Antik Yunanda Oğlancılık

2510

Oğlancılık sözcüğü günümüzde genel olarak, bir yetişkinin küçük bir çocuğa karşı duyduğu cinsel çekimi tanımlamakta kullanılmakta; oysa Yunanlılar için, bir erkeğin ergenlik yaşını geçmiş, ama olgunluğa henüz ulaşmamış bir oğlan çocuk için duyduğu sevgiyi ifade ediyordu. “On iki yaşında bir oğlanın tazeliği” diyordu Straton, “arzu uyandırır, ama on üçünde daha da hoştur. On dördünde açan aşk çiçeği daha da tatlıdır ve on beşinde cazibesi artar. On altı, ilahi yaştır.”

antikyunan5Eski Atina’da, günümüz­deki anlamıyla eşcinsellikten, yani, aynı yaş grubu içerisindeki iki erkek arasındaki eşcinsellikten pek ender olarak bahsedilir; ergenliğe ulaşmamış bir erkek çocukla ilişki kurmak da diğer pek çok uygarlıkta olduğu gibi yasadışıdır.

Oğlancılığın doruk dönemi olan iki yüzyıl (İ.Ö. altıncı yüzyıl başla­rından, İ.Ö. dördüncü yüzyıl başlarına dek) boyunca Yunanlılar sebatla, bunun yüksek eğitimin bir kolu olmasını sağladılar. Kuramsal olarak, geleneksel eğitimini tamamlayan erkek çocuk, genellikle otuzlu yaşlarında olan kendisinden büyük bir erkeğin kanatları altına girer, erkek bu ço­cuğun ahlaki ve entelektüel gelişiminden sorumlu olur, ona nezaket ve anlayış gösterir, Sokrates’e göre yegane amacı sevilende ahlaki mükem­melliği geliştirmek olan saf bir sevgiyle onu ısıtırdı.

antikyunan7Belli bir yaşa gelmiş genç delikanlı­lar hâlâ birer sevgili bulamamışlarsa, düpedüz ayıplanırlar, “evde kalmış” kızlara benzetilirlerdi. Aristoteles’in iddiasına göre, Girit’ e oğlancılığı Minos ithal etmişti , üstelik de toplumsal nedenlerden ötürü: Aşırı nüfusu engellemek için! Gerçekte Minos kültürü oğlancılık kültürünün tam zıddıydı. Ancak şu kadarı doğru ki, erotizmin erkekte odaklaşması Dorlardan edinilmiş bir alışkanlıktı.

Klasik dönem uzmanları, eski Atina’daki oğlancılığın kökeni konu­sunda fikir birliğine ulaşamamışlardır, ama çoğunluk, askeri örgütlenme ve iki cinsiyetin birbirlerinden ayrı tutulmaları nedeniyle yaygın hale geldiği komşu Sparta devletinden ithal edildiği görüşündedir. Aslında, bu fikrin yalnızca özünü ithal etmek yeterliydi; zira Atina, üst sınıflar arasında tüm yeni modaların hızla yayılmasını teşvik edecek türde bir siyasi ve toplumsal yapıya sahipti. Atina’da yabancılar ve köleler de yaşıyordu, ama devletin gelişimini şekillendiren, 30,000 resmi vatandaşıydı. İ.Ö. dördüncü yüzyıl­da bir tür siyasi atalet yaygınlaşana dek, zaman bulabilen tüm erkek va­tandaşlar Meclis’ e katılma ve günün konuları hakkında konuşma hakla­rını kullanırlardı. Her yıl 500 kişilik bir çalışma komitesi seçilirdi. Adaletin yerine getirilmesi gerektiğinde, bu işi yapacak (üye sayısı davanın önemine göre 101 ila 1001 arasında değişen) bir jüri vardı. Atinalı, po­lis’in işlerine katılma görevine büyük değer verir ve bu görevi yerine getirecek zamanı bulmak için, kazanmış olduğu pek çok lüksten vazgeçe­bilirdi. Ve yalnızca kendi tatmini için değil, diğer erkeklerin kendi davranışları hakkındaki görüşlerine büyük önem verdiğinden. Bir ta­rihçinin de dediği gibi, hem hırslı, hem de hırsla taklitçiydi. Önem sahibi herkesin diğer herkes tarafından en azından sima olarak tanındığı böylesine küçük ve rekabetçi bir toplumda geleneğin yaygınlık kazan­ması için, önde gelen bir ya da iki vatandaşın her an genç ve yakışıklı çömeziyle birlikte görünmesi yeterliydi. Üstelik bu, iki taraf için de avan­tajlı olacak bir düzenlemeydi. Çömez ne kadar güzel, aklı ne kadar soyluysa, bu, öğretmeni olarak kabul etmeyi seçtiği adam için o kadar büyük bir iltifattı. Aynı şekilde, adam ne kadar seçkinse, çömezi olarak kabullen­meye hazır olduğu oğlan için bu o kadar büyük bir iltifattı. Gösteriş her iki taraf için de önemli bir etmendi.

antikyunan6
Yunan tarihinin hangi sayfasına bakarsanız bakın, oğlancı­lıkla karşılaşırsınız. Ünlülerin tamamı oğlancıydı: Lykurgos, Solon, Themistokles, Epameinondas, Aiskhylos, Sophokles, Platon, Aristoteles, Philippos, İskender, hatta kusursuz Aristeides bile. Bir tek Sokrates bu konuda da Yunanlıların bü­yük istisnasıydı: O yalnızca “platonik” seviyordu. Tanrılar da farklı değildir: Zeus Ganymedes’i sever, Apollon Hyakinthos’u, Poseidon Pelops’u, Hephaistos Peleus’u. Sütun ve amfo­ralara, kalkan ve disklere, sehpa ve sandıklara, kâse ve tulumla­ra, kısacası buldukları her yere sevgililerinin adlarını yazarlar­dı; hatta Pheidias eseri “Olympialı Zeus”un parmaklarından birine “güzel Pantarkes” yazmış, öte yandan bazı eserlerinin altına bir başka dostunun, heykeltıraş Agorakritos’ un imzasını attırarak onu meşhur etmiştir . Bu konularda en çok da sanat aydınlatıcıdır. Pers öncesi dönemdeki kadın heykellerine baktı­ğımızda, yapısı ve hatlarıyla Yunan delikanlılarına benzedikle­rini ve dişi cinsel organların hiç vurgulanmadığını görürüz; beşinci yüzyılın sonlarına dek çıplak kadın heykelciliğine pek rastlanmaz. Yunan lirizmi büsbütün değilse bile belirgin bir tercihle eşcinsel düzlemde yer alır ve ancak o zaman gerçekten tutkuludur.

İbykos’un en oğlan delisi Yunanlı olduğu düşünü­lürdü; İbykos eski çağda epeyce ünlüydü, günümüzdeyse daha çok turnalarıyla bilinir. Erkeklerle oğlanlar arasındaki sevginin sık sık en soylu duyguların çanağı olması, Platon’ un sözlerinden de anlaşılır: He­pimizin bildiği gibi, Platon’a göre felsefe bile eşcinsel Eros’un işidir. Bu platonik erotizm, tıpkı Tristan’ ın ya da Romeo’nun aşkları kadar şehvete uzaktı, ama en az bunlar kadar en yüksek idealizme açıktı, hatta bu noktada, Yunan tarihinde boşuna ara­dığımız duygusallığa kapıldığı bile olurdu. Fakat salt zihinsel bir erotizm ilkin Hristiyan kültüründen doğmuştur: “ Platonik” bir aşk, platonik değildi aslında.

antik-yunan2

Akademisyenler arasındaki görüş ayrılığı, Yunanlılarda oğlancılığın yalnızca zihinsel aşkla mı sınırlı kaldığı, yoksa bedeni de mi içerdiği ko­nusunda da sürer. Eşcinsellik konusunda Kitab-ı Mukaddes görüşünü be­nimseyenler bunun zihinsel aşk ve filozofların dünyevi sözlerinin amacı­nın da mecazi düzeyde anlaşılmak olduğuna inanmayı yeğlerler. Bu, des­teklenmesi her zaman kolay olmayan bir savunudur. Sokrates’ in genç çömezi Alkibiades’ in bir akşam yemeği davetine gelip de üstadını gayet rahat bir şekilde ev sahibiyle aynı sediri paylaşırken bulması buna örnek olarak gösterilebilir.

“Ah, evet!” dedi genç adam öfkeyle. “Odadaki en güzel kişinin yanına oturmak için yeri göğü oynatırsın!” Sokrates canı sıkılarak ev sahibine döndü. “Bu adama duyduğum sev­gi başımı sürekli derde sokuyor. Ona düşkünleştiğimden beri, güzel görünüşlü bir çocukla konuşmak bir yana, bakmama bile izin yok … Hemen kıskançlığa kapılıyor …Korkarım bugünlerde ciddi ciddi üstüme yürüye­cek.”

Bu natüralist diyalog parçası (yalnızca) mecazi bir yorum yapılabil­mesini mümkün kılıyor ve hatta devamı bile, üstadı şehvet lekesiyle damgalamıyor. Zira, Alkibiades’in anlattığına göre, Sokrates’le yatağa girip ona sarılmaya çalıştığında “en marifetli çabalarım bile yalnızca onun zaferini büyüttü … Güzelliğimin “çiçeğini” reddetti, onunla alay etti ve ona hakaret etti. “Sokrates’ in amacı entelektüel bir yorumda bulunmak­sa, anlaşılan, bunun için sonuna kadar gitmeye hazırdı.

Bu öykünün asıl ilginç yönüyse, konuşmadaki rahat cinsellik havası ve Alkibiades’in efendisini baştan çıkarma girişiminden samimiyetle bahsetmesidir. Açıktır ki, günümüzde çoğu insanın fiziksel oğlancılık tanımı içerisinde görecekleri bir şeye o dönemde hiçbir damga vurul­mamaktadır. Sokrates’in dostları sükunetlerini hiç bozmadan, bunu normal bir konuşma konusu olarak görürler.

Ama Sokrates, hiç yazılı eser vermemiş sözel bir öğretmendi. Hakkında bilinen her şey diğer yazarların zihinlerinin süzgecinden geçmiştir ve bilinenlerin çoğu Ksenophon, Platon ve Athanaeus gibi yazarların sym­posium’larından, en az gerçek kadar dedikoduyu da kutsayan sofra ko­nuşması kitaplarından gelmektedir. Öykülerin bazıları kesinlikle kuşkuludur ve entelektüel-aşk düşünce okulu da Sokrates’in halk içinde kösnül aşkı kınadığını, Platon’un asla zihinsel aşktan başka aşk vaaz etmediğini ve Aristoteles’in de oğlancılığı ahlaksızlık olarak gördüğünü savunur.

antik-yunan1

Atina toplumu fiziksel olana karşı hiçbir şekilde bağışıklı değildi ve Atinalı oğlanların, bedenlerine sürdükleri yağla sünnet derisini penis ucu üstünde koruyucu (ve müstehcen) şekilde bağlanan ince bağlar dışında tamamen çıplak olarak güreştikleri, koştukları,atladıkları ve disk ya da cirit attıkları gymasium’ u toplanma yeri olarak görme yönündeki genel alışkanlık da fiziksel tepkileri herhalde teşvik etmekteydi. Belki de oğ­lanların kendileri de yeterince istekliydiler. Ergen eşcinselliği, saygın vatandaşların titizlikle korunan kızlarının yerini alacak kadar çok kadın kölenin ve fahişenin bulunduğu toplumlarda bile yaygındır. Çoğu uygarlık bunu göz ardı etmeyi ya da bastırmayı denemiştir; başarıyla kurumsallaştıranlarsa yalnızca, Yunanlılar ve on beşinci yüzyıl Yucatan Maya­larıdır.

Yunan oğlancılığının, ortaçağın saray aşkı fantezisi gibi, kuramda saf, ama uygulamada aynı saflığı pek de taşımayan duygusal ideallerden biri olması muhtemel görünmekte. Platon bile bazı şehvetli duyguların söz konusu olduğunu kabul etmiş ve yazılarında aşıkların kur yaparken başvurdukları dualar ve yakarışlardan, “içtikleri antlar, sevdiklerinin kapı eşiğinde geçirdikleri geceler ve onun uğruna katlandıkları kölelikler” den bahsetmişti.

Aristophanes ise bu konuyla dalga geçer. Kuşlar’ da karakterlerden biri diğerine yakınır: ” Ne de harika bir durum, seni gözü dönmüş adam! Oğlumla, daha yeni banyo yapmış, taptaze halde gymasium’dan çıkarken karşılaşıyor ve onu öpmüyor, ona tek söz etmiyor, sarılmıyor, hayalarına dokunmuyorsun! Bir de, dostumuz sayılıyorsun ! “

Sophokles de nedense, Oidipus’un acı kaderini, babasının yakışıklı bir oğlana aşık olduğu için lanetlenmesine bağlamayı seçmiştir. Oysa ne oğlancılığın suç, ne de kaçınılmaz sonucunun trajedi olduğunu kimse Sophokles’ ten daha iyi bilemezdi.

Oğlancılığın aslında ne olduğunun tahmin edilmesinde asıl güçlük belki de, gerçek öğretmen-çömez ilişkisini sahtesinden ayırmanın ola­naksızlığıdır. Samimi filozof, öğrencisiyle, tarih boyunca pek çok ideal aşk okulunun, özellikle de ortaçağ döneminde Arapların, ama daha çok dini uyanış gruplarının karakteristik özelliği olan türde bir ilişkiye girmiş olabilir. Fiziksel olan, ruhani olan içerisinde eridi. Ama Yunan vazo resimlerinden elde edilen kanıtlar, çoğu Atinalının bu ko­nuda daha alaycı bir tutum benimsediğini düşündürmekte. Az sayıda istisna hariç, vazo resimlerinde eşcinsel ilişkiler bir ya da iki şekilde gösterilir. Katılımcıların aynı yaş grubundan olduklari bazı anal birleşme örnekleri bulunmaktadır; Yunan bir hekim bunu, cinsel hazzın bedenin meninin salgılandığı bölümündeki sürtünmeden kaynak­landığını ve doğal bir kusur sonucu kendilerininki rektumdan salgılandığı için, bazı erkeklerin böylesinden hoşlandıklarını söyleyerek açıklamıştır.

Ama uyluk içi temas, yani, partnerlerden birinin penisini diğerinin uyluk içine sürttüğü örnekler daha fazladır. Yaşlı partner genellikle, yaklaşma girişiminde bulunurken gösterilir; başı ve omuzları eğiktir ve bu haliyle, hem yaltaklandığı, hem de yalvardığı izlenimini verir. Genç partnerse tersine, dimdik ayakta durur ve kimi zaman, yaşlı adamı reddeder gibi görünür. Burada seçkin öğretmen ve ona hayran öğrenci görüntüsüne rastlanmaz ve eğer tüm vazolar küstah gençler tarafından sipariş edilmemişse, herhalde, tek açıklama, vazo ressamlarının üst sınıfın oğ­lancılık eğlencesine bakışlarının, sonraki kuşakların kendilerinden çok genç (her iki cinsiyetten) aşıklar peşinde koşan yaşlı erkeklere bakışlarıyla aynı olduğudur.

Ama ortalama Atinalı, oğlancılara belki de pek sıcak bakmamakla birlikte, siyasi ya da askeri arenada güvenli bir mesafeden onları hayranlıkla izlerdi. Klasik çağlarda bir suikast sağanağı yaşanmaktaydı; Makedonyalı Arkhelaus, Philaili Aleksandros, Ambracialı Periandros ve Atinalı Hipparkhos kendileriyle oğlancılık türünde ilişkilere girmiş -ya da, son örnekte, ilişkiye girmeyi reddetmiş- güzel delikanlılar ta­rafından öldürülmüşlerdir. Güdülerin şahsi nedenlere dayanmaması pek mümkün görünmüyor, ama öldürülenler birer tiran olduklarından, oğ­lancılık bir siyasi girişim cilası, özgürlük aşkı ünü kazandı ve bunun da Atinalılar gözünde küçülmesine yol açtığı söylenemez. Yüreklilik söz konusu olduğunda da, hayranlık verici olarak görülüyordu. Sparta’ da, Yunan adası Euboia’da (Eğriboz) ve Boiotia kenti Thebai’de savaşta başarıyla doğrudan bağlantılı görülüyordu. Platon’ un da (bu konuda ön­yargılı olmakla birlikte) dediği gibi, “Omuz omuza savaşan bir avuç aşık ve sevdikleri, tüm bir orduyu bozguna uğratabilir “di. Zira, ” sevdiği tara­fından saflarını terk ederken ya da silahını bırakırken görülmek bir aşık için katlanılmaz bir şey olacaktır. Böylesine küçük düşmektense ölmeyi bin kez yeğler … Aşk tanrısı en korkakları bile bu tür durumlarda doğuş­tan cesur bir erkeğin eşiti olduklarını kanıtlamaya esinlendirir.”

Ünlü Thebai Kutsal Taburu tamamen, aşık çiftlerden oluşmaktaydı. 33 görkemli yıldan sonra, Khaironeia Çarpışması’nda tabur en nihayet imha edildi, ama bunun için Makedonyalı Philippos’la İskender’in güçlerini birleştirmeleri gerekmişti. Çarpışma sırasında taburun 300 üyesinin ta­mamı ya öldü ya da öldürücü yaralar aldı. Bunlar kabul edilebilir oğlancılık düzeyleri,oğlancı olmayanların bile anlayabildikleri ve kimi zaman onayladıkları düzeylerdi. Ama daha az saygın olan türleri de bulunmaktaydı.

Edebiyatçı dostları kendilerini uzun bir elbise, safran rengi tunik ve pelerin, kadın yeleği, saç filesi ve dar çizmelerle, yani, kadın giysileriyle karşılayan tragedya şairi Agathon’a hoşgörüyle bakıyorlardı belki, ama erkek fahişelerin aynı şeyi yapıp sokaklarda kadınsı giysiler içerisinde ve makyajlı dolaşmaları -bir Atina atasözüne göre, ” koltukaltında beş fil saklamak” bu oğlanlardan birini saklamaktan daha kolaydı- utanç veri­ci bulunuyordu. Bu oğlanlar saatlik olarak ya da sözleşmeli olarak tutula­biliyorlardı. Theodotus adlı bir oğlanın davası mahkemeye gelmişti; aşıklarından biri bir diğerini genç erkeğin bedenini kasıtlı olarak istis­mar etmekle suçlamıştı ve bu, o dönemde (İ.Ö. dördüncü yüzyıl başları) sürgün ve müsadereyle cezalandırılabilen bir suçtu. Bu, oğlan genelev­lerinin gediklileri arasında belki de gayet alışıldık türde bir kıskançlıktı.

Erkek-oğlan ilişkileri konusunda pek çok yasa bulunmaktaydı. İ.Ö. altıncı yüzyıl başlarında, kendisi de oğlancı olan kanun yapıcı Solon (oğlanların ergenlik çağının altında olacakları) okul binalarında izinsiz olarak bulunan yetişkin erkeklere ölüm cezası getirmişti; bu, günümüzdeki anlamıyla oğlancılığın bilinmeyen bir şey olmadığını düşündüren bir ceza. Solon ayrıca, bir kölenin özgür doğmuş bir oğlanla ilişki kurmasını da yasadışı ilan etmişti; gerçekten eğitim amaçlı oğlancılık söz konusuysa pek de mümkün görünmeyen bir olasılık, ama eğitim amaçlı olmayan türünün artmakta olduğu yönünde bir gösterge. Üstelik, özgür bir oğlanı güzelliklerini profesyonel olarak sunmaya kışkırtan erkekler de vatandaş­lık haklarından ömür boyu mahrum bırakılabilirlerdi.Ama Atina kaynaklarından edinilen genel izlenim, çoğu oğlancılık suçunun, günümüzün sarı çizgiye araba park edilmesi suçu gibi, yalnızca yakalanacak kadar talihsiz olanlarca yasadışı olarak görüldüğü yönündedir.

Oğlancılığın moda olduğu iki yüzyıl aynı zamanda, Klasik çağın do­ruk dönemiydi, ama aradaki bağlantı (eğer varsa) bilinmemekte. Eşcinsellik gizleniyor olsaydı, Atina sanat ve mimarisinin görkeminin bir yüceltme mekanizması olduğu savunulabilirdi. Ama gizlenmiyordu. Açık bir yaşam sürmekte özgür olan eşcinselin ruhunun özgürlüğünü yaratıcı yeteneğini ressamlık, heykeltıraşlık ve inşaat alanlarına akıtarak ifade ettiğini varsaymak da doğru olmayacaktır. Öneğin Parthenon, oğlancılığın moda ol­duğu entelektüel çevreler konusunda hiçbir şey bilmeyen ve çoğu yaban­cı olan çalışkan zanaatkarlar, küçük adamlar , binlerce ayrı taşeron tarafından inşa edilmişti. Bir vatandaş bir kölenin yardımıyla Pentelikon’dan on araba dolusu mermer getirmeyi taahhüt etmişti. Bir diğeri de, iki Atinalı çalışanı ve üç köleyle birlikte, bir sütuna yiv açılmasından sorumluydu. Genel tasarımdan sorumlu olan­ların -Phidias, İktinos ve Kallikrates- kişisel yaşamları konusunda fazla bir şey bilinmiyor, ama toplumsal sınıfları kanıt olarak gösterilebilirse, moda şekliyle oğlancılığın onlar için fazla önemli olması beklenemezdi. Dönemin son ve en büyük sanatçısı olan Praksiteles de su götürmez şekilde heteroseksüel ve Knidos Afroditi’ nin modeli olan, çağının en ünlü kibar fahişesi Phyme’ nin aşığıydı.

Ama bu dönemin, eğitim amaçlı oğlancılıktan derinden etkilenmiş Atinalı zihniyetinin, kültürel girişimlere, kas ağırlıklı disiplinci bir top­luma oranla, herhalde, daha sıcak baktığı söylenebilir.

İ.Ö. onuncu yüzyıl ortalarından İ.Ö. yedinci yüzyıl sonuna dek özel­likle Atina, Dor istilaları sonucunda kente akan mülteciler nedeniyle aşırı bir nüusa sahipti. İ.Ö. 750 civarında başlayan yurtdışı sömürgeleştirme akını nüfusun düşmesine katkıda bulundu, ama nüfusu kabul edi­lebilir bir düzeye indirme yönündeki bir tür yarı bilinçli girişimin sonu­cunda hem oğlancılığın hem de erkeklerin kadınlara karşı kuşkularının artmış olması mümkündür. Sonraları Aristoteles, Girit’ te nüfus kontrol yolu olarak oğlancılığa devlet tarafından düzenleme getirildiğini belir­tecekti. Görünü§e bakılırsa, Atinalı eşlerin kürtaj ya da gebelikten korunma konusunda tavsiyeye pek de ihtiyaçları yoktu; kocalarıyla ilişkileri ender ve, çoğunlukla, meyvesizdi.

Plutarkhos, evlilik kavramları kocanın erkek arkadaşlarıyla birlikte yaşaması ve ender olarak, gizlice karısını ziyarete gitmesi olan Spartalıla­ra gülmekteydi. Kimi zaman “koca, karısını gün ışığında hiç görmeden çocuk sahibi olurdu.” Ama aynı durum belki de Atinalılar için de geçer­liydi. Hem Sparta hem de Atina’da, belki yaşamları kayıtlara girmemiş olan en yoksul sınıflar hariç, büyük aileler neredeyse hiç görülmüyordu. Sonunda Yunan uygarlığının muhteşem çağlarını sona erdirecek olan da, vatandaş sayısının çokluğu değil, azlığı sorunu olacaktı.

antilyunan3İ.Ö. dördüncü yüzyılın son bölümü boyunca ve daha da inançla, İ.Ö. üçüncü yüzyılda Atinalı erkekler, yeniden kadınlara ilgi duymaya başladılar; gerçi, eşlerine değil. Aile erkeği olma konusunda hala istek­sizdiler. Kadınlara karşı daha dirençsiz bir tutum benimsenmesinin nedeni kısmen, Büyük İskender’ in denizaşırı fetihleri sayesinde ufuklarının genişlemesi, kısmen de, erkeklerin harcayacak hem daha fazla zamanları hem de daha fazla paraları olması anlamına gelen, siyasi faaliyetin azal­ması ve zenginliğin artmasıydı. Bu durum sanata da yansıyordu. Eskiden erkek heykelleri çoğunlukla çıplak, kadın heykelleriyse örtülüydü; ama artık kadın figürlerindeki peçeler düşmeye başlamıştı. Değişim kendini sahnede de gösteriyordu. Eski Komedi ağırlıklı olarak siyasiyken, Yeni Komedi’ de kadınla erkek arasındaki romantik aşk kabul edilebilir olmuştu; gerçi, kadın rolleri hala, çıplak sahnelerde göğüs ve kasık kısımları özenle boyanmış beden çoraplarına bürünen oğlanlar tarafından oynan­maktaydı. Ama değişim her şeyden çok, fuhuş karlarında hissediliyordu.

Afrodit’in hizmetkarları öylesine meşgullerdi ki, aralarında en ünlüle­rinden biri olan, Metiche adlı kadın, müşterilerinin ziyaretlerinin uzunlu­ğunu su saati (klepsudra) kullanarak hesapladığından, Klepsydra takma adıyla anılır olmuştu.

Kaynaklar : Reah Tannahill – Tarihte Cinsellik / Egon Friedel – Antik Yunan Kültür Tarihi

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER