Muhafazakarlık

916

Muhafazakâr fikirler ve doktrinler ilk olarak 18. Yüzyıl’ın sonlarında ve 19. Yüzyıl’ın başlarında ortaya çıktı. Bunlar, birçok bakımdan Fransız Devrimi’nde ifadesini bulan büyük ölçekteki İktisadî ve siyasî değişime karşı bir tepki olarak ortaya çıktılar. Bu anlamda muhafazakârlık Ancien Regimee (Eski Rejime)( Fransızca, kelime
anlamı olarak eski düzen;genellikle Fransız Devrimi’nden önce gelen mutlakıyetçi yapılarlabağlantılı olarak kullanılır.) dönmeye ilişkin bir eğilimi ifade ediyordu. Muhafazakârlık, liberalizmin, sosyalizmin ve milliyetçiliğin gelişiminin serbest bıraktığı baskılara direnmeye çalışarak, gittikçe daha güç durumlara düşen geleneksel sosyal düzenin savunmasına geçti. Ancak muhafazakâr düşüncedeki bölünmeler daha baştan itibaren bârizdi. Kıta Avrupası’nda Joseph de Maistre (1753-1921) gibi düşünürlerin çalışmalarında ifadesini bulan bir muhafazakârlık türü gelişti. Herhangi bir reform düşüncesini peşinen reddeden bu muhafazakârlık belirgin bir biçimde otokratik ve tepkiseldi. Bununla birlikte ABD ve İngiltere’de, Edmund Burke un “muhafaza etmek için değişim” fikrinde ifadesini bulan, daha ihtiyatlı, daha esnek ve sonuçta daha başarılı bir muhafazakârlık türü ortaya çıktı. Bu yaklaşım, 19. Yüzyıl’da muhafazakârların “Tek Ulus” patemalist sancağı altında bir sosyal reform davasını üsdenmelerini mümkün kıldı. İngiltere’de bu gelenek zirve noktasına 1950’lerdeMuhafazakâr Partinin, savaş sonrası dönemin düzenini kabûl etmesi ve Keynezyen sosyal demokrasinin kendine özgü bir versiyonunu benimsemesiyle ulaştı. Ancak bu tür fikirler, 1970’lerden itibaren Yeni Sağ’ın ortaya çıkmasıyla birlikte, gittikçe baskı altına alınmaya başlandı. Yeni Sağ’ın radikal anti devletçi ve anti paternalist muhafazakârlık türü, ağırlıklı olarak liberal temalara ve değerlere dayandı.

Muhafazakârlığın Unsurları

Gelenek: Muhafazakâr düşüncenin merkezî teması olan “muhafaza arzusu”,  geleneğin idrak edilen erdemleriyle, yerleşik ananelere ve zaman içinde kalımlılığını göstermiş olan kuramlara duyulan saygıyla yakından ilişkilidir. Bu yaklaşımda gelenek, geçmişin birikmiş bilgeliğini ve “zamanının testinden geçmiş” kurum ve uygulamaları yansıtmaktadır ve hem bugün yaşayanların, hem de gelecek nesillerin yararına korunmalıdır. Aynı zamanda gelenek, bireylere sosyal ve tarihsel bir aidiyet hisi vererek, istikrar ve güvenliği geliştirme erdemine de sâhiptir.

Pragmatizm: Geleneksel olarak muhafazakârlar, yaşadığımız dünyanın sonsuz  karmaşıklığı dolayısıyla, insanın rasyonelliğinin sınırlılığına vurgu yaparlar. Bu yüzden soyut ilkelere ve düşünce sistemlerine güvenilmez. Onların yerini tecrübeye, tarihe ve her şeyin ötesinde pragmatizme duyulan inanç alır; yani eylemin pratik şartlar ve pratik hedefler tarafından, “işleyen” tarafından şekillendirilmesi gerektiği inancı. Bu çerçevede muhafazakârlar, kendi inançlarını bir ideoloji olarak tanımlamak yerine, bir “zihin durumu” veya bir “hayat görüşü” olarak tanımlamayı tercih ederler ve bunun ilkesiz bir oportünizme varacağı fikrini reddederler.

Beşerî mükemmel olmayış: Muhafazakâr insan doğası anlayışı önemli ölçüde karamsardır. Bu yaklaşımda beşerî varlıklar, âşinâ olunana ve denenip test edilmiş olana yönelen, istikrarlı ve düzenli topluluklar içinde yaşama ihtiyacı hisseden, sınırlı, bağımlı ve güvenlik arayan yaratıklardır. Buna ilâve olarak bireyler ahlâkî bakımdan bozukturlar; bencillikle, açgözlülükle ve iktidar ihtirasıyla lekelenmişlerdir. Bu bağlamda suçun ve düzensizliğin kökleri toplumdan ziyâde beşerî bireydedir. Dolayısıyla düzenin idamesi güçlü bir devletin, sağlam kanunların ve katı cezaların varlığına ihtiyaç gösterir.

Organizmacılık: Muhafazakârlar, toplumu bireysel yaratıcılığın ürünü olan bir yapım şeklinde görmek yerine, geleneksel olarak onu organik bir bütün veya yaşayan bir varlık olarak görürler. Bu çerçevede toplum, çeşidi kuramlarıyla veya toplumun sağlığına ve istikrarına katkıda bulunan “toplumun dokusuyla (aile, yerel cemaatler, millet vb.) doğal bir gereklilik olarak inşa edilmiştir. Bütün, onu oluşturan bireysel parçaların toplamından daha fazla bir şeydir. Paylaşılan (ve genellikle “geleneksel olan) değerler ile ortak kültür de, topluluğun idamesi ve sosyal uyum bakımından hayatî önemde kabûl edilir.

Hiyerarşi: Muhafazakâr yaklaşımda sosyal konum ve statülerin derecelendirilmesi, organik bir toplumda doğal ve kaçınılmazdır. Bunlar, örneğin memurların ve işçilerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin, ailelerin ve çocuklarının farklılaşan rollerini ve sorumluluklarını yansıtır. Ancak bu yaklaşımda hiyerarşi ve eşitsizlik çatışmaya sebep olmaz; çünkü toplum karşılıklı yükümlülüklerle ve mütekabil
ödevlerle birbirine bağlıdır. Aslında bir kimsenin “hayattaki mevkisi” büyük ölçüde şans ve doğuma bağlı olduğundan dolayı, müreffeh ve imtiyazlı olan, daha az talihli olanlara karşı belirli bir sorumluluk taşır.

Otorite: Muhafazakârlar, bir dereceye kadar, otoritenin dâima “yukarıdan aşağıya” uygulandığını ve bunun bilgi, tecrübe veya eğitimden yoksun olanlara kendi çıkarlarını doğru olarak izleyebilmeleri için liderlik ve rehberlik ve destek sağladığını (ebeveynin çocukları üzerindeki otoritesinde olduğu gibi) düşünürler. Eskiden
doğal aristokrasi fikri etkili olmuşsa da, bugün otorite ve liderlik, genellikle daha çok bir tecrübe ve eğitimin ürünü olarak görülmektedir. Otoritenin erdemi, onun insanlara kim olduklarına ve onlardan ne beklendiğine ilişkin somut bir duygu veren bir sosyal uyum kaynağı olmasındandır. Bu yüzden özgürlük sorumlulukla birlikte varolur; dolayısıyla da genel olarak ödev ve yükümlülüklerin gönüllü kabûlünden ibarettir.

Mülkiyet: Muhafazakârlar mülk sâhipliğini, insanlara güvenlik ve hükümetten bağımsızlık düzeyi vermesi, onları kanunlara ve başkalarının mülkiyetine saygı göstermeye teşvik etmesi bakımından hayatî öneme sâhip görürler. Aynı zamanda mülkiyet, insanların kişiliklerinin dışsallaştırılması hâlidir; ki böylece onlar sâhip oldukları şeylerde, yani evlerinde, arabalarında vs. kendilerini görürler . Ancak mülk sahipliği hakları olduğu kadar sorumlulukları da kapsar. Bu yaklaşımda bızler, bir anlamda sâdece, geçmiş nesillerden devraldıklarımızı (“aile gümüşleri”) ve belki de gelecek nesillerin değerlerini ifade eden mülkiyetin muhafızlarıyızdır.

Paternalist Muhafazakârlık
Muhafazakâr düşüncedeki paternalist damar, organizmacılık, hiyerarşi ve ödev gibi ilkelerle tamamen tutarlıdır ve geleneksel muhafazakârlığın doğal bir sonucu olarak
görülebilir. Benjamin Disraeli’nin erken dönem yazılarında sıkça görülebileceği gibi paternalizm sağduyu ile ilkenin bir bileşimini oluşturur. İngiltere’nin “iki ulus: Zengin ve Fakir” olarak ikiye ayrılması tehlikesine dikkat çeken Disraeli, yaygın bir sosyal devrim korkusunu ifade etmiştir. Bu uyarı, “yukarıdan reform”un “aşağıdan devrim’e kıyasla tercihe şayan olduğunu kabûl etmesi gereken imtiyazlının özçıkarına bir sesleniştir. Bu mesaj, köklerini noblesse oblige (asâlet ödevi) gibi neo-feodal fikirlerde bulan ödev ve sosyal yükümlülük ilkelerine bir çağrıyla desteklenmektedir. Aslında bu yaklaşımda ödev, imtiyazın fiyatıdır; muktedir ve mülk sâhibi olan, sosyal uyum ve beraberliğe ilişkin daha geniş menfaatler adına, daha az hâli vakti yerinde olana karşı bir sorumluluğu da miras almaktadır. Tekulus ilkesiyle sonuçlanan, tam bir Tory duruşu olarak ifade edilebilecek olan ve birbirine bağlı ve istikrarlı bir hiyerarşi şeklindeki organik bir denge görüşünü ifade eden bu yaklaşım, sosyal eşitlik idealine fazlaca sıcak bakmaz.

Tekulus geleneği, sâdece sosyal reforma yönelik bir eğilimi tecessüm ettirmekle kalmaz; aynı zamanda İktisadî politikaya ilişkin temelde pragmatik bir yaklaşımı da yansıtır. Bu, 1950’lerde İngiltere’de Harold Macmillan (1894-1986), R. A. Butler (1902-1982) ve lan MacLeod (1913-1970) gibi isimlerce benimsenen “orta yol”
yaklaşımında görülebilir. Bu yaklaşım, İktisadî örgütlenmenin iki ideolojik modelinden, yani bir yandan laissez-faire kapitalizminden, diğer yandan ise sosyalizmden ve merkezî planlamacılıktan kaçınır. Bunlardan ilki, sosyal uyumu imkânsız hâle getiren ve zayıf ve kırılgan olanı cezalandıran bir serbestiyle sonuçlanacağı temelinde reddedilirken, İkincisi ise yekpare taştan bir devlet direği ortaya çıkardığından ve her türden bağımsızlık ve teşebbüsü ezdiğinden dolayı reddedilir. Dolayısıyla çözüm, devletle birey arasındaki dengenin “işe yarayana göre pragmatik biçimde ayarlanabileceği, piyasa rekabeti ile hükümet regülasyonunun bir karışımında yatmaktadır (“bencillik içermeyen özel teşebbüs” (H. Macmillan)). Buna çok benzer sonuçlara, 1945’ten sonra Hıristiyan Demokrasi ilkelerini benimseyen Kıta Avrupası muhafazakârları tarafından ulaşılmış ve en kaü şekliyle Alman Hıristiyan Demokratlarının (the Christlich Demokratische Union (CDU)) “sosyal piyasa” felsefesinde ifadesini bulmuştur. Bu felsefe, özel teşebbüs ve rekabetin erdemlerini yansıttığı ölçüde bir piyasa stratejisidir; ama bu yolla sağlanan refahın, toplumun daha büyük olan menfaati için kullanılması gereğine inanması bakımından da sosyaldir.

Yeni Sağ
Yeni Sağ, muhafazakâr düşüncede, hem 1945 sonrası devlet müdahalesi yönündeki eğilimlere, hem de liberal veya ilerlemeci sosyal değerlerin yaygınlaşmasına karşı bir tür karşı devrimle sonuçlanan bir ayrılışı ifade etmektedir. Yeni Sağ fikirlerin izleri 1970’lere, savaş sonrası kaydedilen refah patlamasının sona ermesiyle, sosyal çöküşe ilişkin olarak büyüyen kaygılarla ve otorite kaybıyla kendisini belli eden Keynezyen sosyal demokrasinin aynı dönemdeki bâriz başarısızlığına kadar götürülebilir. Bu tür fikirler en büyük etkisini İngiltere ve ABD’de gösterdi ve bu ülkelerde sırasıyla Thatcherizm ve Reaganizm formunda ifadesini buldu. Bunlar, devlet odaklı örgütlenme biçimlerinden piyasa odaklı olanlara doğru bir değişime sebebiyet vererek daha geniş, hatta dünya çağında bir etki oluşturdular. Bununla birlikte Yeni Sağ, genellikle “neo-liberalizm” ve “neo-muhafazakârlık” olarak kavramsallaştırılan iki ayrı geleneği nikâhlamaya ilişkin bir çaba olarak, uyumlu ve sistematik bir felsefe oluşturmaz. Her ne kadar bu ikisi arasında siyasî ve ideolojik bir gerilim mevcut olsa da, bunlar, güçlü ama minimal devlet hedefini yani Andrew Gamble’in (1981) ifadesiyle “özgür ekonomi ve güçlü devlet”i desteklemede bir araya getirilebilirler.

Neo-Liberalizm

Neo-liberalizm, Friedrich Hayek ve Milton Friedman gibi serbest piyasa iktisatçılarının ve Robert Nozick gibi filozofların yazılarında geliştirilen klâsik siyasî iktisatın güncelleştirilmiş bir türüdür. Neo-liberalizmin merkezî ilkeleri piyasa ve bireydir. Başlıca neo-liberal hedef ise, regüle edilmeyen piyasa kapitalizminin verimliliği, büyümeyi ve yaygın refahı beraberinde getireceği inancından hareketle, “devletin sınırlarını geri itmek”tir. Bu yaklaşımda devletin “ölü eli” inisiyatifi tüketmekte ve teşebbüs gücünü kırmaktadır; hükümet ne kadar iyi niyetli olursa olsun, beşerî işlerde değişmez biçimde zarar verici etkide bulunmaktadır. Bu, liberal Yeni Sağ’ın mülkiyet politikasına ilgisinde ve devlet teşebbüsü veya millileştirmeye karşı özel teşebbüse yönelik tercihinde yansıma bulmaktadır. Kısacası “özel iyidir; kamu kötü”. Bu tür fikirler, Margaret Thatcher’ın “toplum diye bir şey yoktur; sâdece bireyler ve aileleri vardır” şeklindeki meşhur iddiasında ifadesini bulan katı bir bireycilikle bağlantılıdır. Dadı devlet, bağımlılık kültürünün kaynağı ve piyasa ortamındaki tercih özgürlüğü olarak anlaşılan özgürlüğün tahripçisi olarak görülür. Onun yerine kendine yardıma, bireysel sorumluluğa ve girişimciliğe duyulan inanç konulur. Bu tür fikirlerin, bazılarınca neo-liberal küreselleşme olarak görülen küreselleşme süreciyle geliştiği yaygın olarak düşünülmektedir.

Neo-Muhafazakarlık 

Neo-muhafazakârlık, 19. Yüzyıl’ın muhafazakâr sosyal ilkelerini yeniden canlandırmıştır Muhafazakar Yeni Sag her şeyden önce otoriteyi restore etmeyi ve geleneksel değerlere özellikle de onlar arasında aile, din ve milletle bağlantılı olanlarına dönmeyi arzular. Paylaşılan değerlerin ve ortak bir kültürün sosyal bağlılık ortaya çıkardığına ve medenî varoluşu mümkün kıldığına inanılırken, otorite de, disiplin ve saygı ürettiği temelinden hareketle, sosyal istikrarın teminatı olarak görülür. Bu bağlamda neo-muhafazakârlığın düşmanları, 1960’ların değerlerindeki gibi düşünmeyi, ben kültünü ve “herkesin kendi işine bakması’nı ifade eden müsamahakârlıktır. Aslında ABD’de kendisini neo-muhafazakâr olarak tanımlayanlardan pek çoğu, Kennedy-Johnson dönemi ilerlemeci reformlarının ortaya çıkardığı hayâl kırıklığı ortamında büyüyen eski liberallerden oluşur. Neomuhafazakârlığın diğer bir boyutu, çok-kültürlü ve çok dinli toplumların ortaya çıkışını, bunların çatışma doğurucu ve doğası gereği istikrarsız oldukları gerekçesiyle, kaygıyla karşılama eğilimidir.

Kaynak : Andrew Heywood-Siyasi Temel Kavramlar

PAYLAŞ
Önceki İçerikOpus Dei Nedir?
Sonraki İçerikSosyal Fobi Nedir?
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER