Sinema Dramaturjisi Nedir?

641
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

Çoğu insan dramaturjinin sadece tiyatro ve sinema sa­natları ile ilgili bir kavram olduğu kanısındadır. Bazen öyle olur ki, tiyatro veya sinema çevrelerinde bile dramaturjinin diğer sanatları, örneğin resim ve müziği pek ilgilendirmedi­ğini düşünen senaryo ve piyes yazarlarına, hattâ yönetmen­lere rastlamak mümkündür. Özellikle eleştirmenlerin çok sık kullandıkları “Bu filmin dramaturjisi zayıf yahut “Film­de dramaturji yok” şeklinde cümlelere rastlarız. Ama drama­turjinin ne olduğunu sorduğumuzda doğru dürüst bir yanıt alamayız.

Yunanca kökenli bir sözcük olan diyalektik, doğanın, toplumların ve düşüncenin genel kanunlarını inceleyen bir bilimdir. Antik çağ filozoflarından Herakleitos, diyalektik düşüncenin babası olarak bilinir. Bu düşüncenin özü, dünya­daki varlıkların devamlı bir değişiklik süreci içerisinde bu­lundukları ve her şeyin aynı anda hem kendisini, hem de karşıtını içerdiği yasasına dayanır. Bu yasaya göre değişme­yen tek şey değişkenliğin kendisidir. Bu yasayı en iyi şekilde açıklayan Herakleitos’un “Bir insan aynı dereye iki kez gire­mez” deyişidir.Genesis düşünce (Oluş, Evrensel Oluşma Süreci) diya­lektiğin temelidir. Aristoteles’e göre diyalektiğin mucidi Zenon’dur.

Diyalektik düşünce, evrenin kesintisiz bir hareket, deği­şim, oluşum ve gelişme süreci içinde olduğunu söyler ve bu hareket ile gelişmenin iç bağlarını açıklığa kavuşturur. Ma­teryalist diyalektiğin en önemli kategorisi çelişkidir (Yaşa­mın ve dramaturjinin de). Diyalektik, çelişkinin öğretisinde hareket gücünün ve her türlü gelişmenin kaynağını açığa çı­karır. Çelişki, diğer bütün kategorilerin ve diyalektik geliş­me prensiplerinin anahtarını özünde barındırır. Çelişki, nicel birikimlerin nitelik değiştirmesi, sürekliliğin kesintisi, gelişmenin şimdiki anının yadsınması ve yadsımanın yadsın­ması, ilk halin bazı yön ve hatlarının yüksek düzeyde tekrarı gibi yollarla her türlü gelişmenin nedenidir.

Dramaturjik düşünmenin atomu olan dramatik eylem de, bir yaşam çelişkisinden meydana gelir. O yaşam çelişkisi dramatik eylemin üreme organıdır. O halde diğer bütün sa­natların da bir dramaturjisi vardır. Hattâ müziğin dramaturjisinin güzel sanatlar alanında en çok gelişmiş olduğunu söyleyenler bile vardır. Bunun en güzel örneği, bir müzik de­hası olan W. A. Mozart’ın Alman kralına söylediği “Majeste­leri, senfonide ne çok, ne de az nota var. Notalar olması ge­rektiği kadar mevcutlar. Senfoniden bir nota düşmeye görün, geriye bir şey kalmaz.” sözüdür. Mozart’ın bu ölümsüz sözü dramaturjinin niteliğini ortaya koyması açısından çok önem­lidir.

Mozart belki de farkında olmadan, dramaturjinin tıpkı yaşam gibi, ne eksik ne de fazla olması gerektiğini vurgula­mıştır. En önemlisi, senfoninin bir notasının düşülmesi ha­linde, senfoninin eksileceğini değil, geriye hiçbir şeyin kal­mayacağını söylemiş olmasıdır. Tıpkı zamanın bir anının yok edilmesi halinde, geriye hiçbir şeyin kalmayacağı gibi…

Buna göre, bir senaryonun veya herhangi bir sanat yapı­tının bütününden herhangi bir parçayı çıkardığımızda bir eksiklik hissedilmiyorsa, işte o zaman söz konusu sanat ya­pıtının dramaturjisinin zayıf veya sağlam olmadığından söz edebiliriz. Ama sadece bu değil. Senaryonun ayrı elementle­rinin kuvvetli iç bağlarla birbiriyle bağlı olmaması yahut bir­birini doğurmaması, sahnesel eylemin nedensiz kesintiye uğ­raması, ana konudan uzaklaşmak, senaryonun sanatsal düşüncesinin zayıflığı, yan olayların filmin ana olayını bastır­ması ve bağlamın kaybolması, filmsel olayda diyalektik ge­lişme yerine sırf mekanik bir hareketin tercih edilmiş olması vs… gibi faktörler, sinema dramaturjisini zayıflatan faktörle­rin başında gelir.

Kısacası yaşamın somut gerçekliği dramaturjinin zirve­sini oluşturur. Çünkü yaşamda kusursuz bir denge ve şaş­maz bir ölçü vardır. Yaşamda nedensiz ve zamansız hiçbir şey olamaz. Bütüne ait olmayan en ufak bir ayrıntı veya ay­rıntıya ait olmayan herhangi bir bütün yoktur. Yaşamda hiç­bir olay aynı şekilde ve koşullarda tekrar edemez. Bir moto­run pistonunun hareketi veya bir pervanenin döngüsü gibi en sıradan mekanik hareketler bile birbirinin tekrarı değil­dir. Çünkü onları hareket ettiren etmenler değişmekte, elektrik ise o elektriği üreten sular devamlı akmakta, her bir turda zaman onları bir gıdım daha eskitmekte, en azından dünyanın güneş sistemindeki, güneş sisteminin de evrendeki yeri değişmektedir.

O halde, sinema dramaturjisi, yaşamın diyalektiğinin anlamlandırılması, yeniden yapılanmasıve sinematografa özgü bir yolla dile getirilmesinin bir yöntemidir. Sinema dramaturjisi, felsefî bir genelleştirmedir, değişik sanatsal ve estetik kategorileri bir araya getiren bileşendir.Dünyanın ayrı parçalan arasında iç bağlar bulma kabili­yetidir. Dünyanın ayrı zahireleri arasında doku, yapı, bağlam (öz) ve biçimsel benzerlikler bulup onları birbir- leriyle kaynaştırmaktır. Söz konusu kaynaştırma birbirine uyum sağlayan iki ve daha fazla olay veya zahireyi, sadece biçimsel veya teknik anlamda kurgulamak değil, olay ve za­hirelerin her birinin kendi içindeki neden sonuç ilişkisini in­celeyip olaylar arasındaki iç bağları bularak onları birbirinin türevi olacak şekilde ve nefes alan organik bir bütün oluştur­mak suretiyle yapılmalıdır.

Film senaryosu ise, yaşamın gerçekliğinin senaristin ya­ratım sürecinde sanatsal gerçekliğe dönüştürülmesi ve yaşamın film senaryosunda yeniden canlandırılmasıdır. Bu du­rumda sinema dramaturjisi, sinema dramaturgunun dünya görüşüne göre biçimlenir. Böylece senarist, dünyayı parçala­ra ayrıştırır ve yeni bir anlam kazandırarak parçaları tekra­rı olmayan orijinal bir bütün içerisinde toplar. Bu anlamda sinema dramaturjisi aklı olan, bir şeyler söyleyen, her izleyi­cinin kendisiyle ilgili bir şeyler bulabileceği, açık ve kendine özgü realitesi olan bir dünyadır. Doğanın aklı ve estetiği kendiliğindendir. Sanatta ise kendiliğinden bir şey yoktur, sanat mutlaka tasarım ve uygulama temeline dayanır.

Sanatçının yaratıcı düşüncesi sayesinde, sanat yapıtının çift yapılı estetik bir doğası vardır. Örneğin gerçek yaşamda her gün güneşin batışı, insanlar için tek ve aynı anlamı ifade eder. Oysa filmde güneşin batışı sadece günün bittiğini ifade etmeyebilir. Bu nedenle sanat yapıtında doğanın bire bir kopyalanması, izleyiciyi herhangi bir yaşam olgusunun ya­rattığı etki kadar ancak etkiler, hattâ etkileyemez. İlginç bi­le olsa bir yaşam olgusu düzeyinde kalmış sanat, çoğu insa­nın ilgisine mazhar olamaz. Oysa sanat yapıtının adresi in­san algısı ve ilgisidir.

Kaynak: Senaryo Kuramı- Semir Aslanyürek.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER