Opera Sanatının Doğuşu

520

Operayı Hazırlayan Etkenler :
Opera, iki sanat dalının temeli üzerinde yükselmiştir: Tiyatro ve müzik. An­cak opera bu iki sanat dalının üst üste getirilmesi ya da birbirine yapıştırılması de­ğildir. Tiyatro ile müziğin kaynaştığı, edebiyat, özellikle şiir ve plastik sanatların güç verdiği bir sanat birleşimidir opera.Tiyatro sanatındaki söz, operada müziğin akışını engellemez; aynı şekilde, müzik de ” söz ” ün önemini gölgelemez. Bu ikisi, birbirinin anlatımını güçlendiren yeni bir sanatı, ” opera” yı geliştirmiştir.
Curt Sachs, 16. yüzyılın sonlarında operanın doğuşundaki koşulları şöyle an­latmaktadır: ” Paris’ te Şiir ve Müzik Akademisi’ nin kurulması, Floransa’ da ressam Angelo Bronzino’nun ve ‘ Kurtulan Kudüs ‘ şairi Torquato Tasso’ nun klasikçiliği, İtal­yan ve Fransız mimarlığında, özellikle Palladio’ nun eserlerinde tam klasik Vitruvi­us yasalarına bağlılıkla başlar.”
Sachs’ın burada “tam klasik” olarak nitelendirdiği, doğa felsefesinin sanat ala­nındaki görünüşüdür. Rönesans’ın gelişen dünya görüşü, her şeyden önce yeni bir yaşam duygusudur. “Bu yeni hayat duygusu temelinde, antik çağın başlangıçta çok sıkı olan yardımıyla yeni bir insan anlayışına varılmış, yeni bir din görüşü ortaya konmuş, yeni bir devlet ve hukuk düşüncesi gelişmiş ve doğa bilimi doğmuştur.
Özünde dinamik olan Rönesans doğa felsefesi, antik çağın doğa felsefesini yeniden değerlendirmiş ve antik çağın klasik sanatını yeni çağa taşımıştır.Bu noktada Sachs, tam bir özdeyişle yargıda bulunmaktadır:
“Her türlü klasikçilik ve yeni-klasikçilik aydınlık arar. İşte, 16. yüzyılın görünüşte zıt akımlarını birbirine bağlayan Palestrina’ nın göksel, durağan missa’ larıyla Gastoldi’ nİn yerel, oynak balletti’ lerini, Gallilei’nin yanık yakarmalarını ve reçitatifin doğuşunu birleştiren bu erektir . “

opera1Müzikte “aydınlığı aramak ereği” nedir? 16. Yüzyılın sonlarında müziğin ka­çındığı bulanıklık, alacakaranlık neydi? :
” Bütün ileri grupların ve ustaların aydınlık mihrabına yerleştirip kestikleri kurban, kontrapunt’ tu. Daha doğrusu, çoksesli deyişin tekeli ve kötü kullanılışıydı. Onlar için kontrapunt, salt ustalık göstermek amacıyla elde edilen bir ustalık, anla­tımı körleştiren bir beceriklilik, aydınlığı gölgeleyen bir bulanıklıktan başka bir şey değildi; bunu istemiyorlardı.”
Gerçekten kontrpuan ustalığı, 16. yüzyılın ikinci yarısında artık bir ” bulmaca çözme ustalığı ” haline gelmiş, çokseslilik de bu yüzden bir ” araç ” biçiminde kulla­nılır olmuştu. Bu durum, tepkisini de birlikte getirecekti: “Güçlü bir doğalcılık itmesiyle reçitatif, 1600 yıllarına doğru, yalnız sözün kendisini değil, anlatmak istediği her çeşit duyguyu, kişiliği, iç yaşantıyı verebilir duruma gelmişti.”
Böyle olunca, bestecilik alanındaki teknik ilerlemeye değil, doğaya ve doğallığa yönelmek eğilimi üstün çıkmıştır. O kadar ki, bir anlamda kontrpuana karşı savaş açılmış, antik çağın yalınlık ve saflığını diriltmek, şiirle mü­ziği birbirine sıkı sıkıya bağlamak, antik Yunan trajedileri gibi güçlü eserler yarat­mak amacıyla kontrpuan’ ın karmaşık yöntemlerinden uzaklaşılmıştır.
Bu eğilim, Floransa’da Kont Giovanni Bardi’ nin sarayında odaklaşmıştır. Kont Bardi, döneminin ilerici bir aydınıydı; müzik ve edebiyata gönül vermişti. Onun sarayında genç şairler, düşünürler, müzikçiler ve sanat teoricileri toplanır, sa­nat sorunları üzerine tartışılır, yeni fikirler ileri sürülürdü. 1573-1590 Yılları arasın­daki bu toplantılara katılan aydın grubuna ” camerata ” denirdi. Özgür bir akademi özelliğindeki camerata hareketi, Rönesansın insanı en yüce değer sayan hümanist ilkeleri doğrultusunda çağına göre ileri bir anlayışı temsil ediyordu. Opera düşün­cesi, bu özgür akımın öne getirdiği hümanist kavrayıştan doğmuştur denebilir.
Sonuç şöyle özetlenebilir: ” 1600 ‘lü yıllarda, kontrapuanın bir yana itilmesiyle besteci sonunda hümanizmin isteklerini yerine getirecek duruma gelmişti.”

opera3İlk Opera Denemeleri :
“Kont Bardi’ nin sarayında ilk opera denemelerini başlatan sanatçılar şunlardı:
Ünlü fizikçi ve astronom Galilei’ nin babası Vincenzo Galilei (ölümü 1591), şair Ottavio Rinuccini (1562-1621), şarkıcı ve besteci Jacopo Peri, (1561-1633), besteci Giulio Caccini (1545-1618), Emilio de Cavalieri (1550-1602).
” Sahne müziğinin nasıl olması gerektiği hakkında ilk düşüncelerin Vincenzo Galilei tarafından ortaya konduğu sanılmaktadır. Toplantılarda sözü önemsenen bir kişi olan Galilei, eski dönemin yalınlığına dönmeyi önerirken, müziğin teknik ba­kımdan yoksullaşmasına göz yumuyordu.” Ona göre, sözlere iyi uyacak, duygu açısından daha içten, biçimi daha doğal bir melodinin yaratılması söz konusuydu. Bu nedenle Galilei, bütün isteklerin yöneldiği yola ilk olarak girmek onurunu ka­zandı. Kont Bardi’ nin desteğiyle Dante’ nin İlâhi Komedya adlı eserinin ” Cehennem ” bölümünden duygu körükleyici monoloğu müzikledir. ”
“Eser camerata grubu tarafından sempati ile karşılanmakla beraber, dış çevre­lerde şiddetli tartışmalara neden oldu. Galilei, Ügolino’ nun monoloğunu viyola eş­liğinde kendisi seslendirdi. Bu tekniği zayıf, beceriksizce yazılmış müziğin, ifade­deki düzgünlükten başka hiç bir özelliği yoktu.”
Daha sonra Galilei’nin iki yakarı parçası bestelediği biliniyor: Ügolina monoloğuyla birlikte bu üç beste de yakarma parçasıydı. Tam üç kuşak boyunca, acı, baş konu olacaktır. Bu çeşit yakarmaların temelinde Barok sanatının başlıca ereği yatıyor : Müzikçilerin dediği gibi, bir ” stile reppresentativo ” ortaya çıkarmak ve insan duygularının derinliklerine inebilmek için duygulanma ortamı yaratmak. Bu­nun en kısa ve sağlam yolu gözyaşı pınarlarından geçiyordu. Acılı duygular, insan kalbini avlamakta mutluluk duygularından daha sağlam iş görürler, örneğin, 1608’ de yazılmış bir elçi mektubunda, Monteverdi’ nin operası Arianna ‘ yı Mantua Sarayı’ nda dinlerken, Theseus’ un bırakıp kaçtığı Arianna’nın yakarmasına pek çok dinleyicinin gözyaşı döktüğünü yazıyordu.
Galilei’ nin kontrpuan müziğine karşı bir bildiri niteliğindeki kitabı günümüze kalmıştır: Dialogo delta musica antica e della modema (Modem Müzik ile Antik Müzik Üzerine Tartışma).
Öte yandan, Romalı soylulardan Emilio de Cavalieri, 1589 yılında Medici Dükü Ferdinand ile Lorraine düşesi Cristiana’ nın düğününe armağan olarak basit bir sahne müziği besteledi. Bu eserin yönetmenliğini Gionavvi Bardi yapmıştı. Sözler yine Bardi ve Rinuccini tarafından yazılmıştı. Açılış şarkısı ” Dalle piu altesfere “, genç evlilere adanmıştı.
İlk opera eseri olarak bilinen Dafne (söz: Rinuccini; müzik: Jacopo Peri ve Corsi, 1589), günümüze kalmamıştır. Ancak, 1600 yılında önemli üç eserin doğ­duğunu görüyoruz. Bunlardan ikisi daha dar anlamıyla ” opera “dır ve Floransa’ da yazılmıştır: Biri Peri’nin, öteki Caccini’nin (her ikisi de aynı sözler üzerine yazılmış­tır): Rinuccini’ nin Euridice’si, Orfeo öyküsü. Jacopo Peri’ nin partituru, Medici aile­si tarihinde önemli bir siyasal ve toplumsal olay için ısmarlanmıştır: Maria’nın Fransa Kralı IV. Henri ile evlenmesi. Caccini’ ninki de yarışdaş bir partisyondu. Bu yıllardan sonra kırk yıl boyunca bütün operalar prens saraylarında bir kez sahnele­nip sonradan unutulmak için bestelendi.
Yine 1600 yılında Cavalieri’ nin ” Rappresentatione di anima e di corpo ” (Ruh ve Beden Oyunu) adlı eseri sahnelenmiştir.
Bu üç opera ve 1600′ lerin ilk otuz yılında yazılanlar, (1597’deki Dafne ile be­raber), bir sürekli bas üzerinde, arada sırada bazı şarkılarla kesilmiş bir reçitatif ez­gisiyle, sonunda kısa bir baleden ibaretti. Orkestra sahne çukurunda değil, üstünde, yanların arkasına gizlenmiş olarak bu sürekli basın armonilerini doldururdu.
Ancak, Sachs’ın belirttiği gibi, opera orkestrasının her üyesi, sayılı bas üzerin­de doğaçtan çalabilecek kadar bilgisine egemen olması gerekirdi.
Daha sonraki ilk opera eserleri arasında Marco da Gagliano’nun (1582-1643) Dafne’ si önemli sayılmaktadır. Bestecinin yazdığı ” önsöz ” de, Sachs’ ın alıntıla­masına göre şu görüş yer almaktadır:
“Bir operada, en soylu eğlenceler birleşiyor: Şiirsel yaratı, dram ve düşünce, deyiş, ritmin yumuşaklığı, seslerin ve çalgıların birleşmesi, tatlı şarkılar, çevik dans ve oyunlar, giysiler, sahne, resim sanatı bile.”
Bu opera betimlemesini, ya da nitelemesini Sachs şöyle değerlendirmektedir: “Bu anlayış, Wagner’ in Gesamt-Kunstwerk (Tüm Sanat Yaratıları) dediğinden başka bir şey değil. Gagliano ” önsöz” ünde, şarkıcının oyunda hareketlerini ve adım­larını müziğin vuruşlarına uydurmasını söylüyor ve çalış-söyleyiş üzerinde son ayrıntılarına kadar açıklamalarda bulunuyor. Tıpkı, 1852’de Wagner’in, ” Uçan Hollan­dalı “nın sahneye konması konusunda yayınladığı yazıdaki gibi.”

monteverdi
Monteverdi :
Müzik tarihinin önemli bestecilerinden Claudio Monteverdi (1567-1643), Ba­rok Çağı müzik alanında başlatan bir yaratıcı olarak tarihe geçmiştir. Genelde, Wil­liam Shakespeare’ in çağdaşı olarak, onun tiyatroda yaptığını müzikte gerçekleştir­diği kabul edilir. Yirmi iki yaşına kadar, doğduğu Cremona kasabasında yaşamış, on beş yaşındayken üç sesli bir motet albümü yayınlamıştır. 1582′ de ilk madrigaldefteri, 1590’da ikinci madrigal defteri basılmış, kazandığı başarı üzerine yine 1590 yılında Mantua Dükalık Sarayı’ nda müzikçi olarak çalışmaya başlamış, 1612′ ye ka­dar görevini bu sarayda sürdürmüştür. Mantua Dükü Gonzaga ile Macaristan, Fran­sa, Hollanda gibi Avrupa ülkelerini gezen besteci, 1607′ de Orfeo, 1608′ de Arianna adlı operalarını yazarak büyük ün kazanmıştır. Orfeo, Peri’nin yazdığı eski ” partitur “un geliştirilmiş biçimidir. Arianna’ dan ise günümüze sadece ” Lamento d’arianna ” aryası kalmıştır (söz: Ottavio Rinuccini). 1613 yılında Venedik’teki ünlü San Marco Kilisesi’ ne müzik yönetmeni ola­rak atanan Monteverdi, yaşamının sonuna kadar otuz yıl burada çalışmıştır.
Opera sanatının doğuşu dönemindeki ilk denemelerle Monteverdi’nin bu sana­ta kazandırdığı soluk arasında büyük fark vardır. Onun müzikteki yaratıcı kimliği şöyle özetlenebilir:
“Monteverdi’ nin tarih içindeki yeri herkesçe bilinir: Çağların yetiştirdiği bü­yüklerin en büyüklerinden biri olarak, tükenmez ezgisi, ritmsel, armonisel ve çalgı­sal buluşlarıyla, canlı ve her yöne açık kafasıyla üç kuşağın müzik akımını izlemiş, bununla da kalmayarak bu akımlara önderlik etmiştir.”
Kırk yaşına kadar madrigaller ve ” canzonetta ” lar yazan besteci, opera sanatın­daki üstünlüğünü yürekten gelen heyecanlı müzikte duyurmasına borçludur. “Onun müziği bilgiççe ses bileşimleriyle yetinen ya da kulağa hoş gelen bir araç değil, in­sanın içten gelen ruhsal isteklerini, umudu, mutluluğu, hatta korkuyu ve isyanı müziksel bir dille anlatan yeni bir sanattır.”Claudio Monteverdi’ nin yeri, çağdaşı olan Shakespeare’ in yanı başındadır. Shakespeare’ in eserlerinde yaptığı gibi, Monteverdi de operalarında herkese doğal dilini konuşturur.
Kırk yaşında, yeni filizlenen Barok çağının, oda müziğine karşı çıkardığı operaya ve devrimci hareketine yürekten katılmıştır. Opera ondan on yıl önce doğ­muştu ve operayla birlikte ” stile reppresenitativo “. Bu deyiş, sözün kıvrımlarıyla kay­naşan bir ezgi yoğurmuş ve bunu, eskilerin hiç ele almadıkları, dinleyiciyi sürükle­yip götüren bir güçle birleştirmişti. Monteverdi, öncü bestecilerin yaptığından çok daha iyisini yaptı. Peri ve Caccini’ nin kuru ve sıkıcı bir reçitatifle yollarını yitirdik­leri yerde; o, madrigalin bu başustası, bu çeşit bir müziğe nasıl güç ve güzellik ve­rileceğini, az rastlanan, ileri ton değiştirimleriyle iç coşkunluğunun nasıl anlatılaca­ğını bildi. Giorgione, Tiziano ve Veronese gibi ressamları yetiştiren renk dolu ku­zey İtalya’ nın Monteverdi’ si, çalgı renklerini akıllıca karıştırarak istediği duygu ha­vasını yaşatmasını bildi. Peri ve Caccini’ nin eserleri operanın öncüleriydi, ancak bugün bize tarihsel bir ilgiden başka bir şey vermemektedir. 1607 yılının Orfeo’ su ise, ölümsüz, büyük bir müzik taşıyor içinde.
Monteverdi 316 madrigal bestelemiştir. Sahne eserlerinin sayısı ise 19′ dur. Bunların arasında ancak 6’sı günümüze kalmıştır.Bunlar balet’e geniş yer verir, dolayısıyla opera-balet olarak adlandırılabilir.
Opera sanatının Monteverdi ile kazandığı ivme, çalgı müziğinin ve çalgıların gelişimini getirmiştir. Kuşkusuz ki orkestralama’ nın bu çağdaki gelişimi, operayla bağıntılıdır. Monteverdi’ nin operalarında kullandığı orkestra çalgıları sayısal olarak şöyleydi: 5 küçük Fransız kemanı; 10 soprano viyola; 3 bas viyola; 2 kontrbas viyola; 2 klavsen; 2 lavta; 4 trombon; 2 org; 1 çifte arp; 1 regal; 2 kornet; 1 flageolet; 1 as­keri boru.
” Bu orkestrada klavsen, org, lavta ve arp gibi akorlar çıkarabilen çalgılara ve­rilen önem dikkate değer. Bu çalgılar, 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar revaçta kalmıştır. Ancak, Monteverdi’ nin bu çalgıları sürekli biçimde kullandığını sanma­malıdır. Onları gerektiği zaman kullanırdı.”
Opera, yüzyıllar boyunca İtalyan müzikçilerin öncülüğünde gelişen bir sanat olarak kalmıştır. Başka bir deyişle, Avrupa’ nın öteki ülkeleri opera alanında İtal­yanların izinden gitmişlerdir. Bu üstünlük 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar sür­müş, ancak 19. yüzyılda bile, Rossini, Bellini, Verdi, Puccini gibi İtalyan besteci­ler, opera tarihinin parlak sayfalarına adlarını yazdırmışlardır.17. yüzyılın başlarında, operanın İtalya’ da gördüğü büyük ilgi, öteki Avrupa ülkelerinde operanın yaygınlaşmasına yetmemiştir: “Monteverdi’ nin dehası bile, tek başına, müzikli dram’a uluslararası, ulusalüstü bir anlam vermeye yetmezdi.
İspanya’ da kendi payına zarzuella denen bir opera türü ortaya çıktı. Bu operada ko­nuşma kullanılıyordu; reçitatif girmemişti bu ülkeye. İngiltere, Fransa ve Almanya, bu yeni oyunlu müzik biçimine pek ilgi göstermedi. Tek heceli dillerine ve ses vermeyen sesli harflerine uymayan operaya ve doğal ki reçitatif deyişine karşı olan İn­gilizler bunun yerine eski Mask (Masque) oyunlarını geliştirip en yüksek noktası­na çıkardılar. Bu oyun, mitolojik ya da gizli benzetmeli yapıda, sesli, konuşmalı ve çalgılı bölümleri olan, oyunlu ve danslı, İtalyan ve Fransız Örneklerinden alınmış bir çeşit oyundu.

Kaynak : Ahmet Say- Müziğin Tarihi

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER