Atatürk Bektaşi miydi?

2355

Atatürk’ün Bektaşi olup olmadığı hakkında eldeki verilere dayanarak kesin birşey söylenemez. Veriler böyle bir yargıya kesinkes varmamız için yetersiz. Kaldı ki eldeki veriler Atatürk’ün Bektaşi olmadığını dakanıtlamamaktadır. Varolan verileri ve ipuçlarını sağlıklı bir mantıkla değerlendirip eleştirmemiz durumunda Atatürk’ün Bektaşi olduğu kanısı ağır basmaktadır.

Olayı Atatürk’ün soyu, düşünce yapısının Alevi-Bektaşilik’le yakınlığı ve Alevi – Bektaşiler’le ilişkileri açısından bakarak irdelemeye ve değerlendirmeye çalışalım.

Atatürk’ün Soyu ve Alevi-Bektaşilik

Atatürk’ün soyu Anadolu’ya dayanmaktadır. Yörük-Türkmen kökenlidir. Osmanlılar Rumeli’yi alınca,siyaseti gereği Anadolu’da birikmiş olan Türkmenler’i Balkanlar’a yerleştirmiş, onların Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlamışlardı. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanımın soyu da bu amaçla ve bu siyasa gereği Konya. Karaman dolaylarından alınarak Batı Makedonya’daki Vodina ilçesinin batısındaki Sarıgöl bucağına
yerleştirilmiştir. Son dönemler ise Selanik dolaylarına· yerleşmişlerdir. Yörük- Türkmen kökenlidiler. Ailede de bu inanış vardır. Konu üzerinde ilk ciddi araştırmayı yapan Ş.Süreyya Aydemir’in tespitleri de böyle.

Bilindiği gibi Osmanlılar’da yerleşik yaşama geçmiş ve yönetimle bağ kurmuş kesimin, resmi ideoloji olan Sünniliği benimsemelerine karşın, düzen karşısında daha özgür hareket eden, resmi ideolojinin etki alanı dışında kalan göçer Türkmen boylarıysa Şii-Alevi inanışta kalmış, kurulu düzene karşı tepki öğesi olmuşlardı. Bu özelliğin Atatürk’ün ana soyundan da görülebileceği olası. Zaten bu halk, Fatih Sultan Mehmet’in Karamanoğulları Beyliği’ni 1466’da ortadan kaldırması üzerine Rumeli’ye sürülen Karamanlı halkıydı. Halk içerisinde Alevilik yaygındı. Oğuzlar’ın Avşar boyundan olan Karamanlı Beyliği’nin kurucusu Nure Sofi Şii eğilimli ” Babai” tarikatındaydı.

Atatürk’ün babasoyu üzerine Hüseyin Şekercioğlu’nun inceleme ve araştırması önemlidir. Şekercioğlu bu araştırmasıyla Atatürk’ün babasoyunun izlerini Anadolu Türkmen boyları içerisinde bulur.
-Atatürk’ün dedesi Kırmızı Hafız Ahmet’tir.

Atatürk’ün babasının nüfus kaydı ” Yörük taifesinden ” olarak geçmektedir. Bu Yörük boyu Manastır’daki kayıtlarda ” Kızılkocalılar ” Selanik’teki kayıtlardaysa” Karakocalılar” olarak geçmektedir. Bu Türkmen boyları II.Murat ve oğlu Fatih Sultan Mehmet dönemlerinde Sivas, Tokat, Ankara, Amasya, Konya, Isparta, Aydın ve Balıkesir bölgelerinden alınarak Rumeli’nin çeşitli yörelerine yerleştirilmişti.

Şekercioğlu’na göre “Kızılkocalar ” veya Kızılcalı  Türkleri Oğuzların ” Kızılca Oğuz” boyundadırlar. Bunlara ” Kızılca Bölüklü” ” Kızılcaörenli” Türkleri adı da veriliyordu. Bunlar Anadolu’da Çorum, Amasya, Tokat ve Sivas’a yerleştiler. Tokat’ın Reşadiye dolaylarındaki “ Kızılözenliler Yurdu” bu topluluğa aitti. Bugünkü Kızılören Köyü dolaylarında beylik kurmuşlardı. 1410 yıllarında kurdukları  bu beyliğe ” Kızıl Ahmetliler Beyliği”  de deniliyordu. Amasya valisi Yörgüç Paşa 1424’de bu beyliğin beylerini Amasya’da zindanlara doldurtarak dumandan boğmuş, böylece beylik halkı Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılmıştı

“Kızıl” lık özellikle Aleviler’e takılan addır. Bunun ötesinde adı geçen yöreler genellikle Alevidir. Özellikle bu boyun yeleştiği Almus- Tozanlı vadisinde bir-iki köyün dışında geri kalan bütün köyler kümesi Alevidir. Osmanlı’nın yeleştirme (iskan) siyasası gereği bir bölümünün Rumeli’ye göçürüldüğü Atatürk’ün soyu ” Kızıl Kocalı Türkmenleri” nin Anadolu kolu bilindiği kadarıyla alevidir. Rumeliye geçtikten sonra da, Bektaşilik’ın etkin olduğu bu bölgede Aleviliklerini korumaları ve sürdürmeleri olası. Dahası Bektaşilik’in ağır bastığı bu yörede daha pekiştirebilecekleri de mantıksal olarak söylenebilir.

Atatürk’ün Düşünce Kökeni ve Bektaşilik

Atatürk, Bektaşi dergahlarının etkin olduğu ve yoğun çalışmalar sürdürdüğü Selanik’in çocuğudur. Babası Ali Rıza Bey’in de Bektaşi olduğu söylenmektedir (7). Atatürk’ün bu düşüncenin dışında kalması, bu inanıştan etkilenmemesi düşünülemez. Atatürk’ün doğal, toplumsal ve düşünsel çevresi bu Bektaşi çevresiydi.. Babası Bektaşi olduğuna göre, Atatürk bir Bektaşi ailenin çocuğudur, demektir. M.Kemal’in en azından çocukluk ve gençlik döneminde babasının etkisinde kalması, Bektaşiliği benimsemesi doğal. İlk düşünsel ve siyasal gelişiminin temellerini bu çevrede atması, en azından düşünsel ve siyasal olgunluğa erişinceye, kendi yolunu ve yörüngesini çizinceye dek Bektaşi olması,
Bektaşilik’ten beslenmesi doğaldır. Zaten O’nun laik düşünceye ermesinde, din olayı karşısındaki olgucu (pozitivist) tutumunda, olgucu (pozitivist) bilim-felsefe-din anlayışını benimseyişinde Bektaşi çevrede yetişmesinin, Bektaşi düşün öğeleriyle eslenmesinin büyük rolü olmalı. En azından Bektaşi bir babanın oğlunun da Bektaşi olması, öyle yetişmesi doğal ve mantıksal. Ama ileri ki aşamalarda, siyasal düşünce de bir olgunluğa vardıktan sonra Bektaşi olarak kalmayabilir , bu düşünceyi aşabilir. Atatürk için bu normal ve akla uygun. Bunun ötesinde böyle bir aşama gösterdiyse bile, bu gelişmesinde yaşama laik, hoşgörülü, ussal bir açıdan bakan Bektaşi anlayışının payı büyük olsa gerek. Evrensel -çağdaş kültürü ve dünya anlayışını benimsemiş Atatürk gibi bir insanın, bir tarikat çizgisinde kalması doğallıkla düşünülemez. Düşünce ve sistemine evrensel ve çağdaş boyutlar kazandırması en uygundur. Ama bu ulaştığı aşama önceki duygu, düşünce ve yaşamından doğallıkla izler taşıyacaktır. Atatürkçillükteki Bektaşilik’in izleri de bu oluşum ve etkileşimle geçmiş olmalıdır:

Laiklik, hoşgörü, evrensellik, ulusçuluk,demokrasi, katı ve doğmacı olmayış, bağnazlık
ve yobazlığın olmayışı , iskolastik düşünce karşıtlığı , mantıksal ve ussal bakış …

Bunlar Bektaşilik’ ten Atatürkçülük’ e ulaşan çizgiler.

Ismail_Enver

Atatürk, Bektaşi bir toplumsal ve düşünsel çevreden yetişti. Selanik, Bektaşi bir çevreydi. Özgürlükçü ve liberalist düşüncenin yatağıydı. Osmanlı’nın Batı’ya açık ticaret ve sanayi kent soyluluğunun yoğun ve etkin olduğu çevreydi, bu çevre. Atatürk, bu düşüncelerle iletişim içerisindeydi. Genç Türkler ile İttihat ve Terakki’nin en etkin olduğu yöre Balkanlar, özellikle Selanik’ti. Atatürk’te genel çizgileriyle bir İttihat ve Terakkiciydi. Bu örgütün kurucularındandı (8). Örgüt içerisinde Bektaşiler yoğun ve etkindiler. Talat Paşa, Enver Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi… gibileri Bektaşiydi. Bektaşilik’in ” Türkçü ” ve ulusçuluğu, tarikat inanç ve ilkelerinin liberal oluşu (10), -ortadoks islamcılığa göre aydın çevreleri çekebilmiş, ulusçu ve özgürlükçü akımlarla içiçe olmuştu. Bir takım ” Yeni Osmanlılar ” ın, ” Genç Türkler ” in, ” İttihatçılar”ın Bektaşi olması, Bektaşiler’in gerek 1908 II.Meşrutiyet hareketinde  gerekse 1919 Atatürkçü eylemde yer almalarına neden olmuştu.

talat-pasa

Atatürk’ün bir başka düşünce kaynağı da Namık Kemal’di. Atatürk bu düşünür-ozanda oldukça yararlanmış, ” vatanseverlik” , ” yurtseverlik” duygularını N.Kemal’in coşkulu dizeleriyle beslemişti. Gençlik yıllarında etkisinde kaldığı aydınlardan biriydi, N.Kemal. Bunu kendisi de sık sık dile getirmiştir.

namik-kemal1

Atatürk’e esin, duygu ve düşünceleri için besin kaynağı olan N.Kemal Bektaşi’ydi. Bektaşi bir ailenin çocuğuydu. Ana yoluyla dedesi olan Abdüllatif Paşa inançlı bir Bektaşiydi. N.Kemal bu dedesince büyütülmüş ve eğitilmişti. N.Kemal’in gençliğinden itibaren entellektüel gelişmesine bu Bektaşi etkeni damgasını vurmuştu. ” Kerbela Mersiyesi ” , şiir defterinde ” Ali aşkı” yla yazılan ” Şahımdır Ali” , Eşref Paşa’nın ” Aleviyiz” diye başlayan bir gazeline nazire olarak ” Aleviyim” redifli şiiri, Namık Kemal’in inançlı bir Alevi-Bektaşi olduğunu kanıtlar. N. Kemal’in ülküsü Bektaşi geleneğinin öğretilerinde olduğu gibi hoşgörü ve gönül yüceliğiydi.

Atatürk bu kaynaktan beslenmişti. Atatürk üzerindeki N.Kemal etkisi bilinenler arasında. Bektaşilik’ten Namık Kemal’e, Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e uzayan bir düşünce,inanç ve gönül etkileşimiydi bu. N.Kemal’den beslenen Mustafa Kemal’in, onun kaynağı olan Bektaşilik’ten beslenmesi ve etkilenmesi doğal’ N.Kemal’e ilgi duymasında ikisi arasındaki düşünce ve inanç birliği de etkin olmuş olabilir. Bektaşi oluş ikisi arasında duygu, düşünce ve anlayış birliğini de yaratmış olabilir. Bu durum gözardı edilemiyecek bir olasılık.

Atatürk’ün Davranışlarıyla Bektaşilik Arasındaki İlişki

Doç.Mete Tuncay, Atatürk’ün soy olarak Rumeli Bektaşilerinden geldiği, gençlik arayışları içerisinde bu tarikatla ilgilendiği söylentilerini doğru buluyor ve Abdulkerim Paşa’yla Kurtuluş Savaşı yıllarında kurduğu iletişimde Bektaşi terimleriyle anlaşmalarına dikkatleri çekerek, Bektaşi olan Abdulkeim Paşa gibi M.Kemal’in de Bektaşi olduğunu, o nedenle bu tür şifre kullandıklarını kanıt olarak ileri sürüyor (13). Adil Gülvahaoğlu du bu sava (tez) katılmaktadır (14). Savda doğruluk payı büyük.

 Tuğgeneral Abdulkerim Paşa, M.Kemal kadrosunun Selanik’teki arkadaşlarından. Tanışıklık Selanik günlerine dek gider. Birlikte çalışmışlar. Abdulkerim Paşa Bektaşidir. Sürekli tekke ağzı kullanır. M.Kemal’le dostlukları ileri düzeydedir. Görülebildiği kadarıyla ikisi arasında gizli ve ikili bir anlaşma yöntemi kullanılmaktadır. Bunlar Bektaşi tarikatının özel terimleridir. Örneğin 27/28 Eylül 1919 gecesi Abdulkerim Paşa Sivas’taki M.Kemal’i telgraf başına çağırdığı zaman, “Paşaya söyleyiniz anlar,Birinci Hazret karşınızdadır” deyin demişti (15).
Bu hem ilişkinin düzeyinin, hem de biçiminin göstergesidir. Abdülkerim Paşa M.Kemal’e “Kutbul-aktap (Kutuplar kutbu) ” diyordu (16). Bu Bektaşilik terminolojisinde kullanılıyor ve Bektaşiliğin en üst derecesidir. Olayların birincil derecede tanığı Mazhar Müfit Kansu bu ilişkiyi ve iletişimi şöyle değerlendiriyor:

“Bunlar vaktiyle araları nda bir parola mı idi, yoksa dervişlik terimleri miydi bilmem. Yalnız Mustafa Kemal Paşa, Kerim Paşa ile böyle şaka türünden sözcüklerle   önceleri görüşmekte olduğunu ve Kerim Paşa’nın dervişliğini söylerdi “

M.Kcmal, devrim yapan biriydi. Geniş kamu yığınlarına dayanması gerekiyordu. Bu nedenle birleştiici bir siyasa izlemesi, sonuca gidebilmek için taktikler belirlemesi, her adımını ölçülü atmasını gerektirmekteydi. Bundan olacak ki Bektaşiliğini ve Bektaşilik’le olan ilişkilerini hep geçiştirmiş, gizleme yoluna gitmişti. ” Söylev (Nutuk) “inde de bu tutumunu görürüz. Hacı Bektaş’a gidişi bir cümleyle geçiştirildiği gibi Abdulkerim Paşa’yla bu türiletişimi de oldukça yumuşatılarak örtülenmeye çalışılmıştı. Ama gerçeği sezinlemek olası. Atatürk’ün anlatımı şöyle:

” Abdülkerim Paşa, benim çok eski arkadaşım idi. Çok namuslu, yüksek değerli ve temiz yürekli bir yurtseverdi. Selanik’te ben kolağası , o binbaşı olarak birarada çalışmış, yıllarca özel arkadaşlık etmiştik. Rahmetlinin durumundan ve sözlerinden bir tarikattan olduğu anlaşıyordu. Kimi tekkelere devamettiği de görülmüştür. Ama herhangi bir şeyhe bağlandığını bilen yoktu. Çünkü kendisini inançlarında ve dinsel anlayışında tinsel katlardan ‘birinci hazret, büyük hazret’ sayardı ve kardeşlik çevresinde bulunanlara, konuştuğu kimsede, kendisince gördüğü yeteneğe – ‘ hazret’, ‘ kutup’ ve daha başka orunlar verirdi. Bana da ‘ kutuplar kutbu’ derdi” (19)

Abdülkerim Paşa’yla M.Kemal arasındaki Bektaşi terminolojisiyle konuşmalar rastlantı olmasa gerek. Bu bildikleri ve yabancısı olmadıkları bir dilin isteyerek, severek kullanılmasıdır. Abdülkerim Paşa’nın M.Kemal’e Bektaşiliğin en üst derecesini uygun görmesi de yalnızca bir tek tutkuya ve M.Kemal’e olan sevgisine bağlanamaz. Bektaşi olmayan biri için bu orun (makam) düşünülemez doğallıkla. Abdülkerim Paşa M.Kemal’in Bektaşiliğini bildiği için kendisine bu orunu uygun görmüştü.

Atatürk’ürı tutum ve davranışlarında, ilkelerinde, Alevi-Bektaşilere karşı olan tutumunda Bektaşiliğiyle ilgili bir takım ipuçları çıkarmak olası. Şöyle ki, Atatürk bir konuşmasında Alevi dedesi Ekrem Dede’den övgüyle söz etmiş, onu çok saydığını, asla kıramıyacağını
belirtmişti (20). Bir Alevi-Bektaşi dedesine intisab (bağlanma) ettiği yine söylenenler arasında. Hacı Bektaş’a gidildiğinde, ” Ayinicem “e katılmış, kendisine ” kılıç kuşatılmış ” ve ” yola kabul “edilmişti (21) 1916’larda Bitlis günlerinde, kuramsal konularda düşünme olanağı bulabilmişti. Anı notlarına bakılırsa, 21 ve 22.11.1916 günkü notlarında” resmi selamın merhaba biçiminde elin göğse konulması şeklinde ” olmasını not düşmüştü (22). Bu Alevi-Bektaşice bir selam biçimiydi. Yine anı notlarına bakılırsa arkadaşlarıyla birlikte yemekler yendikten sonra ” dua ” yapılmasını istemiş ve ” dua ”
edilmiştir (23). Sünni inanışında yemekten sonra dua geleneği yoktur. Bu gelenek   “gülbenk”‘  olarak Alevi -Bektaşiler’ de vardır, hala da sürdürülmektedir. Sivas Kongresi açılırken Alevi ileri gelenleri Atatürk’ün yanındadırlar (24). Atatürk I.TBMM’ni açarken tarikat kesiminden de almıştı. Birince Mecliste 10’un üstünde Bektaşi, Mevlevi ve Nakşi ileri gelen şeyhleri vardı (25).
Özellikle Alevi – Bektaşi milletvekillerinin Meclise girmesine özen göstermişti. Cemalettin Efendi’ Kırşehir milletvekili olarak Meclise sokulmuş, dahası Başkan Vekilliğine getirilmişti. Denizli’den Bektaşi Şeylerinden Hüseyin Mazlum Baba, Dersim (Tunceli)’den Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki (Saltuk) Bey, Erzincan’dan Hüseyin (Aksu) Bey bu düşünceyle Meclise sokulmuş, Atatürk’ün en çok güvendiği kişiler de bunlar olmuşlardı. M.Kemal Alevi-Bektaşiler’den ” ittifak” aramıştı.  Kurtuluş Savaşı’nın verilmesinde destek oldukları gibi, özellikle halifeliğin kldırılması tartışmalarında da çok yararlılıkları olmuştu. Cumhuriyet ilkelerinin canla başla savunucuları ve koruyucuları yine Alevi-Bektaşilerdi (26). Atatürk’le Alevi-Bektaşiler arasında bir gönül bağı kurulmuştu. Bu bağ günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Atatürk, Anadolu’ya geçtikten sonra en yakın destekçileri Alevi-Bektaşiler olmuşlardır. Karşılayanlar, konuk edenler, yanında yer alanlar çoğunlukla Alevi-Bektaşilerdi. Örneğin Atatürk 25.5. 1919’da Havza’ya geldiğinde Ali Baba adlı bir Bektaşi’nin ” Mesudiye” adlı otelinde kalmış, otele başka müşteri alınmamış, Atatürk yalnızca konuk edilmişti. 26 Haziran’da Tokat’a geldiğinde kalabalık bir Hacıbektaş mürid topluluğunca karşılanmış, bu topluluk postaneyi denetimlerine alarak Atatürk’ün Tokat’ta oluşunu başka yerlere bildirilmesini önlemeye çalışmışlardır. M.Kemal Tokat’lı Hacıbektaş müridi Rıfat Efendi’ye konuk olmuştu. Akşam yanına gelen topluluğa şunları söylemişti:

” Hiçbir savunma aracımız olmasa dahi, dişimiz, tırnağımızla, zayıf dermansız kolumuzla savaşım vererek , şeref ve onurumuzu, namusumuzu savunmayı gerekli görüyorum.”

Tarih bize vatan uğrunda, canını malını esirgemeyen ulusların asla ölmediklerini, hala yaşadıklarını göstermektedir.

“Ben yaşamımı hiçbir zaman üstün görmedim. Her an ulusum için onurumla ölmeye hazırım. “

18 Ekim’de (1919) Amasya’ya gelen M.Kemal Hacıbektaş müridlerinden Av.Ali Bey’in başkanlığında 25 kişilik saygın bir grupla görüşmüştü. Bu grupta yer alanların çoğunluğu Bektaşiydi.

Atatürk çalışmalarını Alevi-Bektaşiler’le ortak yürütmüş, önemli ve stratejik noktalara bu güven duyduğu Alevi-Bektaşileri getirmişti. Cemalettin Efendi’yi Meclis ikinci başkan vekilliğine, Albay Hüsamettin’i (Ertürk) gizli haber alma örgütünün başına, Bektaşi Babası Dr.Ragıp Evrensel’i özel doktorluğuna, A.Naci (Baykal)’ yi PTT’deki gizli şifre amirliğine getirmesi gibi…

Bunlar aradaki gönül bağının, birlikteliğin sonuçlarıydı. Sorunu, ortak sorun olarak görüyor ve birlikte göğüslüyorlardı. Ortaya çıkan ulusal ve bağımsızlık sorunu karşısında M.Kemal’le Alevi-Bektaşiler birleşiyor ve birlikte hareket ediyorlardı. Bu birliktelik aynı özden, aynı kaynaktan gelmelerinden doğuyordu.

Kaynak: Baki Öz – Kurtuluş Savaşında Aleviler-Bektaşiler

PAYLAŞ
Önceki İçerikKozmik Çarpışmalar : Güneş Sistemleri (Türkçe Uzay Belgeseli)
Sonraki İçerikSümer Mitolojisi
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER