın, Amerikan korku sinemasının Altın Çağ’ıdır. Bu yıllar Ameri­ka’da, Vietnam Savaşı ve sonrasının acılarıyla, kesin bir yenilgi duygusunun, Watergate skandalıyla, çevre kirlenmesinin yarattığı kaygıların birbiriyle bütünleştiği; her şeyin sorgulandığı, kültürel ve siyasal karşı söylemlerin oluşturulduğu bir dönemdir. Yine bu dö­nem tam anlamıyla bir korku filmleri patlamasına sahne olmuş ve dolayısıyla, yaşananlarla filmler arasındaki ilişkiyi araştırmak kaçı­nılmaz hale gelmiş; bu durum, türün gerçek anlamda ilk kez ciddi­ye alınmasını sağlamıştır. Ülkeye hakim olan güvensizlik duygusu, siyasal meşruiyetin sorgulanması, “birey” mitinin yıkılışı ve orta sı­nıfın elindekileri yitirme korkusuna kapılmasına neden olan enflas­yon, bir yandan toplumun temel kurumlarını -aile, kilise- korku si­nemasının malzemesi haline getirirken;öte yandan da kapitalizmin aldığı yeni biçim olan korporatif ekonomik yapıya yönelik endişele­ri ortaya koymaya başlamıştır. Böylece yetmişlerin “felaket filmle­ri”, göz göre göre gelen felaketleri işlemeye başlamıştır. Bu filmler­de, yöneticiler, üst düzey resmi görevliler, büyük yatırımcılar yaklaşan tehlikeye karşın kendi çıkarlarından vazgeçmek isteme­mekte, kendileriyle birlikte bir çok masum sıradan insanı fe laketin -canavarın- kollarına atmaktadırlar.

Yetmişli yılların korku sinemasının bir başka özelliği de uzay yaratıklarını az da olsa yeniden gündeme getirmek olmuştur. Yara­tık, bu açıdan dönüm noktasıdır ve hem psikanalitik ögeleri, hem kendine güvenen, ısrarlı bireyi, hem uzay yolculuğunu ve uzaylı ca­navarı, hem -Wood’un deyimiyle- “pop” feminizmi, hem de korporasyonu devreye sokan, aynı za manda da 2001’den sonraki en çar­pıcı görsel ve teknik tasarımı gerçekleştiren filmdir. Büyük bütçe­siyle bu film, seksenler boyunca görüleceği gibi, özel etkilerin, tek­nik atraksiyonların ön plana çıkışını da hazırlamıştır. Seksenli yıllarda türün, gerilimi neredeyse bir kenara bırakarak tüm ağırlığı yaratıkların tasarımına ve şokların sergileniş tarzına verdiğini söy­lemek yanlış olmaz. Şeytan’daki kızın başının üç yüz altmış derece dönmesinin uyandırdığı şaşkınlığın ve kameraya doğru fışkıran ye­şil sıvıların yarattığı tiksintinin sömürülmesi uzun zaman devam et­miştir. Seksenlerin filmlerinde mesele kimin, neyin, neden canavar olduğu, neden öldürdüğü olmaktan çıkmış ve kimlerin, hangi sıray­la ve nasıl öleceği merak konusu olmuştur.

Bu yıllarda Amerikan sineması, iyi hasılat getiren ilk örnekteki öykünün bir anlamda devamı niteliğinde sayılabilecek, daha doğru bir tanımlamayla, merkezdeki karakterlerin seri maceraları olarak değerlendirilebilecek filmler çekmeye başlamıştı. Korku sineması da benzer yolu izlemiş ve aynı adı taşıyan, an­cak numarayla anılan diziler çekmiştir -Halloween (John Carpen­ter,1978), Ayın Onüçü Cuma (Friday the Thirteenth, Sean S. Cunningham, 1980) ve Elm Sokağı Kabusu (Nightmare on the Elm Street, Wes Craven,1987) gibi. Bu anlamda seyircinin, sıranın kime geldiğini tahmin etmesi kendini akıllı sanmasına ve “bil­mek”ten ötürü farklı bir haz almasına neden olmaktadır. Görsel ve işitsel etkilerin önceliği almış olması, seksenlerde, bilgisayarların sinema dünyasına girişiyle buluşmuştur. Artık özel etkiler, bu ay­gıtlar aracılığıyla çok daha zengin,renkli, çarpıcı ve inanılmaz ol­maktadır. Ayrıca, korku sinemasının altmışların sonundan itibaren özbilincini daha fazla sergilemeye başladığı, türsel ve filmsel ola­rak geçmişten aldığı mirası daha iyi kullandığı; bu nedenle de yet­mişlerle seksenlerin filmlerinin, eski korku filmlerine yaptıkları göndermelerle birlikte değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülmekte­dir.

Korku filmlerinin çarpıcı popülerliğinde seksenlerin ortalarına doğru belirli biçimde bir azalma oldu. Bu durum, Reagan yönetimi­nin belirli bir süre için de olsa meşruiyet sorununu çözmesine, orta sınıfın beklediği “otorite” imgesini yaratıp tutucu ideolojisi aracılı­ğıyla yeniden devreye sokmasına bağlanabilir. Seksenlerin ilk yarı­sı, maneviyatın herşeyin önünde tutulduğu, okullarda dua okuma­nın başladığı ve kürtajın yakında yasaklanacağına ilişkin izlenim yaratıldığı bir dönemdi. Charles Derry’e göre, bunlarla birlikte Po­lonyalı anti-komünist papanın cinselliğe ilişkin tutuculuğu, “şeyta­ni kötülüğün artık kol gezmediği” inancını yaratmış ve korku sine­masını etkilemiştir. Derry’e göre, altmışların ve yetmişlerin karamsar, mistik tarzdaki korku filmlerinin yerini, Yıldız Savaşla­rı, E.T. (The. Extra-Terrestrial, Steven Spielberg,1982) gibi iyimser mistik fantaziler almıştır. Seksenlerin en popüler korku filmi sayıla­bilecek serilerden biri olan Poltergeist ise (Tobe Hoo per, 1982), on yıl önceki örneklerden farklı biçimde, ye­niden geleneksel aileyi yücelterek onu, “dışardan” gelecek kötülü­ğün karşısına çıkabilecek tek güç olarak inşa etmiş, orta sınıf banli­yö yaşantısını ve geleneksel değerleri tekrar devreye sokmuştur.

Burada eklenmesi gereken, medyaya ilişkin endişelerin bu filmde belirli ölçüde kendini açığa vurduğudur. Aynı yıl yapılan Videod­rom (David Cronenberg, 1983) da benzer bir korkuyu, sadomazo­şist cinsel bir gelecek endişesiyle birleştirmiştir. David Cronen­berg’in seksenlerde yaptığı filmler, bugün geliştirici, yararlı bulunarak alkışlanan ancak uygarlığı yok edebilecek olan teknoloji­nin gelecekte kıyamete neden olma tehdidiyle ilgilidir. Bu filmler­de, gövdeleri hastalık ya da genetik dönüşüm sonucunda daha geliş­kin hale gelmiş ama psikolojik olarak sarsıntının içinde donup kalmış insanlar ve bir anlamda da yine topyekun ele geçirilmişlik söz konusu olmaktadır. Türler arasında dolaşan Paul Verhoeven ise, macera, polisiye ve bilim-kurmacayı başarıyla harmanlayıp, buna geleneksel kadın düşmanlığını da ekleyerek son yılların popüler korku filmlerini yönetmektedir.

Seksenlerde ve doksanlarda eskisi denli güçlü olmasa bile et­kinliğinden ve cazibesinden fazla bir şey kaybetmemiş olan korku sineması, yeni kaygıların, yeni korkuların dışa vurulduğu kültürel bir biçim olarak varlığını korumakta; ayrıca uzun zamandır özbilin­cini sergileyerek kendi parodilerini, komedilerini üretmektedir. Si­nemada korku filmlerinin popülerliği biraz azalırken medya içi iliş­kiler yoğunlaşmış, bir çok yeni televizyon dizisi -Alacakaranlık Kuşağı, Şaşırtıcı Öyküler gibi- yapılmıştır. Korku filmleri, günün popüler kültürü içindeki yerini, korku öykü ve romanlarıyla, çizgi­ romanlarla, korkutucu giysiler ve oyuncaklarla etkileşim içinde ko­rumaktadır.

Kaynak: Popüler Sinema ve Türler- Nilgün Abisel.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER