CIA Operasyonları – 3

257
Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

GRENADA İŞGALİ

      Amerikan halkına söylenen şu: Başkan Reagan, bir gün Karayipler’deki Grenada adasında korkunç Marksist bir darbe yapıldığı keşfiyle uyandı. Adada Kübalı askerler bulunduğuna göre, Başkan, orada kapana kısılmış, rehin alınmakla karşı karşıya kalan Amerikan vatandaşlarını kurtarmak için Amerikan askeri göndermek zorundaydı.

      Bu komik açıklamanın ötesinde, olayın gerçek fotoğrafını elde etmenin imkânı da bırakılmadı. Çünkü, Amerikan askeri gücü, işgal sırasında gazetecilerin Grenada’ya girmesini yasakladı. Bir tekne dolusu Amerikalı gazeteci silah zoruyla geri çevrildi ve adaya tüm uçak seferleri iptal edildi. Çok sonra, herkesin Grenada’yı dikkatle izlemeyi bırakmasının üzerinden hayli zaman geçtikten sonra, resmi hikâyenin yalanlar dağı üzerine kurulduğu ortaya çıktı.

      CIA, Maurice Bishop (9. Operasyonda söz edilen CIA ajanıyla ilgisi yok) adlı zatın Grenada’yı yöneten ekzantrik haydudu alaşağı ettiği 1979’dan itibaren, adayı istikrarsızlaştırmaya başladı. Bishop, Grenada halkının hayatını iyileştirme çalışmasına koyuldu ve bu yüzden halkın büyük desteğini kazandı. Ancak çok geçmeden, Küba’nın ablukaya alınmasına katılmayınca ABD’nin öfkesini üzerine çekti.

      Bishop’un ılımlı sosyalist programı (özel sektöre dokunulmuyor, fakat parasız eğitim ve sağlık hizmetleri vb. öngörülüyordu) bardağı taşıran son damla oldu. Çok önceden harekete geçen CIA’nın propaganda aygıtı, Grenadanın Sovyetler Birliği’nin müttefiki terörist bir ülke olduğu, dişlerine kadar silahlı 100 bin Grenadahnm zavallı Amerika’ya saldırmak için hazır beklediği iddialarını yayıyordu.

      İşgal iki yıl önceden planlandı ve CIA’nın sabotaj eylemleri devreye sokuldu. Muhalif partilere ve komşu ülkelerin ordularına para dağıtıldı. Nihayet, 1983 sonlarında Bishop kendi partisindeki aşırılar tarafından iktidardan düşürülerek idam edildi ve ABD işgali başladı. Sözde rehin alman Amerikalılar arasındaki CIA ajanları, kısa dalga radyo yayınıyla üç günlük savaşı koordine ettiler.

      Yurttaşlarımızı ellerinden kurtardığımız Kübalı askerlerin topu topu 43 kişi oldukları ortaya çıktı. Grenada’daki öteki Kübalılar ise çoğunlukla orta yaşlı inşaat işçileriydi. Kübalılar ABD’nin “kurtarma” operasyonuna karışmayacaklarını açıkladılar. Ama Amerikan askerleri ateş açtı ve onlar da kendilerini savundu. O gece, ABD Küba’ya, Grenada’daki Kübalıların Amerikan hedefleri arasında yer almadığına dair güvence verdi. Ertesi gün

      Kübalılara savaş helikopterleriyle saldırdık. Her şey bittiğinde 81 Kübalı, 296 Grenadalı ve 131 Amerikalı ölmüş ya da yaralanmıştı. Bugün Grenada, Bishop’tan önceki duruma geri döndü! yoksulluk ve umutsuzluk içinde kıvranıyor. Ama olsun! artık en hayati çıkarlarımıza karşı ciddi bir  tehdit oluşturmuyor.

EL SALVADOR

      El Salvador’u yöneten 14 aile, yollarına çıkan herhangi birinin canını alma konusunda asla yufka yürekli olmadı. Yollarına çıkanların arasında çoğunlukla, sık sık yoksulların durumuna ilişkin endişelerini dile getiren Katolik din adamları bulunur. Bu nedenle Salvadorlu sağcılar birbirlerine şöyle seslenir: “Yurtsever ol, bir rahip öldür!”

      1980’de, El Salvador Başpiskoposu Oscar Romero, Başkan Carter’in insan haklarına ilişkin nutuklarını ciddiye alma hatasını yaptı. Carter’e bir mektup yazarak, El Salvador’un katil yöneticilerine askeri yardımı durdurmasını istedi. Carter, Romero’yu görmezden geldi! ama El Salvador’u yönetenler affetmedi. Mektubu gönderdikten kısa bir süre sonra, ayin sırasında kalbinden vurularak öldürüldü.

      Romero’nun ölüm emri, en sevdiği işkence aletine izafeten “Meşale Bob” diye anılan Roberto D’Aubuisson tarafından verildi. Büyük bir Hitler hayranı olan D’Aubuisson bir keresinde “Şu Almanlar çok akıllı. Komünizmin yayılmasından Yahudilerin sorumlu olduğunu anladılar ve onları öldürmeye başladılar” dedi. D’Aubuisson göçüp gitti, ama partisi ARENA, ABD desteğiyle El Salvador’u yönetmeye devam ediyor.

      D’Aubuisson, Dünya Antikomünist Birliği’nde (WACL) önemli yeri olanlardan biriydi. 1961’de kurulan WACL, aşırı sağcı militanların dünya çapındaki şemsiye örgütüydü. Üyeleri arasında sürgündeki Naziler, İtalyan teröristler, Japon faşistleri, ırkçı Afrikanerler, Latin Amerika ölüm mangalarının liderleri, Amerikan Kongre’sinin bazı mensupları ve “eski” CIA ajanları bulunuyordu.

      CIA, WACL içinde yer almasının ötesinde, El Salvador’da kan dökülmesine başka katkılarda da bulundu. Tasarrufunda bulunan ABD askeri yardımındaki milyarlarca dolarla hava akmları ve şiddetli çatışmalar düzenledi, ölüm mangalarını ve düzenli askeri birlikleri eğitti.

      CIA’nın uzmanları da El Salvador hükümetinin imajını düzeltmek için çalıştılar. Bu kapsamda, örneğin 1982’deki El Mozote katliamı tümüyle

inkâr edildi, hiç olmamış gibi gösterildi. BM Gerçeği Belirleme Komisyonu’nun El Mozote’yi soruşturduğu ve 733 köylünün katledildiğini saptadığı 1993’e kadar, CIA’nın basındaki dalkavukları bu onursuz görevi papağan gibi tekrarladılar. Dahası, Gerçeği Belirleme Komisyonu, 1972-1992 yılları arasında 63 bin Salvadorlunun öldürüldüğü sonucuna vardı.

      Jimmy Carter, Başkanlık görevi bittikten sonra 1982’de, El Salvador hükümetini “yarımküredeki en kana susamış”  rejim diye niteledi. El Salvador rejimini Kendinden önceki ve sonraki başkanlar gibi, desteklediği dönemde bu gerçeği keşfedememişti. .

NİKARAGUA’YA MÜDAHALE

      ABD başkanlarmdan Rooswelt (FDR) bir keresinde Nikaragua diktatörü hakkında konuşurken, “Somoza bir orospu çocuğu olabilir, ama bizim orospu çocuğumuz” demişti. Bu yüzden, sonraki Somoza (bizim orospu çocuğunun oğlu) 1979’da iktidardan uzaklaştırıldığında, Nikaragua’nın yeniden bizim olması için hiçbir çaba esirgenmedi.

      Başkan Carter, oğul Somozanın günlerinin sayılı olduğunu görünce, emekli CIA ajanlarının silah akıttığından habersiz, Somoza’yı iktidardan uzaklaştırmak istedi. Carter’m planı, 900 milyon dolarlık servetinin keyfini sürmek üzere Somoza’yı ülkeden çıkarmak ve Somozanın özel ordusu Ulusal Muhafızları iktidarda tutmaktı.

      46 yıl Muhafızların amansız kıyıcılığı altında inleyen NikaragualIlar Carter’in planından oralı olmadı. Somoza düştüğünde, nefret toplayan Ulusal Muhafızları da alaşağı edildi.

      Muhafızların çoğu Amerikan uçaklarıyla kaçırıldı. Onları yeniden toparladık, silah ve teçhizatla donattık, Arjantinli ölüm mangalarına eğittirdik ve yeni rejimin başına bela olmaları için Nikaragua’ya geri gönderdik. Muhafız deyimi Nikaragua’da o denli aşağılayıcıydı ki, onlara yeni bir ad, İspanyolca karşıdevrimci sözcüğünün kısaltması olan Kontralar adı verildi.

      Sonraki kanlı olaylar, belki de CIA’nın örtülü operasyonları içinde en az gizli kalmış olanıydı. Başkan Reagan hedefi dobra dobra açıkladı:

Yarımkürenin en yoksul ikinci halkı NikaragualIlar “pes” deyinceye kadar “ezilecek”ti.

      CIA’nın “Özgürlük Savaşçıları El Kitabı” (Freedom Fighters Manual) basma sızdırılınca, istenmese de uygulanan yöntemleri kamuoyu öğrendi. El Kitabı, suikast düzenlenmesi, sabotaj, adam kaçırma, şantaj ve sivillerin boğazlanması konularında ayrıntılı dersler veriyordu.

      ABD, Nikaragua’nın kırsal kesiminde terör estirmekte kullandığı Kontralara askeri ve mali yardım yağdırdı. Yeni rejimin ülke tarihinde ilk kez köylere doktor ve öğretmen göndermesi köylüleri çok sevindirdiği için, Kontralar özellikle bu mesleklerden olanları hedef aldı.

      CIA limanları mayınladı, yakıt tanklarını havaya uçurdu, sonra da Kontraları saldırıların parsasını toplamaya yöneltti. Nikaragua önderliğini öldürmeleri için kontralara kaynak akıttı, muhalif partilere milyonlarca dolar pompaladı. Ve Şili’deki gibi, ekonomiyi “çığlık atar” duruma getirdi.

      Nihayet, 1 O yıl süren hem ekonomik hem askeri savaştan sonra, 1989’da NikaragualIlar teslim oldu ve ABD’nin desteklediği adaylara oy verdi. Eğer böyle yapılmasa ne olur diye meraka kapılan birileri çıksaydı, meraklarını giderecek tek şey, bir ay önce ABD tarafından işgal edilen güneydeki Panama’ya bakmak olacaktı.

İRAN/KONTRA

      Reagan yönetimi CIA’nın en kötü yönlerini, yani politikaları meşrulaştırmak için istihbaratı çarpıtmayı, örtülü operasyonlara aşırı tutkusunu, Kongre denetimine tenezzül etmemeyi ön plana çıkardı. Reagan’m CIA Başkanı William Casey, kayda geçmeyen öyle çok operasyon yürüttü ki, ne yaptığını anlayacak endişesiyle teşkilâtın karşı istihbarat biriminin içini dışına çıkardı. Bu, köstebeklerin ve hainlerin CIA içinde çalışmalarını kolaylaştırdı! bugün de süren sıkıntı verici casusluk skandalları dizisine yol açtı.

      Bu skandallardan en ünlüsü İran/Kontra, İran’daki İslami yönetime silah satışı dizisiyle başladı. Silah sevkıyatı, 1981 Mart’mda başladı. O tarihte ortalıkta pazarlık konusu yapılacak herhangi bir yeni rehine yoktu

Bu, silahların gerçekte Ekim Sürprizi’nin pazarlığına karşılık verildiği teorisine inandırıcılık kazandırıyor.

      Yarbay Oliver North ve tayfası, sattıkları silahların fiyatlarını aşırı yüksek tutarak İranlıları kazıkladı. Buradan sağlanan kârın bir bölümü, Kongre yasağı pervasızca çiğnenerek, Nikaragua’daki Kontralara silah alımında kullanıldı. Gerçekte paranın çoğu hiçbir zaman Kontralara ulaşmadı, özel banka hesaplarına gitti.

      CIA’nın tüm örtülü operasyonlarına başkanın yetki vermesi hükme bağlanmıştır. Oysa İran/Kontra operasyonu yıllarca başkanın yetkilendirmesi olmadan yürütüldü. Ta ki, operasyona katılanlar Yüce Divan’lık bir suç işlediklerini anlayıp, Başkan’a “makabiline şamil” (geriye doğru işleyen) bir yetki belgesi imzalatmcaya kadar. Belge, Reagan’ı korumak için daha sonra imha edildi.

      Skandali gönülsüzce soruşturan Kongre Komitesi, Reagan’ı Yüce Divan’a götürecek herhangi bir kanıta ulaşmaktan kaçınma konusunda gizlice anlaştığı için, İran/Kontra olayı eşelenip su yüzüne çıkarılmadı. Komite, örneğin CIA’nın Kontra uyuşturucu kaçakçılığına karışmasına dokunmadı bile! ya da ABD seçimlerinin çeşitli gizli fonlarla manipulasyonunu araştırmadı. Oysa Kontra savaşma karşı çıkan pek çok ABD temsilcisi, bu örtülü yönlendirmenin sonucunda seçimi kaybetti.

      İran/Kontra operasyonu kapsamında Kamu Diplomasi Bürosu (Office of Public Diplomacy) adlı bir kurum oluşturuldu. Halkın vergileriyle kurulan büro, halkı CIA’nın gizli savaşlarının büyük bir iş olduğuna inandırmakta kullanıldı. (Bu, gerçekten tam da 24. Operasyonda tanımlanan CIA’nın normal propaganda faaliyetlerine açık bir örnektir.)

      Tüm İran/Kontra pisliğinin belki de en tehlikeli yanı, Oliver North’un, savaş karşıtı gösteriler yapılması durumunda Amerikan Anayasasının askıya alınmasını öngören plan taslağıydı. Bir Kongre üyesi bu konuyu sormaya çalıştı! fakat hemen masaya tokmak indi ve kendisine bu konunun yalnızca “yetkili oturumda” tartışılabileceği söylendi.

PANAMA 103 SEFERİ 

Suriyeli terörist Manzir el’Kassar büyük bir tezgâh kurmuştu. Frankfurt’tan New York’a eroin kaçakçılığı yaparak milyonlar kazanıyordu ve işin tümü CIA tarafından korunuyordu. Bu, Oliver North’un İran/Kontra pazarlıklarında aracılık yapmasının ve Beyrut’taki Amerikalı rehinelerin bırakılmasını sağlamada etkisini kullanacağı beklentisinin karşılığıydı. el’Kassar Frankfurt’ta birbirinin aynı iki bavulu kullanarak New York’a eroin sevk ediyordu. İçi uyuşturucu dolu bavulu, kontrolden geçirilmiş olan benzeriyle değiştirip Pan Amin New York uçağına yerleştiriyordu.

      Beyrut’taki Amerikalı rehineleri kurtarmakla görevli CIA ajanı Binbaşı Charles McKee, kaçakçılık operasyonunu duyunca olay çıkardı. Bunun Beyrut’taki görevini tehlikeye sokabileceğini düşündü. Yana yakıla CIA’ya şikâyet etti, ama aldığı yanıt yalnızca sessizlik oldu. McKee ile timinin öteki dört üyesi, düşünmeden ve CIA’nın kurallarına aykırı olarak, ABD’ye dönüp el-Kassar’la yapılan anlaşmayı açığa çıkarmayı kararlaştırdılar. Uçuşlar” Londra’da Pan Amin 103 sefer sayılı uçağına aktarmalıydı.

      Eroin sevkıyatından haberdar olan Frankfurt’taki bir Alman hükümet ajanı, 20 Aralık 1989’da, değiştirilip Pan Am 103 uçağına yerleştirilen bavulun her zamankinden çok farklı olduğunu görünce CIA’nın bağlantı görevlisini aradı. Pan Am 103 hakkında bomba ihbarı yapıldığı için iyice telaşlanan Alman ajan, CIA görevlisine neler olduğunu sordu. CIA görevlisi, “Meraklanma. Olağanüstü bir şey yok, uçağa müdahale etme. Bırak gitsin” diyerek Alman ajanı yatıştırdı.

      Pan Am 103 Londra’dan ayrıldığında uçakta yalnız McKee timi yoktu. Amerikan Adalet Bakanlığı adına çalışan bir Nazi avcısı ile Güney Afrika’da arabuluculuk yapan bir BM diplomatı da New York’a uçuyordu. Güney Afrika Dışişleri Bakanı yer ayırtmış, ancak şans eseri son anda iptal etmişti.

      Uçak İskoçyanın Lockerbie kasabası üzerinde patlayıp 270 yolcu öldüğü sırada, bir CIA ekibi, bir saat içinde ulaşacağı enkaza doğru yola çıkmıştı. Pan Am çalışanı kılığındaki ajanlar enkazda bulunan kanıtları yok ettiler ve yerlerine sahte ipuçları bıraktılar.

      O Temmuz’da Amerikan savaş gemileri tarafından bir İran uçağının  düşürülmesinin intikamı olasılığından yola çıkılarak, başlangıçta araştırmalar Suriye ve İran’a odaklandı. Fakat Körfez Savaşı sırasında Suriye’nin işbirliğine gereksinim duyulduğu için, suçlamalar gözde şamar oğlanımız Libya’ya yöneltildi.

      Pan Am şirketi kendisinin yürüttüğü soruşturmada, el-Kassar’a giden bağlantıları ortaya çıkardı. Ancak olayla ilgili CIA belgelerini elde edemedi. Uçakta ölenlerin yakınları tarafından açılan çok yüklü bir tazminat davasını kaybetti. Hemen ardından iflas etti.

AFGANİSTAN

      CIA, Reagan’lı yıllarda, çeşitli ülkelerin hükümetlerine karşı iki düzine kadar örtülü operasyon yürüttü. Afganistan, bunlar içinde açık arayla en büyüğüydü. Hatta gerçekte, hem harcanan para (5-6 milyar dolar), hem görev alan personel bakımından, gelmiş geçmiş en büyük CIA operasyonuydu. Öyle ki, yalnızca küçük çaplı karşıtlıklar yaratmakla kalmadı, derin düşmanlıklar doğmasından destek aldı. Çünkü, bu operasyonun asıl amacı Sovyetler Birliği’ne kan kaybettirmekti; tıpkı ABD’ye Vietnam’da kaybettirildiği gibi.

      Afganistan, 1979’daki Rus işgalinden önce zalim bir diktatör tarafından yönetiliyordu. O da komşusu İran Şah’ı gibi, CIA’nın, ülkesinde, Sovyetler’i izlemede kullanılan radar istasyonları kurmasına izin verdi. 1979’da çok sayıda Sovyet danışmanı Afgan aşiretleri tarafından öldürülünce, Sovyetler Birliği Kızıl Ordu’yu Afganistan’a soktu.

      Sovyetler, Afgan halkının tepkisini hesaba katmadan, sözünü dinleyen işbirlikçi bir rejim kurdurmaya çalıştı. Afganistan’ın hemen her yöresini denetim altında tutan mollaların çoğu, Sovyetler’in kadınları eğitme ve toprak reformu yapma çabalarına karşı çıktılar. Sovyetler Birliği’nin eroin ticaretini önleme girişimlerine öfkelenen bir başka kesim, faaliyetlerini Pakistan’a kaydırdı.

      CIA’ya gelince, amacı kısaca, Kızıl Ordu’ya karşı savaşacak herkesi silahlandırarak Sovyetler’in itibarını sarsmaktı. Çoğu Sovyet işgali öncesindeki yıllarda Pakistan’dan saldırılar düzenleyen bir düzineden fazla gerilla örgütüne para ve silah akıttı. Bugün Sovyetler Afganistan’ı terk

ettikten uzun zaman sonra (hatta Sovyetler Birliği’nin kendisi bile yok oldu), bu gerilla gruplarının çoğu ülkeye hâkim olmak için hâlâ birbirleriyle savaşıyor.

      CIA, çatışma çıkarmak için milyarlarca dolar dökmenin ötesinde, fanatik Müslüman aşırılara, en hassas silah teknolojilerini aktardı. Bunun sonuçlarına şimdi ABD vatandaşları katılıyor. Afgan operasyonunun önde gelen kıdemlilerinden biri olan Şeyh Abdül Rahman, Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanmasındaki rolüyle ünlendi.

      CIA kaos yaratmakta çok başarılı; ama hiçbir zaman kaosu bitirecek bir plan geliştirmedi. 10 yıllık savaş bittiğinde bir milyon insan ölmüş, Afgan eroini Amerikan pazarının yüzde 60’mı ele geçirmişti.

GÜNEY PASİFİK

      Amerikan vatandaşları, 1993’te hükümetlerinin masum ve habersiz denekler üzerinde nükleer deneyler yaptığını öğrendiklerinde şok oldular. Oysa Güney Pasifik’te ABD mandası altındaki bölgelerde yaşayanlar için bu eski bir hikâyeydi.

      1945 Ağustos’unda Japonya’ya atom bombası attığımızdan beri, ABD Pasifik’i “Amerikan gölü” olarak gördü. Mandacılıklarına dayanan ABD ve Fransa, yerlileri yerlerinden sürerek Pasifik’teki çeşitli adalarda yıllarca nükleer silah denemesi yaptı, füze fırlattı.

      Yerlilerin radyasyon bulaşmış yurtlarına zaman zaman geri döndürülmesi, kanser vakalarıyla ve vücut yapısı bozulmuş bebek doğumlarıyla sonuçlandı. Bekleneceği gibi, bu, adaların halklarında nükleer karşıtı duyguların güçlenmesine yol açtı. Yine bekleneceği gibi, CIA, halklara karşı gücünün yettiği her şeyi yaptı.

      ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda Pasifik’teki minik Belau adasını işgal etti. Halkının bağımsızlık isteklerine karşın, adayı terk edecek gibi görünmüyor. Belaulular 1979’da dünyanın ilk nükleer karşıtı anayasasını kabul etme “küstahlığında” bulundular.

      ABD, o günden bu yana hep başarısızlıkla sonuçlanan, anayasayı değiştirme çabası uğruna on kez seçim yaptırttı. Pentagon Belau’da 30 yıl

ya da daha uzun süre askeri üs bulundurmak istediği için, Belaulu nükleer karşıtlarının dövülmesi ve katledilmesi sona ermeyecektir.

      Kanaki (Yeni Kaledonya olarak da bilinir) ada devleti, Fransa’nın egemenliğini “meşrulaştıran” sahte 1987 seçiminden beri Fransız askerlerinin işgali altında. Yeni Kaledonyanın sürgündeki direniş hareketi, eskiden Yeni Hebridler diye anılan ve Pasifik’teki en ilerici hükümetlerden birinin yönettiği Vanuatu’dan destek alıyor. CIA, “Libya yıkıcılığının kurbanı” olmakla suçladığı Vanuatu’yu istikrarsızlaştırmak için para akıtıyor.

      Fiji’de 1987 seçiminde, ABD yanlısı hükümetin yerine ilerici bir koalisyon iktidara geldi. Bir ay bile geçmeden, CIA destekli bir darbe, seçilmiş hükümeti devirdi. Aralarında Dünya Antikomünist Birliği Başkanının da bulunduğu CIA “darbe uzmanları”, darbe öncesinde, darbe sırasında ve sonrasında işe el atmışlardı. Darbeyle işbaşına gelen cunta, kimi istiyorsa onu seçme hakkına sahip olduğunu hayal etme edepsizliğini gösterecek Fijililer çıkarsa, onlara karşı kullanmak üzere ABD helikopterleri satın aldı.

      DOLANDIRICI BANKALAR

      İngiliz banka müfettişlerinin ilk olarak 1991’de Londra şubesini kapatmasıyla, Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası (Bank of Credit and Commerce International-BCCI) “dünyanın en dolandırıcı bankası”, ya da CIA Başkanı Robert Gates’in deyişiyle “Uluslararası Dolandırıcı ve Suçlular Bankası” (Bank of Crooks and Criminals International) olarak ünlendi. Ne demeli, herkesten daha iyi bilir.

      CIA, tüm tarihi boyunca geniş çaplı mülkiyet tezgâhları (paravan şirketler) kurdu. Para aklama operasyonları yürüttü. Kayıtlara geçmeyen, dışardan birinin hiç anlamayacağı, içerden olanlardan da çok azmin izini sürebileceği son derece karmaşık projeler geliştirdi. BCCI bunların ne ilkiydi ne de sonuncusu.

      BCCInın öncülü Nugan Hand Bank, CIA’nın “dost ülke” Avustralya’daki belalı yönetimi devirmesine yardım etmişti. Vietnam Savaşının son yıllarında uyuşturucu ve silah ticaretinden kazanılanlarla kurulan banka, CIA’nın Ortadoğu ve Angola’daki operasyonlarına mali

kaynak sağladı.

      Nugan Hand’m yönetim kuruluna, aralarında CIA Başkanı William Colby’nin de bulunduğu ajanlar doluşmuştu. AvustralyalI banka müfettişleri 1977’de bankayı kuşatmaya aldıklarında Nugan kendini öldürdü, öteki patron Hand ise tasarruf sahiplerinin milyarlarıyla kayıplara karıştı.

      CIA benzer bir operasyon için Hawai’de flörte girişti, sonunda merkezi Pakistan’da bulunan BCCI’yı seçti. Banka, uyuşturucu kaçakçılarından silah tüccarlarına, teröristlere ve gangster hükümetlere kadar aklanacak büyük miktarda kara parası olan herkesi memnunlukla karşılıyordu.

      Doğal olarak CIA kendini evinde gibi hissetti. Hatta, BCCInın eski çalışanlarından biri, bankanın gerçekte CIA ve özellikle CIA Başkanı Richard Helms tarafından kurulduğunun ve “Pakistan bankası olmadığının” söylendiğini öne sürüyor.

      BCCI, iflas etmeden önce, George Bush’un, Saddam Hüseyin’in Irak’ma silah sevk etmesi ve CIA ajanı Edwin Wilson’un, Libya’yı “yetkisiz” biçimde silahlandırması gibi örtülü CIA operasyonlarının yürütüldüğü merkez işlevini gördü.

      BCCInın tüm sırlarını açığa çıkarma çabaları hiçbir zaman başarıya ulaşmayacak. Yöneticileri, herhangi bir soruşturmanın en fazla göstermelik biçimde yapılmasını garantilemek için, iki partiden yeterli sayıda anlı şanlı Amerikan politikacısının yuvasını kuş tüyüyle donatma basiretini göstermişlerdi.

      Beklendiği gibi, CIA bağlantılı lobiciler herhangi bir soruşturma açılmasını önlemek için çalıştılar. BCCInın varlığının yaklaşık 20 milyar doları hâlâ ortada yok.

PANAMA

      Manuel Noriega, hayatının büyük bölümünde CIA ile iyi geçindi. 1959 gibi çok eski tarihlerde Panamalı solcuları Amerikalılara ihbar ediyordu. 1966’ya gelindiğinde CIA’nın maaş bordrosundaydı. Tutuklulara kötü muamelede bulunmasına karşın -belki de bu yüzden- Noriega, Panama’da

Amerikan ordusunca kurulan ve daha sonra Georgia’daki Fort. Benning’e taşman “School of Arnericas”ta (“Diktatörler Okulu” ya da “Katiller Okulu” da denilir) eğitim görmeye layık bulundu.

      1972 başlarında Norieganın uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin duyumlar, Uyuşturucuyla Mücadele Ajansı DEA’da sıkıntı yarattı. ABD Dışişleri Bakanlığı da, İsrail ve Küba başta olmak üzere başka ülkelerin gizli servisleriyle ilişkisinden şikâyetçiydi. “Endişelenmeyin” dedi CIA; “bizim oğlan”.

      1976’da Noriega, CIA Başkanı George Bush’u -Washington’da ziyaret etti. Bush’tan sonraki CIA başkanı Noriega’dan memnun değildi ve adını CIA bordrosundan çıkardı. Fakat, 1980’de Bush Başkan Yardımcısı olunca, Noriega yılda altı sıfırlı maaşla yeniden bordroya girdi.

      1981’de, Panama’nın sevilen Devlet Başkanı Omar Torrijos bir uçak kazasında öldü. 1983’e doğru Noriega ülkenin kontrolünü ele geçirdi. I987’de Norieganın yakın yardımcılarından biri, pek çok kuşkuyu doğruladı: Noriega, Torrijos’un uçağına sabotaj yapmıştı. CIA, dönemin Başkan Yardımcısı Nixon’un onayıyla, 1955’te de Panama Devlet Başkanının öldürülmesine karışmıştı.

      Norieganın suç dosyası CIA için hiçbir sakınca oluşturmuyordu. Kontralara silah taşıyan uçaklarla kokain mi kaçırıyordu! olsun, tek o değildi ki bunu yapan. Kendisini uyuşturucu kaçakçısı olmakla suçlayan siyasi muhalifinin kellesini mi uçurdu! olsun, iktidarını sağlamlaştırıyordu… 1984’teki Panama seçimlerini kazanmak için hile ve şiddet mi kullandı! olsun, zaten sonuçtan pek memnun olmayacaktık…

      Buna karşın 1989’a gelindiğinde aşk sona erdi. Noriega, Nikaragua’daki Sandinistlere muhalefet konusunda tereddüde düşünce efendilerini kızdırdı. Huzursuz edici başka itaatsizlik işaretleri de gösteriyordu. 1989 Aralık’mda, ABD askerleri Noriega’yı “yakalamak” için Panama’yı işgal etti. İşgal sırasında 2 bin ila 4 bin arasında masum sivil katledildi.

      İşgalden sonra ne değişti? Şiddet, yolsuzluklar ve uyuşturucu kaçakçılığı azalmadan sürdü. Fakat Panama’nın yeni iktidar sahipleri, Norieganın aksine emirlere nasıl uyacaklarını biliyorlardı. Dahası, 2000

yılma kadar Panama’daki tüm ABD askeri üslerini kapatmayı öngören Torrijos dönemi anlaşmalarını gözden geçirmeyi kabul ettiler. (1994’te Torrijos ve Norieganın eski partisi seçimi yeniden kazandı. Bu yüzden, yeni CIA sabotajları beklenebilir.)

IRAK

      1991 başındaki Körfez Savaşı pek bir şey değiştirmedi. Şu eski ahbabımız despotik Kuveyt Emiri tahtına geri döndü. Eskiden dostumuz olan Saddam Hüseyin, bir-iki iğnelemeye karşın hâlâ iktidarda ve her zamanki gibi gaddar. Yüz binlerce Iraklı öldü, savaştan dönen binlerce Amerikan askeri esrarengiz bir hastalığın pençesinde ve Basra Körfezi tarihin en büyük çevre felaketini yaşıyor! binlerce ton petrol hâlâ temizlenmedi. Doğal olarak, “Acaba bunlardan kaçmılabilir miydi?” sorusu akla geliyor.

      Tüm anlaşmazlık Kuveyt’in eğik sondaj yaparak Irak petrolünü çalmasıyla başladı. Kuveyt, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Brent Scowcroft’un eski şirketinden aldığı araçları kullanarak, Irak toprağı altındaki rezervlerden 14 milyon dolarlık petrol sızdırdı. Hatta, Kuveyt’in sondaj cihazlarını yerleştirdiği alan bile eskiden Irak toprağıydı. Eğik sondajla başkasının petrolünü çalmak Teksas’ta vurulmak için yeterlidir ve tabii Ortadoğu’da da savaş başlatmak için yeterli oldu.

      Yine de anlaşmazlık görüşmelerle çözülebilirdi. Ama eğer bu işleri gerçekte savaş kışkırtmak amacıyla yapıyorsanız, savaştan kaçınmak zordur.

      Kışkırtmanın en bilinen örneği, Irak’m Kuveyt’i işgalinden beş gün önce Saddam’la ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie arasında gerçekleşen görüşmedir. CIA uydu fotoğrafları Irak işgal birliklerinin Kuveyt sınırına yığmak yaptığını gösterirken, Glaspie Saddam’a, Irak’m Kuveyt’le sorununa “ABD karışmayacak” dedi.

      Birkaç gün sonra, son dakika görüşmeleri sırasında Kuveyt Dışişleri Bakanı şöyle diyordu: “(Irak’a) karşılık vermeyeceğiz… Memnun değillerse topraklarımızı işgal etsinler… Biz de Amerikalıları getiririz.” ABD’nin Kuveyt’in bu tutumunu teşvik ettiği bildirildi.

  İki ülkenin birbirinin gırtlağına sarılması yeni bir şey değildi. 1989’da CIA Başkanı William Webster Kuveyt Güvenlik Şefi’ne, “Irak’a baskı yapmak için, Irak ekonomisini kötüleştirme avantajını elde etmeyi” öğütledi. Aynı sıralarda, CIA’ya bağlı bir “think-tank” da Saddam’a, Kuveyt’e baskı uygulamasını tavsiye ediyordu.

      Bir ay önce, Bush yönetimi, Irak’la büyük çaplı ekonomik işbirliğinden söz eden gizli bir yönerge yayınladı. Bu girişim Saddam’a milyarlarca dolarlık gizli silah satışıyla sonuçlandı.

      Körfez Savaşı ayrıca bölgeyi istikrarsızlaştırdı ve Kuveyt’i ABD’ye daha bağımlı hale getirdi. Amerikan petrol şirketleri şimdi petrol fiyatlarını daha çok kontrol edebiliyorlar ve böylelikle kârlarına kâr katıyorlar. ABD ordusu bölgede daha çok üs bulundurmak için bahane elde etti. Örneğin o zamana kadar Suudi Arabistan buna yanaşmadı. Savaş, askeri harcamaların aşırı düzeyde sürmesi “gereksinimine” meşruluk kazandırdı. Son olarak, savaş Üçüncü Dünya ülkeleri liderlerine, “hizayı bozmaya” kalkıştıklarında başlarına ne gelebileceğine ilişkin mesaj verdi.

HAİTİ

      ABD, Haiti’yi beş kez işgal etti ve bir keresinde 20 yıl (1915-1935) kaldı. Kafa tutmaya cesaret eden binlerce Haitiliyi öldürdüğü bu uzun süreli ziyaretin sonunda, ABD ülkeyi, verdiği işleri yapacağından emin olduğu yerel Ulusal Muhafızların ellerine terk etti.

      Bu düzenlemeden, Duvalier ailesi hanedanı ve onların pala kullanan özel terör kuvveti Tontons Macoute’ler çıktı. “Papa Doç” Duvalier (tıp doktoruydu) voodoo büyülerine güveniyordu. 1959’daki ayaklanma sırasında imdadına ABD ordusu yetişti. 1971’de “Papa Doç” ölünce, 19 yaşındaki oğlu “Baby Doç” “ömürboyu başkan” oldu.

      Yalnızca Tontons Macoute’lerin 100 bin kişiyi öldürdüğü Duvalierlerin kanlı iktidarları döneminde, ABD, insan hakları ihlalleri konusunda küçük bir ses bile çıkarmadı. Buna karşılık 1986’da Baby Doc’un başkanlık görevinin ömürboyu süremeyeceği (elbette kısa zamanda ölmezse) anlaşılınca, Reagan yönetimi onu Fransa’daki bir

villaya uçurdu ve “demokratik süreçten” söz etmeye başladı.

      Ancak bundan önce Haiti ordusunun daha da güçlendirilmesi şarttı. Reaganlı yıllarda, ABD yardımının ikiye katlandığı Haiti’ye CIA parası akmaya başladı. CIA, SIN (Ulusal İstihbarat Servisi. SIN İngilizce günah demek ve bu isim örgüte çok uygun düşüyor) adlı bir uyuşturucuyla mücadele örgütü kurdu. Bir CIA ajanının itiraf ettiği gibi, SIN, CIA kaynaklarından aldığı milyonları, halk hareketini işkence ve cinayetlerle bastırmakta kullandı. Uyuşturucuyla mücadele surda dursun, çoğu SIN görevlisi uyuşturucu ticaretine girdi.

      Nihayet 1990’da seçimlere izin verildi. Haitililer, ABD’nin adayını seçmeyerek Washington’u bir kez daha şaşkına çevirdiler. Solcu Rahip Jean-Bertrand Aristide sandıktan zaferle çıktı. ABD eğitiminden geçmiş Haiti ordusu 8 ay sonra Aristide’yi devirdiğinde, Bush yönetimi Sevincini gizlemeyecekti.

      Bili Clinton başkan olunca, durumu kurtarmak için Aristide’nin iktidara dönmesi vaadinde bulundu. Bu ikiyüzlülük bile CIA’ya çok gelmiş olacak ki, kararlı ve cesur Aristide’yi “psikopat” olarak betimleyen bir “psikolojik rapor” sızdırdı.

      Arkası kesilmeyen göç dalgası ve Haiti güvenlik kuvvetlerinin 4 bin kişiyi öldürmesi karşısında ABD’nin zor durumda kalması, Amerikan yönetiminin durumu kurtarmak çabalarını daha da artırdı. Fakat tarihten

      ders çıkarmak söz konusu ise, Haiti halkının ihtiyaçlarını karşılayacak bir hükümetin iktidara gelme şansı yok denecek kadar azdır.

YUGOSLAVYA’NIN PARÇALANMASI

      Yugoslavya’yı kaplayarak parçalanmaya götüren kargaşa ve kanlı olaylar, tıpası patlamış şişedeki etnik gerginliklerin kaçınılmaz sonucu gibi gösterilir. Oysa, hem ülkenin parçalanmasının hem iç savaşın, Gehlen Org’un devamı olan Almanya’nın BND’sinin de aralarında bulunduğu Batılı gizli servislerce teşvik edildiğini gösteren çok sayıda ciddi kanıt var.

      Almanya’nın bölgeye ilgisi, Boşnak ve Hırvatların Nazilerle, Nazilerin untermenschen (insandan aşağı) dedikleri Sırplara karşı ittifak yaptıkları

İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar gider. Almanya 1989’da birleştikten sonra, Doğu Avrupa’ya, özellikle de Yugoslavya’ya doğru daha yayılmacı bir tutum izledi. 1990’da, Bush yönetiminden Yugoslavya’nın parçalanması için yardımcı olmasını istedi.

      Uzun süreden beri Yugoslavya’daki yönetimi devirme planları yapan ABD, bu isteği memnunlukla karşıladı. Yugoslavya, kendisi için hazırlanan ve toplumsal huzursuzluklara yol açan serbest piyasaya dayalı “şok tedavi”yi daha yeni ilan etmişti. Böylece, Yugoslavya, yeni istikrarsızlaştırma çalışmalarının önde gelen adayı haline geldi.

      Almanlar, Hırvatistan’ı Yugoslavya’dan ayrılmaya teşvik etti. Hırvatistan’ı çok geçmeden Bosna izledi. Yeni devletleri hemen tanıyan Almanya, daha temkinli bir yaklaşımı yeğleyen Avrupa Birliği’ni de zorladı. Yeni Hırvatistan devleti, ikinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi kuklası rejimin bayrağını ve milli marşını benimsedi ve bazı yerlere o rejimin adamlarını yerleştirdi.

      Azılı faşist Hırvatlar uzun süredir Dünya Antikomünist Birliği’nde ve CIA’nın beslediği sürgündeki öteki gruplar içinde faaliyet gösteriyorlardı. Doğu Avrupalı Nazilerin çoğu, gerek ABD içinde gerek başka ülkelerdeki örtülü operasyonlarda CIA için çalışıyorlardı. Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşüyle birlikte bu yaşlı piliçler kuluçkaya yatmak üzere kümeslerine geri döndüler. Neofaşist hareketler Litvanya Macaristan ve Romanya’da, Batı Avrupa’daki (özellikle İtalya’daki) kadar aktif hale geldi.

      Resmen silah ambargosu uygulanmasına karşın, Batılı güçler hemen Hırvatistan ve Bosna’yı gizlice silahlandırmaya başladı. Bunun CIA ve BND’nin bilgisi ve katkısı olmadan yapılması olanaksızdır. İngiliz, Alman ve Amerikalı paralı askerlerin Hırvatlarla birlikte savaştıkları yolundaki haberler, örtülü bir operasyonun sürdürülmekte olduğunun kesin kanıtıdır. Hatta, CIA, 1994’te Arnavutluk’ta, yeni bir üs kurdu ve bölgedeki “potansiyel hedefleri” belirlemeye başladı.

Kaynak : Mark Zepezauer – CIA’nın Büyük Operasyonları

PAYLAŞ
Önceki İçerikCIA Operasyonları – 2
Sonraki İçerikMolotof Kokteyli ve Molotov
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER