Muzıka-ı Humayun

267

Türkiye tarih boyunca geleneksel müzik çeşitlerini barındırmış olan bir ülke­dir. Çok sesli müzik Türk toplumuna 1826’da girmiş ve geleneksel müziklerin yanı sıra gelişimini sürdürmüştür.Bütün ülkelerde olduğu gibi, geleneksel müzikler dinsel ve din-dışı olarak iki­ye ayrılır. Dinsel müziklerimiz, Cami Müziği ve Tasavvuf Müziği’ dir.Geleneksel müziklerimiz Halk Müziği, Sanat Müziği ve Askeri Müzik alanla­rında yaygınlık kazanmıştır.

Sultan III. Selim (1761-1808) ve Sultan II. Mahmut’un (1784-1839) başlattığı reformlar dönemine kadar, Osmanlı Devleti tarihinde çok sesli müzik yer alma­mıştır; ancak, çok sesli müziğe ilişkin iki ilginç olay, hemen bütün kaynaklarda vur­gulanmaktadır: Müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal’in (1900-1961) en değerli kitaplarından biri olan Türk Askeri Muzıkaları Tarihi’nde, Fransa Kralı I. François’nın 1543 yılında bir çalgı topluluğunu Kanuni Sultan Süleyman’a konserler vermek üzere gönderdiği, 1599’da ise İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’in Osmanlı Hükümdarı Sul­tan III. Murat’a bir org armağan ettiği belirtilir.

19. yüzyıla kadar Türk müzik tarihinde yer alan müzik yazıları (notasyon), özgün buluşlardır: Ebced yazılan başta olmak üzere Ali Ufki yazısı, Kantemiroğlu yazısı gibi müzik yazıları genellikle belirli kişilerin el yazması yapıtlarında kulla­nılmış ve dönemlerinin bestecileri, seslendiricileri vb. arasında ilgi görmemiştir. “Dolayısıyla ulusal olmaktan çok, kişisel nitelik taşıyan bu yazıları, Türk müziği yazıları yerine, Türk müziğinde kullanılmış yazılar olarak adlandırmak belki daha doğru olur.”

“Lale Devri” (1715-1730) olarak adlandırılan ve sanatsal yaşamın önem ka­zandığı barışçı dönemde, Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkeleri arasında kültür iliş­kilerinin temeli atıldığı söylenebilir.

Osmanlı Devleti tarihinde köklü batılılaşma hareketi, Sultan III. Selim’in as­keri reform planları ile başlar. Kendisi de Türk sanat müziği bestecisi olan ve batı müziğine ilgi duyan Sultan III. Selim’in, 1797 yılında batılı bir opera topluluğunun Topkapı Sarayı’nda verdiği temsili izlediği bilinmektedir.

Yeniçeri ayaklanmasıyla kesintiye uğrayan reform planı, Sultan II. Mah­mut’un batıcı uygulamalanyla yaşama geçmiştir: Devletin ve ordunun temeli olan Yeniçeri ordusu 1826’da kaldırılmış, böylece 1329’dan 1826’ya kadar fetihler ve savaşlar sırasında önemli bir işlevi olan Türk askeri müziğinin geleneksel kurumu Mehterhane’nin etkinliklerine son verilmiştir.

Türk Halk Müziği’nin, Türk Sanat Müziği’nin ve İslamlık öncesi Orta Asya Şaman geleneklerinin müziksel öğelerini taşıyan mehter müziğinin yerine batı mü­ziğini öngören Muzıka-i Humayun kurulmuştur. “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” denilen, yeniden düzenlenmiş ordunun tören yürüyüşlerine eşlik edecek bir “boru takımı” olarak kurulan Muzıka-ı Humayun, Yeniçeri ocağındaki Mehterhane ile saraydaki geleneksel sanat müziği topluluğu Meşkhane’nin yerini almıştır.

Bu boru takımının başlangıçtaki yönetmenlerinin Ahmet Efendi ve Fransız Manguel olduğu bilinmektedir. Oysa batılı anlamda bir müzik kurumu olarak Muzıka-i Humayun’un etkinliğe başlaması, ünlü İtalyan opera bestecisi Gaetano Donizetti’nin ağabeyi olan Giuseppe Donizetti’nin (1788-1856) İstanbul’a getirtil­mesi ile başlar (1828). Bu topluluğu kısa zamanda bir “saray bandosu”na dö­nüştüren Donizetti, ilk konserini 19 Nisan 1829 pazar günü Rami Kışlası’nda yapı­lan bayram töreninde Sultan II. Mahmut’un huzurunda gerçekleştirmiştir.

Giuseppe Donizetti, “Osmanlı Saltanat Müzikaları Baş Ustakarı” olarak, batı müziği yöntemlerine göre bandoyu eğitmiş ve geliştirmiştir. Muzıka-i Humayun, aynı zamanda bir “müzik okulu” özelliğini kazanmıştır. Flüt, piyano, armoni ve çalgılama (instrumentation) derslerini kendisi vermiş, Avrupa’dan hem çalgı öğret­menleri, hem de çalgılar getirtmiştir.

Sultan III. Selim’in isteği üzerine Hamparsum Limoncuyan (1768-1839) tara­fından geliştiren ve Hamparsum Yazısı adıyla bilinen Türk müziği yazısı Muzıka-i Humayun’da kullanılmamış, batı müziği yazısı benimsenmiştir.

Donizetti, profesyonel müzik eğitimi ve bando çalışmalarının yanı sıra, öteki müzik etkinliklerine de yönelmiştir. 1840 yılı dolayında sarayda yaylı çalgı toplu­lukları oluşturulmuş, Avrupa’dan opera notaları getirtilmiştir. 1848’de eşiyle bir­likte İstanbul’a gelen Belçikalı besteci ve kemancı Henri Vieuxtemps (1820-1881), sultanın isteği doğrultusunda Muzıka-i Humayun’u denetlemiş, Öğretmenleri “cahil ve yetersiz” bulmuş, gençlerin La Somnambula’dan söyledikleri küçük bir bölümü hiç beğenmemiş, fakat bando bu sanatçının dikkatini çekmişti. Öyle ki, Sultan Abdülmecid için bestelediği bir marşı, gençlerin ilk bakışta kusursuz çalabilmesi kar­şısında, duyduğu hayranlığı gizleyememişti.

Başarılarından ötürü kendisine “general” rütbesi verilen Donizetti Paşa’nın 1856’da İstanbul’da ölmesinden sonra, Sultan Abdülaziz’in batı müziğine yakınlık duymaması yüzünden Muzıka-i Humayun’daki çalışmalar duraklamış, öte yandan 1860’lı yılların sonlarında Naum Tiyatrosu’ndaki konuk opera orkestralarını yönet­mekte olan Guatelli saraya alınmıştır. 1899’daki ölümüne kadar bu görevde kalan ve o da “general” olan Guatelli Paşa döneminde bando, gerçek bir armoni toplu­luğu niteliği kazanmıştır. Ayrıca, 1880 yılında, artık yaşlanmış olan Guatelli Paşa’ya yardımcı olması amacıyla Paris Konservatuvarı’nda öğrenim yapmış bulu­nan d’Arenda adlı İspanyol asıllı bir piyanist de saraya getirilmiştir. “Aranda Paşa” olarak bilinen bu müzikçinin katkılarıyla nota kitaplığı yeniden düzenlenmiş, ban­doya yeni bir çalgı olan saksofon ailesi eklenmiş ve topluluğun kuruluş biçimi Fransız bandolarına göre yenileştirilmiştir.

muzikai humayun

19. yüzyılın ikinci yarısındaki gelişmelerin başka bir yönü, opera sanatının da toplumda tanınmış olmasıdır. Özellikle 1846-1885 yılları arasında İstanbul’da yabancı opera toplulukları sıkça temsiller vermiştir. Müzik tarihçimiz Cevat Memduh Altar, Opera Tarihi adlı 4 ciltlik yapıtında, Avrupa ülkelerinde ilk temsili gerçekleştirilen yeni opera yapıtlarının birkaç yıl sonra, İstanbul’da sahnelendiğini belirtir ve ülkemizde de ilgi gören Verdi operalarının Avrupa’daki ilk temsiliyle İstanbul’daki ilk temsiline ilişkin karşılaştırmalı bir dizin verir.

Çeşitli çalgı topluluklarının verdiği konserler, opera ve operet temsilleri, özel­likle İstanbul, İzmir ve Selanik gibi batı müziğine yakınlık gösteren kentlerde yeni bir “batı müziği beğenisi”nin sınırlı da olsa yerleşmeye başladığını gösterir.Bu yeni müzik beğenisinin etkisiyle, Hamparsum Notası’yla yazılmış gelenek­sel müziklerimizin de Batı müzik yazısına hızla dönüştürüldüğü görülmektedir.

Daha ilginç bir olgu, geleneksel sanat müziğimizin temsilcisi olan bestecilerin marşlar yazmaya başlamasıdır. Rıfat Bey’in(1820-1888) Sivastopol Marşı, Zekâi Dede Efendi’nin (1824-1899) Muharebe Marşı ve İsmail Hakkı Bey’in (1865-1927) Uyan Vatan Marşı bu türün örnekleridir.Marş dağarcığının genişlemesi, Cumhuriyet dönemindeki senfonik bandoların olgun repertuvarına temel oluşturmakla kalmamış, yaygınlaştırdığı çok sesli müzik beğenisiyle öteki müzik katmanlarını, tür, çeşit ve biçimleri de etkilemiştir. Genel müzik eğitiminin başlıca gereci olan “okul şarkıları” dağarcığının gelişmesinde, marş­ların önemli bir payı vardır.

1908’de ilan edilen Meşrutiyet’le birlikte Muzıka-i Humayun’da görevli olan yabancı müzikçiler ülkelerine gönderilmiş, onların yerine yetişkin Türk müzikçiler atanmıştır. Usta bir flütçü olan ve çalgılamayı iyi bilen Saffet Bey (Atabinen) ile Aranda Paşa’nın yardımcılığını sürdüren Zati Bey (Arca), yapılan düzenlemelerle kurumda görevlendirilmişlerdir. Bu dönemde hem bandonun, hem de senfonik orkestranın yönetmeni Saffet Bey’dir. Beethoven’in senfonilerinin seslendirilmesi çalışmalan da yine bu döneme rastlar.

Batı müziği teknikleriyle yazan ilk Türk bestecileri Avrupa’da öğrenim yapmışlardır. Ünlü operet bestecisi Dikran Çuhacıyan 1860-1864 arasında Milano’da piyano ve armoni çalışmış, “hafif opera”nın örneklerini incelemiştir. İlk operası Arsas, 1868’de İstanbul’daki Naum Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Çuhacıyan’ın öteki hafif operaları şunlardır: Olympia (1869), Şerif Ağa (1872), Arif’in Hilesi (1875), Leblebici Horhor (1875), Köse Kâhya (1875), Zemire (1881), İndiana (1896).

Venedik’te doğan ve öğrenimini yine orada yapan Macar Tevfik Bey (1850-1941), İstanbul’a yerleştikten sonra piyanist olarak ün yapmış ve 1876’da sarayın piyano öğretmenliğine getirilmiştir. Muzıka-i Humayun’un ilk Türk şefi Saffet Bey (1858-1939), Paris’te Theodor Dubois ile piyano ve kompozisyon, Edgar Manas (1875-1964) ise İtalya’da Trevellini ile piyano, Butazzo ile teori ve kontrpuan çalış­mıştır.

20. yüzyılın başlarında büyük kentlerimizde ilköğretim ve ortaöğretimde uygulanan müzik programı, hem dinsel müziğe (ilahilere), hem de batı müziğine açıktı.Türdeş (homojen) bir program geliştirilmemişti. Bir yandan melodik düzeyi değerli olan ilâhiler, bir yandan da “çocuk şarkıları” dağarcığının örnekleri öğretili­yordu. Halk müziğinden yararlanılarak yazılmış olan okul şarkılarının eğitsel amaçlı kullanımı için 1917 yılını beklemek gerekmişti:
“Bizde halk müziği üslubunda okulda ilk ezgi, ilk halk oyunu uygulamasıyla birlikte, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul Muallim Mektebi’nde üstad Selim Sırrı Tarcan tarafından bir grup öğrenciye öğretilmiş ve bu gençler 1917 yılında İstanbul’da Kadıköy İttihad Spor Kulübü alanında yapılan idman bayramında bu oyunu oynamış ve ezgisini söylemişlerdir.”

20. yüzyılın Cumhuriyet öncesi döneminde, insanın ruhsal ve düşünsel biçimlenmesinde müziğin önemli bir yeri olduğu biliniyor, ancak bu yönde sağlıklı bir eğitim yapılamıyordu. Tek olumlu örnek, 1912 yılında İzmir’de açılan “İttihat ve Terakki Mektebi”ydi. Bu okulun amaçları arasında “ulusal ruhu gençlere aşılayacak bir ulusal müzik ilkesinin belir­lenmesi” vardı. Öğretmenler arasında, İsmail Zühtü de (1877-1924) bulunuyordu. (Piyano parçaları, sonat ve senfoni yazan ilk Türk besteci olarak bilinen İsmail Zühtü, Ahmet Adnan Saygun’un müzik öğretmenidir.)

İttihat ve Terakki Mektebi’nin eğitim ilkeleri, ülkemizde ulusalcı müzik akı­mının ilk işaretlerindendir. “Ziya Gökalp, 1913’de yazdığı Türkçülüğün Esasları adlı kitabında, düm-tek usülü ile yapılan geleneksel Türk müziğinin çağdaş yaşan­tıya uygun düşmediğini, yapılacak tek şeyin, geleneksel Türk ezgilerini batı tek­niğine göre armonilemek olduğunu söylüyordu.” Bu çeşit görüşler, Cumhuriyet döneminde değerlendirilecek hazırlıklar olarak düşünülebilir.

1917 Yılında İstanbul’da kurulan Darülelhan’ı (Ezgilerevi) burada anmak ge­rekir: 1921’de kapanan ve sonra yeniden açılacak olan Darülelhan, sadece Türk Sanat Müziği alanında eğitim veriyordu. Yine de İstanbul Belediye Konservatuarı’nın hazırlığı sayılmalı, ülkemizin halka açık ilk müzik okulu olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Muzıka-i Humayun orkestrasının oldukça gelişkin bir düzeye geldiği bilinmektedir: Zeki Bey (Üngör, 1880-1959) yönetimin­deki orkestra, 1917 Aralık ve 1918 Ocak aylarında, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’da konserler vermiştir.

Kaynak: Ahmet Say- Müzik Tarihi.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER