Antik Yunanda Mutfak Kültürü

1232

Erken Dönemde Yunanistan :

MÖ 5. yüzyıldan başlayarak bütün Yunan-Roma çağını kapsayan dönemin mutfak ustaları, izi M.Ö. 1500-1200 dolaylarının Minos-Mykenai Tunç Çağı’nda sürülebilen bir geleneğin incelmiş, olgunlaşmış son ürün­lerini simgeler. O uzak günlerde yoğrulmuş olan öykülere bakınca, daha uzak geçmişten, avladıkları ve topladıklarına insan etini de katan ataların yankısını duyuyoruz.

Tazesiyle, kurutulmuşuyla deniz ürünleri geçmişte Yunan yeme -içme meraklılarının üstün tuttuğu yiyecekler olmuştur.

Yine de tahıl ekip biçmenin yanı sıra hayvan otlatmaya elverişli ovalar bulunca besi hayvancılığının da geliştiği­ni biliyoruz. Antik Yunan mutfağında Her türlü av eti yemeklerde baş köşeyi tutuyordu, beylerin etini yediği evcil hayvanlar keçi, koyun ve domuzdu. . Zaman içinde ” bos primigenius ” un yırtıcı soyundan, çiftçilerin dostu ve yardımcısı bir tür ürettiler. ( Ama bu sığır cinsi, Yunan hayvancılığında (kurban törenlerinde kesilmediği sürece) hiçbir zaman önemli bir prote­in ya da süt ve peynir kaynağı olmayacaktı. )

Toprağın mahsul verdiği mevsimlerde koyun ve keçi sürüleri dağdaki otlaklara götürülürdü; böylece Mykenai kralı, sınırlı ama ülkede emeğin uzmanlaşmasına, ülke dışında da ticari girişimlere olanak sağlayan, yaratılan servetin yeniden paylaşıldığı bir ekonomiyi yönete­biliyordu.

Yağ, susamdan ,keten­den ve yalancısarandan, bir de zeytinden elde ediliyordu. Dökümlerde adına rastlanan haşhaş da belki bir başka yağ kaynağıydı, tıpkı ta neolitik dönemden beri Avrupa’nın başka yerlerinde olduğu gibi.

Tohumlar ve otlar arasında en sık adı geçen kişniştir, nitekim klasik çağda da çok göze girecektir. Rezene daha o zamandan klasik Yunanca adını ya da ona en yakın olan marathon adını alırken bir zamanlar adını verdiği Attika Ovası’nda bolca yetiş­tiğini bize anımsatıyor. Daha sonraki kuşaklarca makbul sayılacak anason, ambar ya da tayın tutanakları aracılığıyla değil, kazılar sayesinde belgelenmiştir, ama tabletlerde kakule, kimyon , acı tere, tere, yaprak kereviz, zencefil otu ve safran geçiyor.

Mısır’ dan Girit yoluyla yayılan arıcılık erken gelişmiş olmalı.Bel­gelerde tanrılara sunulduğundan söz edilen balın ille de evcil arı kovanla­rından gelmiş olması gerekmez. Öte yandan, Pylos’ta toprağın kullanım hakkıyla ilgili bir tablet çıkmıştır; belgede “arı bakıcısı”ndan söz edilmek­tedir ve bal üretimini yöneten görevliler olduğunun başka kanıtları vardır.Balın tatlandırıcı rolü şarabı da kapsıyordu.

Tayın tutanaklarında adının geçmiyor olması, şarabın toplumun alt katmanlarının ya da kölelerin erişebileceği bir içecek olmadığını gös­teriyor. Şarap dev küplerde ve benzer büyük kaplarda saklanırdı. Kaplar hava almasın diye asma yaprakları ile örtülüp iplerle bağlandıktan sonra yumuşak bir kille sıvanır, üstü bir çömlek kırığıyla örtülürdü.Anlaşıldığı kadarıyla,pişmiş toprak kapların gözenekleri yüzünden mayalan­manın durmayıp sürmesini engellemek amacıyla, saklama kaplarının iç yüzeyi, her zaman değilse bile, çoğunlukla reçineyle sıvanırdı. Yunanlıların ve Yunan halk yemeklerini sevenlerin bugün de makbul saydığı ” retsina “adlı beyaz şarabın kökeni buradan kaynaklanmaktadır.

Helen uygarlığının şafağında, dengeli bir “Akdeniz beslenme düzeni” sağlamak için gerekli bütün öğeler vardır. Bu beslenme düzeni, günümüzde uzmanların sağlıklı yaşam için önerdiği beslenme düzeni­ne benzemektedir.

Kalıntılardan ve Homeros’un yazdıklarından, MÖ 13.yüzyılın toplumsal katmanlara ayrılmış ve karmaşık bir yönetim düzenine sahip Mykenai kültüründe, yönetenler ve soyluların hayvan etinden sağlanan proteine aşırı düşkün olduklarını, yararlı beslenme alışkanlıklarını daha alt toplum katmanlarına bıraktıklarını anlıyoruz .

Mutfakta kullanıldığı anlaşılan kapların çeşitliliği, kazan ve şişin çok ötesinde ince işçilikli yemekler hazırlandığının ipuçlarını veri­yor.Üç ayaklı dev kazanlar ve sıradan “yemek tencereleri”nin yanında iki yanı kulplu, geniş, yayvan “kaynatma kapları” göze çarpmaktadır, çok sayıda da kepçe vardır. İkinci kaynak, Minos/Mykenai dönemlerinde sabit ocağa duyulan bağlılık sayesinde günümüze kadar kalabilmiş arkeolojik buluntulardır. Öyle ki, mutfakların yeri bile bellidir.

Yemek Törenlerinin Kutsal Ve Dünyevi Yanları :

Yemek ve sofrayı paylaşma; hemşehrilerle, tanrılarla, göçeli çok olmuş yiğitler ya da atalarla ve ağırlanan konuklar ya da yolcularla birlikte yeme içme; Yunanlının siyasal, dinsel ve kişisel kimliğini tanımlamada en başta gelirdi. İster özel bağların bir araya getirmesiyle olsun, ister bütün halkın toplanmasıyla, birlikte yeme içme, yurttaşları birbirine bağlamış görünüyor. Toplumsal-siyasal yapıyı bir arada tutmak amacıyla bir toplu yemek töreninden yararlanmak, Lakonia bölgesinden bir Spartalı için olduğu kadar Attika bölgesinden bir Atinalı için ya da Anadolu’ dan Mile­toslu bir Yunanlı için de geçerliydi. Bu anlayış, İon ya da Dor mirasını ve uygarlığını öteki “barbar” soylardan ayırmada hepsinin işine yarıyordu.”Ötekiler”in yurdu daha kuzeydeydi ve su katılmamış şarap, daha beteri, bira içiyorlardı, zeytin ya da başka tohumlar, ceviz ve fındıktan çıkarılmış yağ yerine tereyağı kullanı­yorlardı, hatta Yunanlıların efsanelere gömülmüş bir geçmişte bıraktıkları insan eti yeme alışkanlığını sürdürüyor olabilirlerdi!

Geometrik dönem kadar erkenlerde (M.Ö 8. yüzyıl), başlangıçta soyluların yer aldığı, ama sonunda tüm erkek mülk sahip­lerinin temsil edildiği bir tür yürütme kurulu (Atina senatosundan on kişilik bir komite) kent işlerini yürütmek, yabancı elçileri kabul etmek ve önemli yazışmaları sürdürmek üzere, belirli sürelerle yirmi dört saat görev başında bulunuyordu. Giderleri devletçe karşılanmak koşuluyla, yasalarda belirtildiği biçimde, ” pytaneion” da ya da yakınında topluca yemek yerler­di. Tanrıça Hestia’ya adanmış ocak orada yanardı. Yunan klasik çağında yalnızca Atina’ da bu işlevi yerine getirmek üzere seçilmiş bir pytanikon vardı, pytaneion’u ise ayrıcalıklı konuklara ve atletler gibi devlete özel onur kazandırmış kişilere ayırmışlardı. Kent sarayında görevli elli adamla birlikte, sayıları altıyla on arasında memur hep birlikte “tholos”ta yemek yerlerdi. Bitişiğinde yemek pişirmek için bir yer bulunan bu yuvarlak bina, bouleute­rion ‘a, yani kent meclisi binasına bitişikti.

Bireyin devlete boyun eğmesi Attika bölgesinde bambaşka bir biçim almıştı. Başlangıcını bir yana bırakırsak, Yunan ” symposion” toplantıları (sözcüğün tam anlamıyla bir “birlikte kafa çekme” alemi) her zaman bir törensellik öğesi de içerirdi. Bu toplantılar kaynağını arkaik dönemdeki toplumsal bir ayrıcalık ve bedensel hazları doyurmaktan alıp klasik bir akıl yürüt­me/tartışma şölenine dönüştü. Bu yanıyla, geleneğimizdeki sempozyum olgusuna ışık tutarken, Platon ve Ksenophon için (Athenaios’u da unutma­yalım) bir felsefi söyleşi ortamı sağlamış oluyordu, Plutarkhos’tan Hazlitt’e bunca değişik deneme yazarına yüzyıllardır esin kaynağı olmuş “Masa Başı Söyleşileri” adında bir yazın türünü başlatmak yanında, modern bilimsel atışmaya bir biçim ve düzen getirmiştir (eyvah ki, gerekli iksirler ya da bir divana ikili uzanmanın keyfi olmaksızın).

* Symposion kimi yönleriyle Sparta’nın sussitia’sına yakındır: yani, (Atina bakımından söylemek gerekirse) demokrasi girişimleri sonucu 59 yaşın altında bütün erkek yurttaşlara zorunlu askerlik hizmeti konmadan önce asker seçkinler arasında erkek erkeğe dostluğun var oluşu ve 19 yaş dolayında genç erkeklerin (ephebes) bir geçiş töreninden sonra aynı cinsten yetişkinler arası (homoerotik) cinsel heyecanlarla tanışması…

Her ne kadar akşam yemeğinin (deipnon) bitmesini izleyen şölen ve symposion sırasında uzanarak oturmak Yakındoğu’dan alınma ise de,Yunanlılar yemek sürecine damgalarını vurmuşlardı. İnsanı en başta çarpan, doğunun baştan aşağı gösterişe gömülmüşlüğünün tersine, özel, senli -benli bir euphrosia’nın (şu Fransızların esprit dediği “keyifli hava”nın) varlığıdır. Helenistik dönem krallarının verdiği son derece kalabalık, halka açık yemeklerin tersine, genel uygulamada beş ile yedi arasında uzun divan (klinai) alacak büyüklükte mekanlar, mimari anlamda yakın arkadaşlık ve güven duygusunun başlangıcını yansıtmaktadır.

Şaraba hangi ölçüde su katılacağını belirlemek üzere bir sympo­siarkhos (içki alemi yöneticisi) seçilirdi. Büyük bir kapta yapılan bu karıştır­ma, genelde yarı yarıya, hatta üç ölçü suya bir ölçü şarap hesabıyla yapılırdı,ama şarabın hem koyu, hem de tatlı olduğunu unutmayın. Yönetici, aynı zamanda, adam başı kaç kadeh içileceğini, hangi eğlentilerin sergilenece­ğini, hangi oyunların oynanacağını da belirlerdi. Toplantı açılır ve uygun bir dille tanrılara seslenilirdi. Böylece, muh­temelen güçlerini herkese göstermek için uzanarak yemek yemeyi icat eden Pers zorbalar gibi kibirli davranmamış olunurdu. Katılanlar, toplantıyı tan­rıların kutsamasını sağlamanın yanı sıra esin perilerini de unutmazlardı.

Müzik ve şiir daha ilk başlardan bu yana gelişmişti ve klasik çağa gelindi­ğinde daha önceki oyun yazarlarının tragedyaları yeniden sahneleniyordu.Şenlik türlü türlü eğlenceyle son bulurdu: Bunlar arasında sözcük oyunları, bilmece sorma ve Sicilya’ da icat edildiği söylenen kottabos oyunu vardı. Kot­tabos oyununda yarışmacılar kadehlerinde kalan son içki damlasıyla, bir silkeleyişte bir hedefi vurmaya çalışırlardı (oyunun bir değişik biçiminde, damla değdiğinde çın sesi verebilecek madeni bir çanağa isabet ettirilmeye çalışılırdı). Şarapla gidecek ve susuzluğu bastıracak ikramlar arasında pey­nir, bal, kuru meyveler, fındık, ceviz, kavrulmuş nohut ile haşhaş, susam ve keten tohumuyla tatlandırılmış çörekler bulunurdu.

Hestiatoria ( Tanrılarla Paylaşılan Ocaklar ) :

Yunanlıların tanrılarla yemek paylaş­ma yolları tasarlamakta olağanüstü usta oldukları anlaşılıyor, ama tanrılar insanoğlunun en makbul saydığı yiyecekleri hep kendilerine saklıyordu. Yunan kent-devletini incelersek, pytaneion’daki ortak ocağın (koine hestia) kutsal niteliğini çok iyi öne çıkaran bir kural vardı: Buna göre, bir yurttaş, MÖ 8. yüzyılın sonu ve 7. yüzyılda Afrika ve Batı Akdeniz’de yeni yerleşimler kurmak üzere kendi polis’inden yola çıkarken ocağın ateşinden bir parçayı yanında götürmeliydi. Yalnız siyasal yaşam değil, bütün dinsel deneyimler de yeme ve içmenin törenselliğinde iade buluyordu. Her tanrı ya da tanrıçanın, ikincil önemdeki her kutsal varlık ya da nymphe’nin, destansı geçmişte saygıyı hak edebilmiş her kahramanın çok sevdiği, kendine özel bir yemeği vardı. Eğer o tanrı, sunakta kurban ateşi­nin üzerine özel bir hayvanın yağlı butu oturtulsun ve buttan güzel kokan dumanlar yükselsin istiyorsa, tapınanlar kuşkusuz o törene bayılıyorlardı.

Yunanlıların beslenme düzeni, antikçağın bütün öteki halkları gibi, tahıla dayalıydı. Böyle olağanüstü törenlerle et paylaşılan günler, sıradan yurttaş­ların et tattığı seyrek fırsatlardan olsa gerek.

Bu dünya ile öteki dünya arasında ayrım yapmaksızın tiyatro ve şiirle birlikte spor yarışmalarını da belirli tanrılara adayan bir toplum düzeninde, toplu yemekler bir tapın­ma (yakarma) ve tanrıdan haber alma eylemiydi.

Yunan Uygarlığının Klasik Döneminde Yemek Ve İçki :

Klasik Yunan dünyasındaki her devletin kendine özgü garip bes­lenme alışkanlıkları vardı. Çevre yörelerden kopuk ve ormanlık Arkadia’da oturanların hala insanoğlunun ilk zamanlarındaki gibi meşe palamuduyla karnını doyurduğu sanılırdı; böylece Altın Çağ (cennet) eğretilemesi ortaya çıkmış ve Roma ile Rönesans şiirinde yankılanmıştı.Boiotialılar, Attikalı komşularınca korkunç obur sayılırdı; çok aranan,ama pahalı ihracat ürün­lerinden besi kazı ile Copais gölünden çıkan dev yılanbalıklarına düşkün­lükleri bir yana, sansar, tilki, köstebek, susamuru ve kedi eti yedikleri için alay konusu olurlardı.

Megara’nın taşralı halkı domuz eti ve lahana­ya düşkündü.Bu halkın başındaki boğazsız Spartalı yönetici sınıfla daha Kuzey ovalarında at yetiştiren yırtıcı Tesalyalılar, doymak bilmez, açgözlü kişilerdi, zengin yiyeceklerden hoşlanırlardı.

Mattye onların bulu­şudur; yalnız kanatlı av hayvanlarının etiyle yapılan bir tarifi kalmıştır eli­mizde (bugün yağı, tadı yerinde herhangi bir tadımlığa mattye denir). Bu tarife göre sülün bu yemek için biçilmiş kaftandı. Kuş, ağzından girip bey­nini delecek biçimde öldürülür. Sonra, yolunmadan (büyük olasılıkla içi de boşaltılmadan) kanı akıp gitmesin de gözeneklerine işlesin, eti yumuşatsın diye askıda bekletilir. Daha sonra baharat katılır, beçtavuğu ve “ötmeyi yeni öğrenmeye başlayan yavru horoz”un yağlı suyunda pişirilir. Sirke ekle­nir (ya da yaza rastlamışsa bir avuç koruk; bunu ortaçağda görülen koruk ekşisi kullanımının öncüsü kabul edebiliriz). Sonra, ya ağır ateşte pişmiş sebzeyle ya da laganon adıyla bilinen erişte türü hamur parçalarıyla sunulur. Bir olasılık da sebze ve “erişte”nin birlikte sunulmuş olabileceğidir.

Tesalyalılar, kimi değerlendirmelere göre, dövülmüş, kabuk­suz buğday (ya da yula) “bulamacı”nı öteki Yunanlılardan daha iyi yapardı. Pek çok çeşidi olan bu bulamaçların (khondron) birinde, dövülmüş buğ­day et suyunda yumuşayıp kabarınca, içine kavrulmuş çamfıstığı katılırdı.

Yunan coğrafyasının neresinde olursa olsun, bütün Yunanlılar tahıllardan yararlanmakta çok ustaydı. Hesaba kitaba meraklı bir araştır­macının saydığına göre, Athenaios, yeme içme sanatı bilgilerini aktarır­ken, sayıları 72’yi aşan ekmek ya da çörek çeşidinden söz eder.Ekmek, pişirme yöntemine göre sınıflara ayrılmaktadır: Fırın ekmeği, mangal ekmeği,şişte ekmek, küle gömülerek pişmiş ekmek, kızgın kömürde pişen arthos. Ekmek ayrıca, doğal olarak mayalı olup olmadığına göre ve aldığı özel biçimlere göre de sınıflara ayrılıyordu, örneğin, Syrakusa’ da,toprak ve bereket tanrıçası Demeter ile genç kızı Persephone onuruna din­sel törenlerde kullanılmak üzere yapılan, kadın üreme organı biçimindeki ekmekler …

Bir başka ayırıcı özellik de tahılın türüydü: Değişik boylarda elenmiş değişik buğdayların yanı sıra arpa, kılçıksız buğday, akdarı ya da daha seyrek rastlanan çavdar ve pirinçten ekmek yapılırdı (Büyük İsken­der pirinci doğuda görüp anlatmadan önce, ilkçağ insanları Doğu Afri­ka’ dan gelen kırmızı tanelisini tanımışlardı).

Deniz ürünlerinin beslenmedeki önemi, hele de Attika söz konusu olunca, Yunanca sözcüklerin köklerine bakarak bir ölçüde kestirilebilir. “Ta­hıl” ya da “un” karşılığı olan ya da en eski zamanlarda “ekmek” anlamına gelen sitos sözcüğü, zamanla içecek dışındaki “gıda”nın yerini tutmaya baş­ladı. Sitos’un yanında giden ne varsa, ona da opson denirdi. Opson sözcüğü “haşlamak” ya da “ağır ateşte pişirmek” anlamındaki epso kökünden geliyordu.

İlkçağ insanları, tıpkı ABD’ deki Apalaş dağları sakinlerinin sumağın hoş keskin­liğini ve limonsu tadını çok önceleri keşfedişi gibi, limon yerine sumak kullanırdı ( kırmızı meyveli olanlarını, ak meyveli “zehirli sumak”la karış­tırmamak koşuluyla).

“Yunanlılar, beslenme biçimi derken insanın yaşama biçiminin tümünü, uyku durumu ile uyanık olma arasın­daki ilişkiyi, etkinlik ile dinlenme arasındaki ilişkiyi ve doğal olarak, seçtiği yiyecekleri, tüketilecek miktarı, vücut atıklarının boşaltımını kast etmekle kalmıyor, insan yaşamını oluşturan ve eğer kişi yalnızca sağlıklı olmak değil aynı zamanda güçlü ve güzel olmak istiyorsa denetim altında bulun­durulması gereken tüm öteki etmenleri kastediyordu.”

Özel Yemekler :

Araştırmalar, durum buğdayının, başka bir deyişle, iyi erişte için gerekli olan glüteni bol “ağır” buğ­dayın, erken bir tarihten başlayarak yetişirildiğini ve Yunan-Roma emeğinin dokusunun çok sıkı olmasının bir nedeninin bu olduğunu kanılıyor.Yunan­lıların semidalisk dediği irmik, sert durum buğdayından yapılırdı.

Garos adıyla anılan salamura balıktan yapılmış balık terbiyesi garum, Roma mutfağındaki biçimiyle, bazı insan­ları iğrendirir. Oysa iştah açmak için sunulan -örneğin, sirke ve hardalla terbiye edilmiş şalgam ve turp gibi- turşuların yanı sıra garos da çok sevilirdi.

Ayrıca, terbiyesi sirke ve çok değerli silphion suyu ile hazırlanan başlı başına bir şölen yemeği var: tercihen düşük yapmış dişi domuzun döl yatağının, haşlandıktan sonra İskoçların koyun ya da dana ciğeriyle doldur­dukları “bumbar” gibi tahıl ve başka malzemeyle doldurulmasıyla yapılan ünlü metra (Latince’de matrix) .

Marul ve lahananın ayrı ayrı çeşitlerinin baş bağlamamış olanları pişmiş ve çiğ olarak tüketiliyordu. Çeviriler, çoğu kez kabak türlerini ve bal­kabağını Yunan mutfağına dışardan gelmiş gösteriyor, oysa bu Yeni Dünya ürünleri familyasının, sakızkabağı, sukabağı (lagenaia), hıyar ve kavun çeşitleri vardı.Beyaz, kırmızı ve çizgili türleriyle kerevizin yabanisi ya da yetiştirileninden özel günler için çelenk örülürdü. İlkçağda bugün bizim tanıdığımızdan insanı şaşırtacak kertede değişik olan bir başka sebze de havuçtu. “Turuncu” havucu günümüz bahçıvanlarının ilk öncüleri yarat­mıştır; oysa eskinin kökleri bir yaban havucu kadar renksizdi; ya da kimi zaman mor-kara olurdu.

Taşoz’da, pytaneion’da, şarap balla yoğrulmuş bir lokma kılçıksız buğday hamuruyla ikram edilirdi.Farklı şarap yapmanın yolları arasında tütsülemek, kar katarak soğutmak, baharat katmak, çiçek özü ya da anason ve nar katarak rayiha vermek vardı, sonra kokulu mür ağacının sakızı emdirilmiş bezden süzül­ürdü. Bu yöntemlerin hepsi Romalılarca benimsenecekti, varsın bağcılığın temelini Etrüsklerden öğrenmiş olsunlar.

Yunan ticareti, MÖ 7. yüzyıldan Romalıların şarap ticaretine egemen olmaya başladıkları 2. yüzyıla kadar, üzümün verdiği keyfi Batı’ da, İspanya ve Galya (Fransa) halklarına aşılamıştır.

Helenistik Dönem :

Klasik dönem Yunanlıları, barbarca bir lüks içinde yaşadıkları için Pers krallarını eleştirirdi. Oysa Pers krallarının gör­kemiyle yarışan Helenistik dönem krallarının saraylarındaki zenginliğe baktığımızda, bugün görülmemiş ölçülerle servet ve güç gösterişiyle karşı­laşacağız. Büyük İskender’in ardıllarının propagandaya dönük şölenleri ve görülesi şenlikleri, kamuoyunun ve yandaşlarının bağlılığını güçlendirmeye yaradığı gibi, tanrıların kendi içlerinden birine, tanrı katına yükseltilmiş ya da yarı tanrı bir hükümdara bağışladığı nimetleri sergilemeye de yarıyordu.

İskender’in Asya’daki uçsuz bucaksız Pers İmparatorluğu’nu ele geçirmesi ve Hindistan seferi sonu­cunda ortaya çıkan Helenistik “füzyon” yemekler öncesindeki dönüşümlere parmak basmalıyız. İskender’in uzak diyarlara özgü bitkiler ve hayvanları inceleyen piyade taburları, Napolyon’un Mısır seferine yanında götürdüğü bilim insanı ve araştırmacılara benzetilebilir.

İskender’in Hindistan seferi sırasında o güne kadar hiç bilinmeyen mango, muz, doğu hünnabı, dev boylu demirhindi ya da büyük banyan (hintinciri) ağacından türeme yeni bir tür ufak “incir” gibi yiyeceklerle karşılaşılmıştı.Askerler “yün veren ağaçlar”la (pamuk) ya da “arısız bal veren kamışlar”la (şekerkamışı) tanışmıştı. Sümbül yağı, tarçın ve Çin tarçını veren yeni kaynaklar buldular ya da sakızağacının, kakulenin ve pirincin (daha önce yalnızca, hekimlikte kullanımı nedeniyle değerli sayılan, Habeşistan kaynaklı kırmızı pirinç biliniyordu) yeni biçimlerini keşfettiler. Baharat bitkilerini ve başkalarını Batı’da yetiştirme çabaları ancak yurt değiştiren bitki yeni iklimi severse başarı kazanıyordu: Babil bataklıklarında pirinç, ayrıca Selevkoslar Krallığı’nın Suriye kesiminde Baktriane şeftalisi ve “İran elması” (muşmula) yetişirken, hintsümbülü ve tarçın tutmamıştı.

İskender’in ardıllarından, Mısır hükümdarı il. Ptolemaios, bir yandan yerli türleri geliştirmeye çalışırken, diğer yandan denenmiş ve gerçek Trakya üzümünün, İstanköy incirinin, narın, hatta belki kayısının dikimine çaba harcadı.

Kaynak : Phyllis Pray Bober- Antikçağ ve Ortaçağda Sanat, Kültür ve Mutfak .

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER