Siyaset Biliminin Doğuşu

1300

Siyaset sözcüğünün günümüzdeki anlamı konusunda Prof. Bülent Daver’e katılmak ve siyaseti “ülke, devlet, insan yöneti­mi” biçiminde tanımlamak olanaklıdır. Üstelik böyle bir tanım siyaseti aynı zamanda bir bilim ve sanat olarak değerlendiren­lere de ters gelmeyecektir.

Siyasal konulara eğilmiş ve bu alanda, önemini günümü­ze kadar koruyan yapıtlar vermiş olan düşünürlere Eski Yu­nan’dan başlayarak rastlanır. Ama yakın zamanlara gelince­ye kadar, siyaset konusuna ilişkin yapıtlar felsefi olmaktan öte­ye gidememiştir. Bu nedenledir ki, örneğin Siyasal Düşünceler Tarihi çok eskilere kadar uzandığı halde, siyasal olaylara top­lumbilimsel bakış oldukça yenidir.

aristo

Siyasal düşünce alanında felsefeden bilime doğru yöneli­şin Aristo (İ.Ö. 384-322) ile başladığını söyleyebiliriz. Eflatun başta olmak üzere, Aristo’ya gelinceye değin tüm siyasal düşünürler, “nasıl”ın değil “nasıl olması gerektiği”nin üzerinde durmuşlardı. Aristo’nun, çağındaki Yunan kent dev­letlerinin anayasalarını ve siyasal sistemlerini karşılaştırmalı olarak incelemesiyle ortaya çıkan “Politika” adlı kitap, siya­set biliminin belki de en eski başvuru kaynağını oluşturmakta­dır. Aristo’nun 158 kent devleti anayasasını inceleyerek bir sonuca varmaya çalıştığını anımsamakta yarar var.

Aristo’nun kamuoyunun önemini vurgulayabilmesi, ço­ğunluğun yönetime katılmasının erdemlerini sıralayabilmesi ve özellikle de, güçlü bir orta sınıfın sağlıklı bir rejimin var ola­bilmesi açısından taşıdığı önemi ortaya koyabilmesi ve tüm bunları günümüzden iki bin yılı aşkın bir süre önce söyleyebil­mesi, kuşkusuz ki bu bilimselliğe yaklaşan çalışmaların ürü­nüdür. Çağdaş çoğulcu rejimlerin kuramsal temellerini araş­tıranlar, bu nedenlerden dolayı Aristo’ya kadar gitmek zorun­dadırlar.

Aristo’dan uzun yüzyıllar sonra, siyaset biliminin ikinci öncüsü görünümüyle ortaya çıkan kişi, Tunuslu bir İslam dü­şünürü oldu. Bazı Batılı kaynakların “sosyolojinin kurucusu” saydıkları İbni Haldun (1332-1406), devlet ve iktidar kavram­larını bilimsel bir yaklaşımla incelemiştir. Oysa aynı çağın Batılı hristiyan düşünürleri, olaya dinsel bir açıdan bakıyorlar ve açıklamalarını tanrısal iradeye dayandırıyorlardı.

ibni haldun

İbni Haldun’un, günümüzden altı yüzyıl önce, ekonomik etmenlerin toplumsal olaylar ve toplumasal olguların da siyasal sistemler üzerindeki etkisine eğilmiş oluşu ilginçtir. Tarihi bir masal anlayışı içinde ele almamış, “olayların nedenlerinin ve nasıllarının derinlemesine incelenmesi” olarak değerlen­dirmiştir. Eski tarihçiler olayları aktarmakla yetinir, toplum­ların bir evrim geçirdiklerini, değiştiklerini gözden kaçırırlar­ken, İbni Haldun şöyle diyordu: “Evrenin ve toplumların durum­ları, ilişkileri, gidişleri bir tek süre içinde ve değişmeyen bir çizgide kalmaz”.

Marx’dan çok önce, toplumları “üretim biçimleri”ne göre ayıran İbni Haldun’dur. Marx’a, Montesquieu’ye, Darwin’e, Jean Jacques Rousseau’ya, Makyavel’e, Vico’ya, Malthus’a kadar uzanan birçok düşünce çizgisinin başlangıç noktasında İbni Haldun’u görürüz.

niccolo-machiavelli

Siyaset biliminin doğuşuna giden yolda, genellikle üze­rinde durulan üçüncü isim bir İtalyan düşünürü olan Mak­yavel’dir (1469-1527). Amaca ulaşan her aracın “meşru” olduğu anlamına gelen düşünceleri nedeniyle bazen yanlış yorumlanan Makyavel’e ve “makyavelizm” olarak olumsuz bir biçimde değerlendirilen düşünce sistemine aslında farklı bir açıdan yaklaşmak gerekir. Makyavel iyi bir gözlemci ola­rak, siyasal iktidarın ele geçirilişini, korunmasını, büyümesini ve yitirilmesini inceledi. Bu olaylara hangi koşulların ne yönde etki yaptığını araştırdı. Gözlemlediği olaylara dinsel ya da ah­laksal açıdan bakmayıp, var olanı saptamaya çalıştı. Laik dü­şüncenin ilk temellerini Makyavel’de bulanlar çoktur. Aristo’­nun “Politika”sı gibi, Makyavel’in “Prens”i siyaset biliminin temel kaynakları arasına girmiştir.

montesquieu

Fransız düşünürü Montesquieu (1689-1755) “Yasala­rın Ruhu” adlı yapıtında, bir toplumda geçerli kuralların, o toplumun içinde bulunduğu coğrafi ve toplumsal koşullarla olan bağlantısını araştırdı. Bunu yaparken de, “olması gere­keni değil, olanı” incelediğini açıkça vurguladı. Toplumsal do­ğal çevre ile hukuk ve siyaset arasındaki neden-sonuç ilişki­sini ortaya koymaya çalıştı. “Güçler Ayrımı” ilkesi ile de çağdaş siyasal rejimleri önemli ölçüde etkiledi. Toplumsal olgular arasında belirgin bağlantıların bulunduğuna inanan Montesquieu şöyle demişti: “Yasalar, eşyanın doğasından kaynakla­nan zorunlu ilişkilerdir. Ben ilkelerimi ön yargılarımdan değil, eşyanın doğasından çıkardım”. Montesquie’ye göre; nasıl ki fizik çevrenin “yasa” ları varsa, toplumsal olayların da kendine özgü yasaları vardı.

Ondokuzuncu yüzyılla beraber, artık, genel olarak toplum­sal ve özel olarak da siyasal düşüncenin “bilim”leşmeye başla­dığını görüyoruz. Teknolojik atılımlar ve sanayileşme süreci, Batılı toplumların yapısında hızlı değişmeler yaratmaktaydı. Kentler hızla kalabalıklaşıyor, sanayi emekçilerinden oluşan yeni bir sınıf siyaset sahnesine girmeye başlıyordu. Nasıl ki bütün bilim dalları sorunlara çözüm ararken gelişmişlerse, siyaset bilimi de bu hızlı yapı değişikliklerinin getirdiği, sayıca ve önemce büyük sorunlara çözüm aranırken, bir kargaşa gibi görünen toplumsal olayların nedenleri ve aralarındaki bağlan­tılar araştırılırken doğdu.

Sosyolojinin kurucusu sayılan Fransız Auguste Comte ( 1798-1853) , aynı zamanda siyaset biliminin de doğmasına katkı yapan önemli isimler arasında yer alır. Siyaset bilimi, sosyolojinin ya da toplum bilimlerinin bir uzantısı olduğuna göre, bu durumu doğal karşılamak gerekir. “Sosyoloji” deyimini ilk kez kullanan Auguste Comte’tan sonra, artık “yeni bilim”, “insan bilimi” ya da “toplumsal fizik” gibi isimler unutuldu. Daha sonraki aşamada da, sos­yolojiden hareketle yeni bilim dalları oluşunca, “toplum bi­limleri” ya da “toplumsal bilimler” kavramı yerleşti. Toplum bilimleri içinde bir dal oluşturan siyaset bilimi de, belirli bir uzmanlaşma süreci içinde, giderek “siyasal bilimler”e dönüş­tü.

auguste-comte

Auguste Comte’un toplumsal bilimlerin doğmasına asıl katkısı, “konu”nun sınırlarının belirginleşmesi noktasında ol­muştur. O’na göre sosyoloji iki bölüme ayrılıyordu: ” Toplum­sal Statik” ve ” Toplumsal Dinamik”. Toplumsal Statik toplumun durağan durumunun incelenmesi demekti ve kendisi tarafın­dan şöyle tanımlanıyordu : ” Toplumsal sistemin çeşitli kesimleri­nin, birbirleri üzerinde karşılıklı ve sürekli uyguladıkları etki ve tepkilerin, aynı zamanda deney sel ve us sal yoldan somut incelenmesi … “

Başka türlü açıklamak gerekirse; “Toplumsal Statik” kavramı kurulu toplumsal düzeni, “Toplumsal Dinamik” kavramı ise dü­zendeki değişmeyi içeriyordu.

Yeni bir bilim dalının ortaya çıkmasında ilk önemli aşa­ma “konusu”nun belirginleşmesi ise, ikinci ve belki de daha önemli olan aşama, yönteminin bilimselleşmesidir. (Bilimsel bir konuya bilimsel olmayan bir yaklaşımla eğilmenin farklı sonuçlar doğuracağını biliyoruz). İşte genel olarak toplum bi­limlerinin ve özel olarak da siyaset biliminin doğmasına Karl Marx’ın (1818-1883) katkısı da bu noktada önem kazanıyor.

Marx’a gelinceye kadar Auguste Comte da dahil olmak üzere, toplumsal değişmenin temelini “düşünce ve kanaatlar”in oluşturduğu görüşü paylaşılıyordu. Bu ise toplum­bilime öznel (subjektif) bir nitelik vermek demekti.Karl Marx, toplumsal değişmenin temeline ekonomik “alt yapıyı ” koyarak ve siyaset de dahil tüm toplumsal kurumların oluşmasında da önceliği somut etmenlere tanıyarak, toplumsal bilimlerde “öznel”liğin yerine “nesnel”liği (objektiflik) geçirmiş oldu. Üstelik Marx, siyaset ve hukuk gibi “üst yapı” kurumlarının da ekonomik “alt yapı” üzerinde bir etki yaptığını, karşılıklı bir etkileşimin söz konusu olduğunu vurgulamayı unutmadı.

karl-marx

Karl Marx’ın toplum bilimlerine bir başka katkısı da, insan doğasının “değişebilir” olduğunu vurgulamasıyla ortaya çıkıyor. Oysa O’na gelinceye kadar, insan doğasının tarih bo­yunca temelde değişmediği görüşü yaygındı. Marx insan do­ğasının, onu çevreleyen koşullara bağlı olarak değiştiğini gös­termekle, toplum bilimlerini doğa bilimlerinden ayıran temel özelliği sergilemiş oldu.

alexis-de-tocqueville

Fransız Alexis de Tocqueville (1835-1859)’in “Ameri­ka’da Demokrasi” isimli yapıtı, tam anlamıyla bilimsel sayıla­bilecek ilk ve önemli çalışmalardandır. Tocqueville uzunca bir süre Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadıktan sonra, gerek o günkü Amerikan toplumunu ve gerekse o gün o toplumda var olan siyasal sistemi, çok geçerli bir biçimde inceledi. Kitap, özellikle toplumsal-ekonomik gelişmenin siyasal sistem üzerindeki etkisini ortaya koymak bakımından önem taşımayı ve birçok açıdan güncelliğini korumayı sürdürüyor.

Siyaset biliminin doğuşunu incelerken Alman Max Weber (1894-1920)’den söz etmemek büyük eksiklik olurdu. Karl Marx toplumsal sınıfların siyasal çatışmadaki ve dolayısıyla siyasal rejimlerin oluşumundaki rollerini ve önem­lerini ortaya koymuştu. Weber ise madalyonun diğer yüzünü aydınlattı; bürokrasinin çağdaş siyasal rejimler içindeki ağır­lığını vurguladı. Bir anlamda Marx’daki sınıf çatışmalarının yerine bürokrasiyi koymaya çalıştı. O’na göre çağdaş toplum­ların bürokratikleşmeleri kaçınılmazdı ve bürokrasi, siyasal iktidarların aldıkları kararları ölü metinler durumuna düşüre­bilme gücüne sahipti.

max-weber

Weber, düşüncelerin sadece maddi çıkarların bir yansı­ması olduğu görüşüne karşı çıkarak, düşüncelerle çıkarlar, içsel durumlarla dışsal istemler arasındaki bağlantıların öne­mine dikkat çekti. Bireylerin “seçme yakınlık” ile toplumsal sı­nıflara katıldıklarını belirtti. Sınıf üyelerinin “görenekleri”, ”yaşam biçimleri”, “meslek tutumları” üzerinde durarak, sınıf ve konum (statü) arasında kesin bir ayrım yaptı.

Max Weber’in siyaset bilimine önemli bir katkısı da, si­yasal iktidarın “meşruluğu”nun temellerinin açıklanmasında or­taya çıkar. Weber’e göre siyaset, kişinin diğer kişiler üzerinde egemenlik kurmasıdır. Ama bu egemenliğin türü, yapısı, yön­temleri ve kendisini meşru gösterme biçimi de önemlidir. Çün­kü hiç bir iktidar yalnız baskı ve şiddet üzerine kurulamaz. Weber’in otoriteyi incelerken yaptığı, geleneksel otorite, bü­rokratik otorite ve karizmatik otorite ayrımı siyaset biliminde bugün bile kullanılmaktadır.

Artık doğumunu tamamlayan siyaset biliminin üniversi­telere girişi de bir anlamda siyasal nedenlerden dolayı kolay­laştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünist ve faşist re­jimlerden kaçan bir çok Avrupalı hukukçu (Rus, Alman, Avus­turyalı, Polonyalı) Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti. Ama ülkenin özel koşulları, kara Avrupa’sından gelen hukukçuların Amerikan üniversitelerinde hukuk öğretimi yapmalarını çok zorlaştırıyor, hatta olanaksız kılıyordu. Bu nedenle, onlar da “siyaset” konusunu işlemeye başladılar ve “government” profe­sörü oldular. Ama bu katkılardan önce de, daha Birinci Dünya Savaşı’nın öncesine giden tarihlerde, bazı Amerikan üniver­sitelerinde siyaset bilimi bölümlerine rastlanmaktaydı. Örne­ğin Amerikan Siyaset Bilimi Derneği’nin kuruluş tarihi 1903’­dür.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, siyaset bilimi giderek kendini Avrupa·üniversitelerine de kabul ettirmeye başladı. Siyasal konulara eğilen kişi tarihçi ya da hukukçu olduğu za­man buna “siyaset bilimi” denilirken, sosyologlar aynı alana ilgi gösterince “siyaset sosyolojisi” ismi tercih edildi. Siyaset bilimi ile siyaset sosyolojisi arasındaki ayrım, bir alan ayrımı olmak­tan çok bir yaklaşım ayrımıdır.

Kaynak: Ahmet Taner Kışlalı- Siyaset Bilimi.

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması "Orta Dünyanın Analizi" çıktı.Yazarından imzalı satın almak için Tıklayın

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER