CIA Operasyonları -1

440
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

GEHLEN ÖRGÜTÜ

CIA’nın en önemli operasyonlarından biri, daha servis doğmamışken başladı. Çok sayıda Nazi lideri İkinci Dünya Savaşı’nı kaybedeceklerini anladı ve ileride Sovyetler Birliği’ne karşı açılacak olası bir savaş konusunda, Hitler’den habersiz ABD ile görüşmeler başlattı. Geleceğin CIA Başkanı Ailen Dulles, 1943 yılında İsviçre’nin Bern kentine gidere, bu etkili Nazilerle gizli görüşmeler yaptı.

Dulles, resmi olarak CIA’nın öncülü OSS’nin (Overseas Secret Service-Denizaşırı Gizli Servis) ajanıydı. Fakat, çoğuyla savaştan önce birlikte çalıştığı Nazilerle özel işler yapmaktan geri kalmadı. Gerçekten de, Wall Street’in önde gelen hukuk danışmanlarından biri olan Dulles’m, savaş sırasında da Nazilerle iş yapmayı sürdüren Standard Oil gibi bazı müşterileri vardı.

Bu yüzden, Hitler’in Doğu Cephesi istihbarat şefi General Reinhard Gehlen’in Amerikalılara teslim olması sürpriz yaratmadı. Gerilen ev sahiplerinden sıcak bir ağırlama bekliyordu. Özellikle de, gizli bir yere gömdüğü ve pazarlıkta kullanmayı planladığı çok sayıda dosya nedeniyle…

General Gehlen, Virginia’daki Hunt Kalesi’ne kaçırıldı. Kendisini teslim alanları kısa sürede Sovyetler Birliği’nin Batı’ya saldıracağına ikna etmeyi başardı. ABD ordusu ve Gehlen “centilmenlik anlaşması” yaptılar.

Gizli anlaşmaya göre, Gehlen’in casusluk örgütü (“Gehlen Org” diye anılır), Almanya’da yeni bir hükümet kuruluncaya kadar ABD için çalışacak ve ABD tarafından finanse edilecekti. Bu süre zarfında Gehlen, ABD’nin çıkarlarıyla Almanya’nın çıkarlarının çatıştığını görürse, Almanya’nın çıkarlarına öncelik vermekte özgür olacaktı.

Gehlen, yaptığı anlaşma için Hitler’in halefi Amiral Doenitz’in onayını sağlamayı da garantiledi. Amiral Doenitz, Nazi ileri gelenlerinin kapatıldığı Almanya Wiesbaden’deki esir kampında rahat bir tutukluluk sürdürüyordu.

Gehlen Org, on yıl boyunca CIA’nın Doğu Avrupa’daki tek istihbarat kaynağı oldu. 1955’te, Almanya’nın CIA’sı BND’ye dönüştü. Elbette, BND, CIA ile işbirliğini sürdürdü.

Gehlen, CIA’nın çalıştırdığı tek Nazi savaş suçlusu değildi. Diğerleri arasında, “Lyon Kasabı” Klaus Barbie, soykırımın fikir babası ve Eichmann’m yakın çalışma arkadaşı Otto von Bolschwing ve Hitler’in gözdesi SS Albayı Otto Skorzeny de bulunuyordu. Hatta, savaşın son döneminde rejimin Hitler’den sonraki ikinci adamı Martin Bormann’ın bile, CIA’yla bağlantılı olarak çalışırken kendini öldü göstererek Latin Amerika’ya kaçtığı yönünde kanıtlar var.

GLADİO

CIA, 1947 Ulusal Güvenlik Yasası ile kuruldu. Daha yasanın mürekkebi kurumadan, hortlaklar ordusu yasanın temel boşluğundan sökün etti. Yasada, CIA “zaman zaman Ulusal Güvenlik Konseyi’nin talimatları doğrultusunda başka görevler yapabilir, başka işlevler görebilir” deniyordu. Bu kasıtlı muğlak ifade, “ulusal güvenlik” adına, yarım yüzyıl canice faaliyetlerin yürütülmesinin kapısını açtı.

Ulusal Güvenlik Konseyi’nin zorunlu gördüğü ilk görevlerden biri, İtalyan demokrasisini yıkmak oldu! elbette demokrasi adına… İtalya, 1948 seçimlerinde solcu bir yönetimi işbaşına getirecek gibi görünüyordu. Milyonlarca dolar, Washington’un istediği adaylara, Mussolini’nin partisinin kahverengi gömleklilerinden arta kalan haydutlara ve öteki Nazi işbirlikçilerine İtalyanların oy vermelerini sağlamak amacıyla propaganda yapmak ve oy satın almak için dağıtıldı. Ayrıca, seçimin sonuçları ABD’nin istekleriyle bağdaşmadığı takdirde, yiyecek yardımının kesileceği dedikodusu yayıldı.

ABD, 1948 seçimlerinde, şiddete başvurmak zorunda kalmadan istediğini elde etti. Fakat, 1990’da ortaya çıktığı gibi, CIA, savaş sonrası İtalya’sında, haritalarda işaretli örtülü silah ve patlayıcı depoları bulunan gizli bir yan askeri ordu kurmuştu. Gladio Operasyonu (gladius Latincede kılıç demektir) adlı bu harekât için ileri sürülen bahane gülünçtü: Sovyet işgali tehdidi… Fakat gerçek amaç hiç de öyle eğlenceli değildi: Gladio’nun 15 bin askeri, hizadan çıktığı takdirde İtalyan hükümetini devirmek üzere eğitildi.

Benzer gizli ordular, çoğunlukla ve doğal olarak eski SS subaylarının komutasında Fransa, Belçika, Hollanda ve Batı Almanya’da da oluşturuldu. Bu ordular salt Rusların yollarını gözlemedi. Büyük bölümü hâlâ açıklanmayan dev cephanelikler kurdular, solcuların kara listelerini çıkardılar, Fransa’da Cumhurbaşkanı De Gaulle’ü öldürme komplosuna katıldılar.

Gladio’nun pek çok üyesi, P-2 diye bilinen bir başka gizli örgütün mensubuydu. P-2 de CIA tarafından finanse ediliyordu. P-2, Vatikan, Mafya ve Dünya Antikomünist Birliği (World Anti-Communist League) adlı uluslararası faşist şemsiye örgütüyle de bağlantılıydı.

P-2’nin uzmanlık alanlarından biri provokasyon tertiplemekti. Kızıl Tugaylar gibi solcu örgütlere ya sızıldı ya bu örgütler finanse edildi ya da kuruldu. Sonuç, solun suçlanmasına neden olan, 1978’de İtalya Başbakanı

Aldo Moro’nun öldürülmesi ya da 1980’de Bologna tren istasyonunun bombalanması gibi terör eylemleri oldu. Gerginliği tırmandırma stratejisinin amacı, şiddet eylemlerini kışkırtarak, İtalyanları, solun tehlikeli ve şiddet yanlısı olduğuna inandırmaktı.

İRAN’DA DARBE

CIA’nın İran’daki mazisi, bazılarının düşündüğü gibi, kaygı duymamız gereken başarısızlıklar göstermez. Başarıları -İran en büyüklerinden biridir- tehlikenin de ötesindedir.

CIA, İran’da Amerikan yöneticilerinin sinirine dokunan ılımlı milliyetçi bir rejimi devirerek, tam tamına kendinden istenen şeyi yaptı. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, 26 yıl sonra, ABD’nin başına büyük bela olacağını kanıtlayan daha sert milliyetçi bir rejim iktidara geldi.

1951’de İran Başbakanlığına ülkenin en popüler politikacısı Dr. Muhammed Musaddık seçildi. Musaddık’m en önemli seçim vaadi, o dönemde İran’da faaliyet gösteren tek petrol şirketi British Petroleum’u (BP) millileştirmekti. Millileştirme karan parlamentoda oy birliğiyle kabul edildi.

Bu olaydan sonra, BP’ye yüklüce bir tazminat önermesine rağmen Musaddık’m günleri sayılıydı artık. İngilizler, İran ekonomisini kaosa sürükleyen bir uluslararası ekonomik ambargo örgütlediler. Ve CIA, İngilizler’in isteği üzerine Musaddık’ı devirmek için milyonlarca dolar harcamaya başladı.

CIA, planlarım, deneyimsiz ve çekingen genç İran Şahı Rıza Pehlevi üzerine kurdu. Şah, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi yanlısı bir rejim sürdüren babasının gölgesinden başka bir şey değildi. Şah, 1953’te CIA’nın desteğiyle Musaddık’ı Başbakanlıktan attı ve yerine bir Nazi işbirlikçisini atadı. Musaddık’a destek gösterileri başladı ve Şah Roma’ya kaçtı.

Cesareti kırılmayan CIA, parayla Şah yanlısı gösteriler düzenletti. Bir radyo istasyonunu ele geçiren göstericiler, Şah’ın İran’a dönmekte olduğu ve Musaddık’ın azledildiği yayınını yaptılar, Oysa o sırada, Musaddık’ı uzaklaştırmak için Tahran sokaklarında yüzlerce kişinin öldürüldüğü bir tank savaşı cereyan ediyordu…

Ne var ki, daha sonra akıtılacak kanla karşılaştırıldığında, bu, kovaya düşen bir damlaydı. Uluslararası Af Örgütü 1976’da, CIA’nın eğittiği Şah’ın güvenlik gücü SAVAK’ın dünyadaki en kötü insan hakları karnesine sahip olduğunu! CIA’nın SAVAK’a öğrettiği işkence yöntemlerinin çeşitlilik ve sayı bakımından “inanılmaz” boyutta olduğunu belirledi.

Sonunda İran halkı 1979’da eli kanlı Şah’ı devirdi! onu işbaşına getirip bütün o yıllar boyunca destekleyen ABD’ye büyük bir öfke ve nefret duyduğunu göstererek… CIA’nın 1953 darbesi ve ardından gelen zulüm olmasaydı, bugün İran’ı yöneten aşırı köktendinci rejim halk desteği bulamazdı.

GUATEMALA’DA DARBE

CIA’nın hukukçular tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini hatırda tutmak istiyorsanız, Guatemala demokrasisinin yıkılması operasyonuna göz atmaktan başka şeye gereksinim duymazsınız. Dulles biraderler, Wall Street hukuk bürolarından Sullivan&Cromwell’in ortaklarıydı. Zaman buldukça da ABD hükümeti için çalışıyorlardı. John Poster Dulles Dışişleri Bakanı, Ailen Dulles da CIA’nın başındayken, biraderler Eisenhower’m dış politikasının çarlarıydı. Sullivan&Cromwell müşterilerinin çıkarlarını da görmezden geliniyorlardı tabii!

Jacobo Arbenz, 1951’de serbest ve adil bir seçimde ezici bir çoğunlukla Guatemala Devlet Başkanı seçildi. Guatemala’yı “feodalizmin hâkim olduğu geri kalmışlıktan modern kapitalist bir ülkeye dönüştüreceğini” umuyordu. Ancak CIA, tüm ağırlığını feodalizmden yana koydu.

Arbenz, Rockefeller’in sahibi olduğu United Fruit Company’nin (Birleşik Meyve Şirketi) kontrolündeki bir kısım kullanılmayan araziyi alınca (ki bunun için United Fruit’e yeterince tazminat ödendi), şirket ABD’de, Arbenz’in “uluslararası komünist komplonun maşası” olduğu temasına dayalı bir “halkla ilişkiler” kampanyası başlattı. Kızıl şeytanı alt etmek -ve tabii değerli müşterisine yardım etmek- için hep fırsat kollayan John Poster Dulles, Eisenhower’i Arbenz’in gitmesi gerektiğine ikna etti.

Birader Allen’in CIA’sı, 20 milyon dolara mal olan iş almaktan sadece çok memnun olabilirdi. CIA, bir propaganda saldırısı başlattı ve ara sıra demiryolları ile petrol tesislerine sabotajlar düzenleyen 300 paralı asker kiraladı.

Son olarak 1954 Haziran’mda, hiçbir kimlik işareti taşımayan CIA uçakları, Guatemala’nın başkentine akınlar düzenlediler ve Arbenz’in istifasını isteyen bildiriler attılar. Aynı anda CIA kontrolündeki radyo istasyonları, isyancıların ordusunun (hepsi CIA’nın kiraladığı 300 hayduttu) ülkeyi işgal etmek üzere olduğu yayınını yapıyorlardı. Ne olur ne olmaz diye düşünen Arbenz kaçtı ve Guatemala’yı özenle seçilmiş CIA uşağı General Castillo Armas’a bıraktı.

CIA, Guatemala operasyonuyla hep övünmüştür. Oysa operasyon, sonraki 40 yıl boyunca 100 bin Guatemalalıyı öldüren kana susamış rejimleri başlattı. Geçmişe dönüp bakan kimi CIA emeklisi, operasyonun çok kolay yapıldığı ve CIA’nın aşırı ölçüde kendine güvenmesine yol açtığı sonucuna vardı. Bir CIA yetkilisinin belirttiği gibi, “Bu kahverengi derili küçük insanları, masrafsız aldatarak alt edeceğimizi düşündük”

MK-ULTRA (BEYİN YIKAMA)

CIA, insan beynini kontrol etme deneylerinin, Çinlilerin Kore Savaşı sırasında esir düşen Amerikalılara uyguladığı “beyin yıkama faaliyetlerine” karşı bir savunma yanıtı olduğunu ileri sürer. Yakalanan Amerikalı pilotlar, ABD’yi sivillere yönelik biyolojik silah kullanmakla suçlayan açıklamalar yaptılar. Aslına bakılırsa, ABD’de beyin yıkama deneyleri CIA’dan önce başlamıştı.

CIA’nın davranış kontrolü de denilen beyne hükmetme faaliyetleri, normal denetim süreçlerinden kaçırılan bir program çerçevesinde 1953’te hız kazandı. MK-ULTRA kod adlı programa ait çok sayıda dosya, programda başından beri yer alan CIA Başkanı Richard Helms tarafından, 1973 yılında görevi bıraktığı sırada yok edildi. Ama yaşanan tarih yeterince iğrençtir.

MK-ULTRA hayaletleri, içlerinde California’daki kötü ünlü Vacaville Devlet Hapishanesi mahkûmlarının yüzlercesi bulunan habersiz denekler üzerinde radyasyon, elektrik şoku, elektrot yerleştirme, mikro dalga, ultrason ve geniş kapsamlı ilaç testleri uyguladılar.

CIA, beyin kontrolünün işkenceye dayanıklı kurye (bellek, önceden belirlenmiş bir sinyalle canlandırılıyordu) ve programlanmış suikastçı yaratmanın bir yolu olduğunu gördü. Sirhan Sirhan’ın Senatör Robert Kennedy’yi öldürmeden önce CIA bağlantılı bir beyin yıkayıcı tarafından eğitildiği yolunda kanıtlar var.

CIA ayrıca karşıtlarını LSD gibi zihin bozucu maddelerle saf dışı bırakabileceğini fark etti. LSD’den öylesine büyülendi ki, 1953’te dünyada ne kadar varsa hepsini satın almaya kalkıştı. Yıllar, boyunca, CIA, ABD’deki yasal ya da yasadışı LSD’nin en önemli kaynağıydı. CIA bağlantılı bir satıcı, milyonlarca doz LSD üretti.

Sonunda güvenilmez olarak görülen LSD deneylerden çıkarıldı. CIA, o zamana kadar LSD’yi kendi ajanları da dahil sayısız insan üzerinde rızalarını almadan denedi; çok sayıda intihara yol açtı. Bunların arasında kendi ajanları da vardı ve bazıları intihar etti. Biyolojik savaş uzmanı bir CIA görevlisi, fazla dozdan sonra kendisini onuncu kattan aşağı attı. Ailesinin, ölümünün gerçek nedenini öğrenebilmesi için 22 yıl geçti.

CIA ayrıca bir dizi daire kiralayarak fahişelere tahsis etti. Tek yönlü aynaların arkasından, fahişelerin erkeklere yutturduğu değişik ilaçların şanssız kurbanlar üzerindeki etkilerini izledi. CIA denetçileri 1963’te bu durumu ortaya çıkardıklarında, MK-ULTRA programına sözde son verildi. Gerçekte sadece adı MKSEARCH diye değiştirildi ve kimi egzotik projeler daha şıklaştırıldı.

CIA, tüm davranış kontrolü operasyonlarının 1973’te Helms’in ayrılmasıyla birlikte sona erdiğini açıklıyor. Bu açıklamaya inanırsanız, tüm o beyin yıkama deneylerinden bazı faydalı yöntemler öğrenmişler demektir.

ZAİRE’DE DARBE

Kongo, (sonraki adı Zaire) 1960’ta Belçika’dan bağımsızlığını kazandığında, Patrice Lumumba ilk başbakanı oldu. Parlamentoda güçlü desteği olan karizmatik bir liderdi. Buna karşılık, yalnızca iki ay iktidarda kalabildi.

Solcu Lumumba, hiç de kolay olmayan bir yolu seçerek, ABD ile Sovyetler arasında tarafsız bir politika izlemeye kalkıştı. Ganalı Kwame Nkrumahnın işaret ettiği gibi, İngiltere ve Fransa için Sovyetlerle diplomatik ilişkinin sakıncası yoktur, ama buna cüret eden herhangi bir Afrikalı lider ABD’nin düşmanı olurdu.

Lumumbanın kaderi böyle oldu. Gerçi CIA “düzenli olarak Kongolu politikacı alıp satıyordu”, ama Lumumbanın hitabetteki ustalığı, iktidardan uzaklaştırılsa bile onu ABD’nin ayağına dolanacak bir çalı yapacaktı. Bu nedenle, Lumumbanın öldürülmesinin daha doğru olacağına karar verdiler.

CIA Başkanı Ailen Dulles, Lumumbanın öldürülmesi emrini verdi. 1975’te yapılan bir Kongre soruşturmasında, öldürme emrinin Eisenhower’m onayıyla verildiği yolunda “makul göstergeler” bulunduğu sonucuna varıldı. CIA, Afrika’ya öldürücü bir virüs gönderdi. Ancak virüsün kullanılmasına fırsat kalmadan, Lumumba CIA destekli Zaire Devlet Başkanı tarafından görevden uzaklaştırıldı. O da hayatını kurtarmak için ülkeden kaçtı.

Lumumba, CIA’nın yardımıyla, hükümetin kontrolünü ele geçiren General Joseph Mobutu’nun askerleri tarafından 1960’m Aralık ayında yakalandı. Lumumba bir ayı aşkın bir süre tutuklu kaldı, sorgulandı, işkence edildi, sonra da kafasına kurşun sıkıldı. Cesedi hidroklorik asit içine atılarak eritildi.

Mobutu o tarihten beri Zaire’yi yönetiyor. Ülkenin geniş maden yataklarının cazibesi, CIA’yı onunla bir güven evliliğine yöneltti. Zaire’deki CIA istasyonu Afrika’dakilerin en büyüğüdür.

Mobutu’nun serveti milyarlarca dolar. Zaire ulusal gelirinin yüzde 40’ı ona ve avanesine akıyor. Öte yandan, ortalama bir Zaireli yılda 190 dolar kazanıyor.

Mobutu, protesto eylemi yapan öğrencileri “başkana hakaret” suçundan ömürboyu hapisle cezalandırıyor, muhalefet liderlerini akıl hastanelerine atarken, basma ve din adamlarına baskı uyguluyor. Halkı o denli nefret ediyor ki, Mobutu, bir süre nehir ortasında bir mavnada yaşamak zorunda kaldı.

Mobutu’nun zulmü, zaman geldi CIA’yı bile dehşete düşürdü. CIA, 1977’de Mobutu’ya karşı bir ayaklanmayı destekledi. Ama darbe başarısız olunca, CIA ve Mobutu öpüşüp barıştılar. 1992’de başka bir isyan patlak verdi. Halen iktidar için Mobutu ile çatışma sürüyor.

U-2 OLAYI

Başkan Eisenhower, görev süresinin sonlarına doğru, ömrü boyunca sadakatle hizmet ettiği insanlar hakkında başka bir düşünce edinmeye başladı. Ulusa veda konuşmasında, “askeri sanayi biriminden” türeyen “kötü güçlerin hızla yükselişinin yol açacağı olası felaketler” konusunda uyanda bulundu.

En azından Ike’m (Eisenhower’m lakabı) şüphelerinden bazılarının izi, 8 ay önce meydana gelen U-2 olayına kadar götürülebilirdi. Ike, ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa liderlerinin katılacağı bir barış zirvesi planlamıştı. Bu, onun “barış için Haçlı Seferi”nin doruk noktası olacaktı ve zirveden sınırlı da olsa bir nükleer denemeleri yasaklama anlaşmasının

çıkması umuluyordu.

Konferansın arifesinde bir Amerikan U-2 casus uçağı Rusya’nın ortasına şap diye düştü. Daha kötüsü, Eisenhower yönetimi yalan söylerken suçüstü yakalandı. Önce “silahsız bir meteoroloji uçağının” yolunu kaybederek Sovyet sınırını geçtiği öne sürüldü. Sonra pilot Francis Gary Powers’m, hem de 1 Mayıs günü, sınırdan binlerce mil içerde sağ olarak ele geçirildiği ortaya çıktı. Tahmin edileceği gibi Sovyetler küplere bindi ve zirve iptal edildi.

Gerçekte, Sovyet iddialarının ve basında çıkan haberlerin aksine, U-2 vurularak düşürülmemişti. Yakıtı bitince alçalıp iniş yapmıştı. Bu gerçek, CIA Başkanı Ailen Dulles tarafından, tutanakları üzerindeki gizlilik kaydı 1975’te kalkan bir Kongre gizli soruşturmasında açıklandı.

Dulles, aynı soruşturmada, U-2 uçuşunun Başkanın talimatıyla yapıldığı “kanısında olduğunu” söyledi. En azından bunun oldukça uzak bir ihtimal olduğu söylenebilir. Çünkü Ike, Kruşçev’le tarihi zirve hazırlığı yaparken, yalnızca bu türden uçuşların tümünün durdurulması emrini vermemişti, iyi niyetini göstermek için Küba ve Tibet’teki örtülü operasyonları da geçici olarak azaltmıştı.

U-2’nin barış zirvesini sabote etmek amacıyla düşürüldüğü daha ağır basıyor. Amerikalı Şahinler, Sovyetlerle gerilimin azalmasına ek olarak, 1956’da Macaristan’da CIA’nın tezgâhladığı ayaklanmaya destek vermediği için Ike’a öfkeliydiler. (Ike ayaklanmayı destekleseydi, nükleer savaşa yol açabilirdi.)

Ike, ister onun direktifiyle, ister itiraf ettiği gibi ondan habersiz yapılmış olsun, U-2 olayının tüm sorumluluğunu* üstlendi. Fakat, John F.

Kennedy’nin CIA Başkanı John McCone’la teybe alman telefon konuşmasında, üzerinde çalıştığı anılarında el yordamıyla bulduğu açıklamayı bildiriyordu: “İnsanları beni aptal yerine koymuş olmakla suçlamak istemiyorum, ancak…”

DOMUZLAR KÖRFEZİ ÇIKARMASI

Kübalı devrimci Fidel Castro, ABD’nin desteklediği Batista diktatörlüğünü 1959’da devirdiği zaman, ülkedeki tüm kumarhane ve genelevleri kapattı, ekonomiyi millileştirdi. Bu, mafya ile çok uluslu ABD şirketlerini çok kârlı bir sağmal inekten yoksun bıraktı.

En iyi arkadaşı Bebe Rebozo ve diğerleri üzerinden mafyayla uzun zamandan beri bağlar kurmuş olan Başkan Yardımcısı Richard Nixon, CIA ile birlikte Castro’yu saf dışı bırakmak için gizli planlar yapmaya başladı. Bu işe, sonraki başkanın Nixon olacağı beklentisiyle, Eisenhower’dan habersiz giriştiler. Nixon’m yerine John Fitzgerald Kennedy (JFK) başkan seçilince, hakkında ciddi endişe duyduğu bir operasyon devraldı: Domuzlar Körfezi’nden Küba’yı işgal etmek…

JFK de Castro dan kurtulmaya can atıyordu atmasına da! bu iş için Amerikan kuvvetlerini değil, yalnızca Kübalı mültecileri kullanmak istiyordu. CIA, JFK’yi Amerikan ordusunu kullanmaya ikna edecek bir provokasyon yapabileceğini umdu. Ama JFK inatla Amerikan silahlı kuvvetlerini bulaştırmayı reddedince, 1961 Nisanı’ndaki işgal harekâtı başarısız oldu.

Belki de işgal her durumda başarılı olmayacaktı, 1500 kişilik işgal kuvvetinin eğitimi gibi, operasyonun güvenliği de zayıftı. Guantanamo’daki Amerikan üssünden başlatılması planlanan yanıltıcı saldırının yapılamamasının yanı sıra, CIA’nın öteki kozu olan, Castro’ya suikast da gerçekleşmedi.

CIA, Castro’nun öldürülmesi için mafyayı kiralamıştı. Bunu hem CIA, hem de mafya canı gönülden istiyordu. Suikast, işgalle aynı anda olacaktı. CIA’nın sağ elinin sol elinden haberi olmadığı için, komiktir ki, mafya tetikçisi az daha kendini öldürüyordu. Tetikçi, Castro’dan sonra Küba’yı yönetmek için seçilmiş JFK’nin desteklediği 8 Kübalı göçmen liderden birisiydi. Fakat Nixon bunları işgal girişimi sırasında tutukladı. Eğer işgal başarıya ulaşsaydı 8 Kübalı öldürülecek ve yerlerine Nixon’un desteklediği Kübalılar geçecekti.

CIA, kendisine yönelecek suçlamaları önlemek ve JFK’yi daha savaşçı bir tutuma zorlamak için, JFK’nin Küba’ya hava saldırısını iptal etmesinin Domuzlar Körfezi başarısızlığına yol açtığı yönünde propaganda kampanyası başlattı. Aslında, hava saldırısı kararı JFK’nin haberi olmadan alınmıştı. Tıpkı Eisenhower’m benzer bir durumda yaptığı gibi, JFK de bütün sorumluluğu üstlendi.

JFK’nin ölümünden sonra da CIA’nın Castro ile savaşı sürdü. CIA, en azından 1987’ye kadar, Castro’yu öldürmek için iki düzineden fazla girişimde bulundu. Ayrıca, biyolojik savaş da dahil, Küba’da çok sayıda CIA sabotajı düzenlendi.

Domuzlar Körfezi’ne kansan Kübalılara gelince! çoğu örgütlü suça yöneldi veya serbest terörist oldu. Diğerleri, örtülü operasyonlarda CIA için çalışmayı sürdürdü. Elbette büyük bölümü ikisini bir arada yürüttü.

JOHN F. KENNEDY SUİKASTI

Başkan John F. Kennedy’nin öldürülmesiyle hiçbir ilgisi olmadığını öne süren CIA, bunu göstermek için çok tuhaf bir yol seçti: JFK’nin öldürülmesiyle ilgili her soruşturmayı baltaladı. Ancak CIA’nın olayla sayısız bağlantısı göz önüne alındığında, bu tavır hiç de şaşırtıcı değil.

Katil olarak suçlanan “tek tabanca” Lee Harwey Oswald’ı alalım. Deniz piyadesi olarak, CIA’nın dünyadaki en büyük istasyonlarından, çok gizli U-2 casus uçaklarının bulunduğu Japonya’daki Atsugi Hava Üssü’nde görev yaptı. 1959’da Sovyetler’e düzmece olduğu çok aşikâr “ilticasından” önce, orduda Rusça öğrendi. Moskova’da, ABD Büyükelçiliğindeki CIA yetkilisine Amerikan vatandaşlığından çıktığını, Ruslara U’2’ler hakkında tüm bildiklerini anlatma sözü verdiğini söyledi. İki yıl sonra “fikrini değiştirince” Dışişleri Bakanlığı memnuniyetle pasaportunu iade etti ve eve dönmesi için para verdi.

Oswald, New York’ta, mensuplarının tümü Nazi olan CIA’nın cephe gruplarından birinin bir üyesi tarafından karşılandı. Sonra Kont George de Morhenschildt’in “yardımlarını gördüğü” Dallas’a gitti. Kont, ölümünden kısa bir süre önce kendisinin, Oswald’m Rusya’da geçirdiği döneme ilişkin bilgi almak için, CIA tarafından görevlendirildiğini itiraf etti.

Oswald, 1963 yazında New Orleans’a gittiğinde, isteyerek ya da istemeyerek, sözde Domuzlar Körfezi’ndeki ihanetinden dolayı JFK’yi öldürmek için komplo kuran aşırı sağcı üç CIA ajanıyla temas kurdu. Bunlardan Guy Banister’la Oswald, henüz Marksist pozları takındığı

sırada beraber çalışmıştı. Clay Shaw, daha sonra JFK suikastından yargılanırken, savcılık CIA’daki görevini kanıtlamaya uğraştı ama başaramadı. David Ferrie ise Oswald’m 15 yaşındayken katıldığı Sivil Havacılık Devriye Birliğinden arkadaşıydı.

O sonbaharda Dallas’a döndüğünde, Oswald, daha sonra David Atlee Phillips olduğu belirlenen “Maurice Bishop” adlı kişinin şirketinde görüldü. Phillips, JFK’den nefret eden bir CIA yetkililer grubunun üyesiydi. Grupta, mafyayla çok sıkı bağları bulunan ve Castrp’yu öldürmek için Johnny Rosselli’yi kiralayan fanatik William Harvey ile Watergate’in hırsızı Howard Hunt da vardı. Hunt, daha sonra JFK suikastına karıştığını yazan bir gazete aleyhine açtığı tazminat davasını kaybetti.

CIA’nın suikastta yer almasına neden olabilecek çok sayıda etken var: JFK, komünizme karşı belirgin “yumuşaklığı”; CIA Başkanı Ailen Dulles ile Başkan Yardımcısı (aynı zamanda Dallas Belediye Başkanının kardeşi)

Charles Cabell’i görevden alması ve Domuzlar Körfezi fiyaskosunun hemen ertesinde yaptığı konuşmada, CIA’yı “bin parçaya böleceğini ve tozlarını rüzgâra savuracağını” söylemesi.

VİETNAM: 1945-1963

Vietnam, Amerikan ordusunun doğrudan bulaşmasından çok önce CIA’nın savaş alanıydı. Önceleri Fransa adına rol aldı. Fransa, kendi kamuoyunun hoşnutsuzluğuna karşın, 1945-1954 arasında 9 yıl boyunca eski sömürgesini yeniden ele geçirmek için savaştı.

CIA’nın paralı askerlerinin Fransızlarla birlikte çarpışmasına, hatta CIA’nın şirketi Air Americanın (dönemin en büyük “özel* havayolu şirketiydi) hava desteğine rağmen, Fransızların çabaları sonuçsuz kaldı.

1954’te yapılan Cenevre Anlaşması, 1956 seçimleri nedeniyle Vietnam’ı geçici olarak ikiye böldü. Fakat, seçimler ABD’yi ilgilendirmiyordu.

CIA’nın psikolojik savaş uzmanı Ed Landsdale, Kuzey Vietnam’da ABD’nin ülkeye nükleer bomba atmayı planladığı söylentisini yaydı. Bu ve buna benzer başka taktikler, CIA’nın uçakları ve gemileriyle güneye

taşman bir milyonu aşkın mülteci göçünü yarattı.

Güneyde ise, CIA, o zamana kadar asla ayn bir ülke olarak görülmeyen Güney Vietnam için bir anayasa hazırladı! Ngo Dinh Diern’i işbaşına getirdi ve Fransızlara karşı çıkan herkesi ezmekle görevlendirdi.

ABD’nin Diem’e desteği, onun Vietnam’da Ho Si Minh’le asla görüşme masasına oturmayı kabul etmeyecek siyasetçilerden biri olduğu inancına dayanıyordu. Dokuz yıllık nafile bir savaştan sonra Diem bile böylesine temasları yararlı görmeye başlayınca, iktidara getirildiği gibi kolayca kenara atıldı. 1963 Kasım’mda, CIA’nın tezgâhladığı bir darbeyle indirildi, sonra da öldürüldü.

Bir ABD istihbarat görevlisi, 1945’te Ho Si Minh’i “Çinhindi’nin en güçlü ve belki de en yetenekli siyasi şahsiyeti” olarak niteliyordu ve “…onu dışlayacak herhangi bir çözüm önerisinin başarısı şansı belirsizdir” diyordu. Ne yazık ki, böylesine sağduyulu görüşler, Soğuk Savaş sertleştikçe Washington’da göz ardı edildi.

DOMİNİK CUMHURİYETİ’NDE DARBE

Rafael Trujillo, 1930’da darbeyle Dominik Cumhuriyeti’nde iktidarı ele geçirdi ve sonraki 30 yıl boyunca ABD’nin coşkulu desteğini aldı. Trujillo’nun muhalefeti bastırma yöntemleri, iğrenç yöntemlerin aynıydı: Kitlesel katliamlar ve işkence. ABD buna hiç ses çıkarmadı ve Trujillo’nun BM’de ABD politikalarının en güvenilir destekçisi olmasıyla karşılığını gördü.

Ancak, tüm diktatörlerde sık sık görüldüğü gibi, Trujillo da çok açgözlüydü. Dominik ekonomisinin beşte üçünü kontrol edecek ölçüde büyüyen kişisel serveti, yabancı devletler tarafından öncelikle kurulan “yatırım için uygun iklimi” tehdit ediyordu.

Bu arada, Castro’nun devrimci ordusunun Küba’da iktidarı ele geçireceğini görmeye başlayan ABD, Trujillo’nun aşırı gücünün benzer bir devrime yol açacağı endişesine kapıldı. Böylesi nedenlerle, CIA 1958’de Trujillo’yu öldürme entrikalarına başladı.

Trujillo’nun hayatı 1961 Mayıs’mda ani bir sonla noktalandı. Washington

olayda parmağı olmadığını söyleyedursun, 1975’te ki Church Komitesi’ne göre, bu CIA’nın en belgeli suikastlarından biriydi. ABD, çürümüş Trujillo rejimini Trujillo’suz sürdürmeye kalkıştı! ancak, 1962 seçimleri Juan Bosch adlı doktoru iktidara getirdi.

Bosch antikomünistti ve serbest girişim taraftarıydı. Fakat aptal adam, kendini, toprak reformu yaparak, ucuz kiralı konut sağlayarak ve kamu yatırımlarına girişerek “temiz bir demokratik rejim” kurmaya adamıştı. İktidarda sadece 7 ay kaldı! CIA’nın tezgâhladığı bir darbeyle devrildi. 1965’te Bosch’u yeniden iktidara getirmeyi amaçlayan bir halk hareketi patlak verince, ABD adayı işgal etti ve yatırımlar için elverişli iklimini koruyan eli kanlı rejimler dizisini başlattı.

Başkan Kennedy, “JFK Doktrini” diye anılan politikasının sonuçlarını görecek kadar yaşamadıysa da, ABD’nin dış müdahaleleri konusunda oldukça net bir akılcılık önermişti. Dominik Cumhuriyeti hakkında, “üç ihtimal var… temiz bir demokratik rejim, Trujillo rejiminin devam etmesi veya Castro rejimi (bununla Bosch’u kastediyordu). Biz ilkinin olmasını amaçlıyoruz! ancak üçüncüsünün olmayacağından emin olmadan, İkincisinden vazgeçmeyiz” demişti.

Pratikte, birinci şıkkı hiç denemedik. Sonuçta, ABD ile işbirliği içindeki

bütün ülkeler Trujillo rejimine ve onun yerine kurduğumuz rejimlere benziyorlar.

MALCOLM X SUİKASTI

Malcolm X, hayatının son yıllarında, CIA’yı öfkelendiren çok iş yaptı. Pek çok kez, Lumumbanın öldürülmesinin ardında CIA’nın bulunduğuna inandığını söyledi. Çoğu daha sonra CIA’nın tezgâhladığı operasyonlarla öldürülen ya da devrilen antiemperyalist Üçüncü Dünya liderleriyle, geniş yankı uyandıran toplantılar yaptı. Ve Birleşmiş Milletler’in, Amerika’daki siyahların baskı altındaki bir azınlık olduğu yönünde resmi bir açıklama yapmasını istemeyi planlıyordu. Bu, elbette ABD yönetimini çok zor durumda bırakacaktı. (On yıl önce, aynı tehditte bulunan zenci lider Paul Robeson’un meslek yaşamı CIA tarafından karartılmıştı.)

Fakat başka bir gelişme, ABD hükümetini daha da korkuttu. Ayrılıkçı Malcolm, daha ılımlı siyah liderlerle ittifaklar geliştiriyordu. Bir hafta daha yaşasaydı, Martin Luther King’le ilk ortak toplantısını yapacaktı. Arkasından, dünyadaki bütün beyaz olmayan direniş hareketleri liderlerinin katılacağı zirve toplantısı için Cezayir’e gidecekti.

FBI ve CIA ortaklaşa Malcolm’u yıllardır izliyordu. Hükümet ajanları, hem İslam Ulusu (Nation of İslam) örgütüne hem de Malcolm’un ayrılıkçı grubu OAAU’ya (Malcolm, İslam Ulusu’ndan, ölümünden bir yıl önce ayrılmıştı) sızmıştı. Malcolm öldürüldüğü gün yanında bulunan korumalarından biri, gerçekte New York Emniyet Müdürlüğü istihbarat biriminde çalışıyordu ve Malcolm’a ateş edilmeden kısa süre önce olay yerinden ayrıldı.

Malcolm, biyografisini kaleme alan yazara, öldürülmeden önceki yılda başına gelen olayların arkasında İslam Ulusu’nun olabileceği kuşkusunu dile getirdi. “Neler yapabileceklerini ve yapamayacaklarını biliyorum” demiş ve eklemişti: “Son zamanlarda olup biten bazı şeyleri yapamazlar.”

Malcolm, 1965 Şubatında Harlem’de konuşma yaparken,, silahlı beş kişi tarafından vurularak öldürüldü. Biri hariç, suikastçıların tümü kaçtı. Sonraları cinayetle suçlanan üç kişi, İslam Ulusu örgütü üyesiydi. 1979’da, bunlardan biri, İslam Ulusu’na sızan üst düzeyde bir FBI ajanının Malcolm’un öldürülmesi komplosunda yer aldığını itiraf etti.

Malcolm’un öldürülmesiyle, siyah kurtuluş hareketinin radikal ve ılımlı kanatları arasında birlik asla sağlanamadı. Amerikalı siyahlara baskı uygulandığına ilişkin karar tasarısı BM gündemine getirildi, ama Malcolm’un konuya dikkat çeken karizması olmayınca sumen altı edildi.

ENDONEZYA’DA DARBE VE KATLİAM

Bazıları, Soğuk Savaş’ta vahşi ve acımasız bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu ve kazanmanın her şeyden önemli olduğunu söyleyerek CIA’nın suçlarını mazur göstermeye çalışır. Bu fikrin yol açtığı problem şudur: Hiç kimse, sarmaş dolaş olduğumuz müttefiklerimizden daha vahşi ve acımasız olamaz. Bunun, dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesi Endonezya’dan daha açık bir tablosu olamaz.

Sukarno, 1945’ten 1965’e kadar Endonezya Devlet Başkanı’ydı. Üçüncü Dünya liderleri arasında bir yıldızdı. Anti-emperyalist Bağlantısızlar Hareketi içinde aktifti. Uzun süreden beri ABD tarafından diken olarak görülüyordu. Daha da kötüsü, Komünist Partisi, kurduğu koalisyon hükümetinin ortağıydı. CIA, 1958’de kendisine karşı başarısız bir ayaklanma kışkırttı! öldürme girişiminde bulundu ve hatta, benzerinin oynadığı bir porno film çekerek onu zor durumda bırakmaya kalkıştı.

1965’te CIA nihayet başardı. ABD, eğittiği ve desteklediği Endonezya ordusunu, ordunun başı General Suharto’ya karşı bir sol darbe için kışkırttı. Darbe başarısız olunca, ordu, bu olayı Sukarno’yu devirmek ve yerine Suharto’yu geçirmek için bahane olarak kullandı. (Diplomatik belgelere göre, darbe ordunun yönetime el koymasını meşrulaştırmak için düzenlenen bir oyundan başka bir şey değildi.)

Tıpkı Tehlikeli Hayat adlı filmdeki gibi, aklın almayacağı şeyler oldu. Yalnızca birkaç hafta içinde, çoğu tüyler ürpertici biçimde 500 bin ila bir milyon arasında EndonezyalI öldürüldü. (Fakat endişeye gerek yok; Suharto rejimi hepsinin komünist olduğu garantisini verdi.) Sonra öğrenildi ki, ölüm mangaları, ABD Dışişleri Bakanlığının (CIA ajanlarının kullanageldiği örtü) hazırladığı ölüm listelerine göre iş gördü.

1965 katliamı, Endonezya askeri rejiminin yalnızca başlangıcıydı. Endonezya ordusu, 1975’te, eski Portekiz sömürgesi ve önemli petrol rezervleri bulunma bahtsızlığına sahip küçük komşusu Doğu Timor’u işgal etti.

O günden beri, Doğu Timor nüfusunun çeyreği ila üçte biri, etnik ve dinsel grup ayrımı yapılmaksızın, esas olarak ABD’den sağlanan silahlarla, Endonezya ordusu tarafından boğazlandı.

Doğu Timor, nüfus oranlamasına göre, Nazilerin Yahudi soykırımından beri en büyük soykırımdır. 1965 katliamları ve öteki vahşetlerle birlikte,

Doğu Timor soykırımı, Suharto’yu 20. yüzyılın kitle kırımcılarmm birinci sırasına, Hitler’in yanma yerleştirir.

YUNANİSTAN’DA DARBE

Nisan 1967’de Yunanistan’da seçim kampanyası başlamak üzereydi. Seçimlerin favori adayı George Papandreu kararlı bir antikomünistti. Birazcık daha sol eğilimli oğlu Andreas, Hubert Humphrey ve Adlai Stevenson gibi bozgunculara hayrandı. Her şeye karşın, iki Papandreu da, ABD siyasetçilerine göre fazlaca bağımsızlıkçıydılar.

Andreas Papandreu, Soğuk Savaş’ta Yunanistan’ın daha tarafsız bir rota izleyeceği mesajım verdi. Ayrıca Yunan ordusundaki bazı unsurların kralcı doğasına ilişkin -sonradan doğru çıkan- kuşkuları vardı.

George Papandreu daha önce başbakanlık yapmış, ancak CIA’nın yardımıyla 1965’te Kral tarafından iktidardan uzaklaştırılmıştı. Oğlu gibi, o da Amerikan çıkarlarına daha az teslimiyet işaretleri gösteriyordu.

Seçim kampanyası başlamadan iki gün önce, bir grup albay hükümeti devirdi ve askeri yönetim kurdu. Darbenin lideri, 15 yıldan beri CIA’nın maaş bordrosundaydı.

Sonraki 6 yıl boyunca, demokrasinin doğduğu yerde sıkıyönetim hüküm sürdü. Geniş kapsamlı sansür, sistematik işkence, vahşice dayak ve hükümetin işlediği cinayetler vakayı adiyedendi. Hükümeti eleştiren bildiri bulundurmak bile işkenceyi hak eden suçlar arasındaydı. Kurbanlara işkence yapılırken, kimsenin yardımlarına koşmayacağı, çünkü albayların ABD’nin güçlü desteğine sahip olduğu söyleniyordu.

Cuntacılar, darbeyi ve onu izleyen iğrenç baskı dönemini meşru göstermek için, “Yunanistan’ı komünist istilasından kurtarmak zorunda kaldıklarını” söylüyorlardı. Oysa Papandreular komünist değildi kuşkusuz! fakat çok daha tehlikelisi, kararlı bağımsızlıkçı yurtseverlerdi.

ABD’nin bu bağımsızlıkçı lığa karşı tutumu, şu olayda açığa çıkıyor: Yunanistan’ın Büyükelçisi, Başkan Johnson’un Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin planına karşı çıkınca, Johnson, Büyükelçi’ye şu karşılığı verdi: “S…kerim parlamentonuzu da anayasanızı da. Amerika bir fildir. Kıbrıs bir pire. Yunanistan bir pire. Bu iki pire fili ısırmaya devam ederse, filin hortumuyla okkalı bir dayak yer, ezilirler… Başbakanınız bana demokrasi, parlamento ve anayasa nutukları atmaya kalkışırsa, kendisi de parlamentosu ve anayasası da fazla uzun ömürlü olmaz.”

MARTİN LUTHER KİNG, JR. SUİKASTI

James Earl Ray, Martin Luther King, Jr.’ı öldürme suçunu kabullendikten ve 99 yıla mahkûm olduktan sonra, böyle bir savunma yapmaya, mafyanın adamı olan avukatı tarafından zorlandığını söyledi. Ray, ısrarla, suikasttan kısa süre önce, 1968 baharında yanında çalıştığı Raoul adlı esrarengiz bir kişi tarafından suikast şebekesine alındığını belirtti.

Ray’in tek başına hareket ettiği iddiasının kuşkulu yanlar olduğu kesin. Ray, Kanada üzerinden Avrupa’ya kaçarak, üç buçuk ay boyunca uluslararası çapta bir insan avından yakasını sıyırdı. Bu, Ray gibi beceriksiz, akıntıya kapılmış küçük hırsızların üstesinden gelemeyeceği ölçüde kurnazlık ve büyük mali kaynak gerektiriyordu.

Ancak Ray’in kaçışındaki en şüpheli yön, kullandığı çok ayrıntılı ve ustaca hazırlanmış dört farklı kimlikti, isimlerin tümü, Ray’in hiçbir zaman gitmediği Toronto’nun aynı semtindeki şahıslara aitti. Hepsi de, ta yüzlerindeki yara izine kadar, Ray’e olağanüstü benziyordu. Ray, en azından kimliklerden biri için, kimliğin gerçek sahibinin askeri kayıtlarında bulunabilecek bilgileri bile elde etmişti.

1989’da, Jules Kimble adlı sabıkalı katil tüm bu olayları aydınlattı. Kimble; CIA, FBI ve mafyanın içinde yer aldığı King’i öldürme komplosunun parçası olduğunu açıkladı.

Jules Kimble, Ray’i 1967’de Montreal’de bir CIA kimlik uzmanıyla tanıştırdığını, kaçakken Ray’in CIA uzmanının sağladığı sahte kimliklerle dolaştığını söyledi. Soruşturmacılar, bir CIA kimlik uzmanının gerçekten de o tarihlerde Montreal’de faaliyet gösterdiğini saptadılar. Peki kim bu? Raoul Miora.

Yalnızca bu bile davanın yeniden açılmasına ye terliydi, ancak Kimble’m hikâyesinde daha fazlası vardı. Kimble, Raoul’la buluşturduktan sonra Ray’i bir CIA eğitim kampına, oradan da yedi kişilik suikast timinin King’i öldürdüğü Memphis’e götürdüğünü söyledi.

Kimble’m iddiasına göre, Ray komploda yer almıştı, fakat kasten yakalattırılmıştı. Bunun için, Ray’e ait eşyalar cinayet yerine özellikle bırakılmıştı. Bırakılan eşyalar arasında, üzerinde Ray’in parmak izleri

bulunan cinayet silahı da vardı. Sorguda, Kimble’m, JFK suikastının baş zanlılarından David Ferrie’nin de aralarında bulunduğu hem istihbarat servisi ve hem de mafya

mensuplarıyla bağlantıları saptandı. Ve Ray’in faaliyetleriyle ilgili resmi dava dosyası, bir tülbentte bulunandan daha fazla delikler olmasına karşın, kapatıldı.

Kaynak : Mark Zepezauer – CIA’nın Büyük Operasyonları

PAYLAŞ
Önceki İçerikAstral Madde ve Astral Tortu
Sonraki İçerikCIA Operasyonları – 2
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER